Makaleler, Yazılar

BİLGİNİN ERDEMİ

BİLGİNİN ERDEMİ

BİLGİNİN ERDEMİ

Yazılı Makale

BİLGİNİN ERDEMİ

10 dk okuma

BİL­Gİ­NİN ER­DE­Mİ

Bugün gerek ya­pı­şıp kal­dı­ğı­mız ve ge­rek­se de ken­di­mi­ze ya­pış­tır­dı­ğı­mız ekran­lar ara­cı­lı­ğıy­la bize da­ya­tı­lan “mo­dern akıl” haz ve hız üze­ri­ne bina edilen, ayar­tı­cı güç­le­rin tes­lim al­dı­ğı “çıkar odak­lı” bir akıl­dır. Zira bu akıl “tek dün­ya­lı­dır” ve ne varsa “şimdi, hemen, burada” ister. Ay­rı­ca tek dün­ya­lı olduğu için de vaat edi­le­ne değil peşin olana en­deks­li­dir.

Ancak bu aklın, zan­nım­ca en büyük özel­li­ği şid­det­ten bes­le­ni­yor olu­şu­dur.

Bugün, tek­no­lo­ji­si­ni tepe tepe kul­lan­dı­ğı­mız “bu aklın” üret­ti­ği mut­fa­ğı­mız­da­ki tef­lon kap ka­cak­tan, mik­ro­dal­ga fı­rı­na kadar, gün­de­lik kul­lan­dı­ğı­mız bir­çok eş­ya­yı Pen­ta­gon’un kitle imha si­lah­la­rı ge­liş­tir­mek için yap­tı­ğı de­ney­le­re borç­lu olu­şu­muz ve bu ci­haz­la­rı kul­la­nır­ken vü­cut­la­rı­mızın em­di­ği rad­yas­yo­nun da bu ni­me­tin pro­mos­yo­nu olu­şu benim bu tes­pi­ti­mi doğ­ru­lar. Yani as­lın­da, or­ta­da zihin­le­ri­mi­ze ser­vis edil­di­ği gibi “in­san­lar rahat etsin” diye yü­rek teri dö­kü­len bir tek­no­lo­ji üre­ti­mi yok­tur!

Bizim ait ol­du­ğu­muz ma­ne­vi di­na­mik­le­rin öğüt­le­di­ği akıl ise; ula­şı­lan bil­gi­nin in­san­lı­ğın fay­da­sı­na kul­la­nıl­ma­sı, üre­ti­len her değer­le bir­lik­te in­san­lı­ğın ka­na­yan ya­ra­la­rı­na pan­su­man ya­pıl­ma­sı­nı fı­sıl­dar ki; bu aynı za­man­da elde edi­len bil­gi­nin bir övünç kay­na­ğı değil, in­sa­nın omuz­la­rı­na be­ra­be­rin­de ciddi bir “so­rum­lu­luk” yük­le­di­ği ger­çe­ği­ni ben­li­ği­mi­ze çar­par.

Fark et­tiy­se­niz iki akıl ara­sın­da “bil­gi­nin er­de­mi­nin mu­ha­fa­za­sı” gibi bir ayı­rım var­dır.

Biri, erdem kav­ra­mın­dan ba­ğım­sız dün­ya­yı ele ge­çir­me ve kendi cen­ne­ti­ni ya­rat­mak için dün­ya­yı ken­din­den ol­ma­yan­la­ra ce­hen­ne­me çe­vir­me uğ­ra­şı­nı ve­rir­ken; di­ğe­ri ise elde et­ti­ği bil­gi­nin om­zu­na yük­le­di­ği so­rum­lu­luk ile, ken­di­ni in­san­lı­ğa ve için­de ya­şa­dı­ğı çağa borç­lu his­se­der. Yani öbü­rün­deki “so­rum­suz­luk” di­ğe­rin­de “so­rum­lu­lu­ğa” dö­nü­şür.

Yani bil­gi­yi “so­rum­suz­ca” kul­la­nan akıl bil­gi­nin er­de­mi­ni yi­tir­miş ve aynı za­man­da bil­gi­deki hik­met­ten mah­rum olmuş; bil­gi­yi “so­rum­lu­luk” ola­rak gören akıl ise, bil­gi­nin er­de­miy­le bir­lik­te ken­di­si­ne “hik­met” ka­pı­sı­nı açmış olur.

Zira hik­me­te ulaş­ma­yan bil­gi, mu­ha­ta­bın­da bir “şeh­vet” do­ğu­rur ve içi­nde­ki kibri bes­le­ye­rek bu kibir­le bir “he­ge­mon­ya” oluş­tur­ma ça­ba­sı­na girer.

Daha açık bir tabir­le, bil­gi­nin gü­cü­ne eriş­mek­le “ilah­lı­ğa” soyun­muş olur ki; bugün kra­vat­lı kü­re­sel ka­til­le­rin yap­tı­ğı zulüm­le­rin kay­na­ğı tam da bu­ra­da yat­mak­ta­dır!

Zira, erdem ve hik­met­ten yok­sun akıl bu yüzden kendi yu­mur­ta­sı­nı pi­şir­mek için dün­ya­yı her anlam­da ate­şe ver­mek­ten zerre kadar en­di­şe et­me­mek­te­dir.

Peki biz bu bilgi kral­lı­ğı­na nasıl ye­nil­dik veya (rah­met olsun) Ce­mil Me­riç’in de de­yi­miy­le “aslan me­de­ni­ye­ti” iken “tilki kral­lı­ğı­na” nasıl ye­nik düş­tük?

Al­la­hu­alem Ker­bübela Ro­ma­nı’nı ya­zar­ken denk gel­miş­tim.

Bun­dan yak­la­şık 1500 yıl ön­ce­si.

Yer Ker­bela.

Zaman İlahi be­ya­nın adeta ka­nat­ı­ldı­ğı ve gök ehli­nin dahi ağ­la­dı­ğı bir zaman!

Mekân, yet­miş iki Pey­gam­ber(sav) to­ru­nu­nun biz­zat aynı dinin mün­te­sip­le­ri ta­ra­fın­dan hun­har­ca şehit edi­le­rek, ce­set­le­rin kurda kuşa yem olsun diye bı­ra­kıl­dı­ğı ve göv­de­le­rin­den ko­pa­rı­lan mu­kad­des baş­la­rın, dün­ya­lık­la­rın ha­ya­li­ne ka­pıl­mış ah­mak­lar­ca, muk­te­dir­le­re ikram edi­li­ği bir mekân.

Ya­şa­mı boyunca ‘şe­ha­de­te layık’ bir yaşam süren ve vah­yin göğ­sün­den süt emen Hz. Hü­se­yin(ra), ba­ba­dan aldığı gen­ler­le onları çe­pe­çev­re ku­şa­tan ve çoluk çocuk gö­zet­me­den bir yu­dum su, bir lokma ek­me­ğe muh­taç bı­ra­kan za­lim­le­re oldukça etkili bir ko­nuş­ma yapar.

Ko­nuş­ma o denli etkili olmuş­tur ki; Ye­zid’in as­ker­le­rin­den on ci­va­rın­da asker, göz­yaş­la­rı için­de el­le­rin­deki kı­lıç­lar­la Hü­se­yin’in sa­fı­na ka­tı­lır ama ko­nuş­ma, sa­yı­sı bin­le­ri bulan diğer asker­ler­de her­han­gi bir etki ya­rat­maz.

Bunun üze­ri­ne, ba­ba­sı­nın hi­ta­be­ti­ni zaten bilen oğlu Ali Ek­ber, ha­yıf­la­nır;

“Onlar, kendi haram­la­rı­na el vur­dur­mu­yor­lar. Fakat he­lal­le­ri­mi­ze, hatta farz­la­rı­mı­za kirli ayak­la­rıy­la des­tur­suz da­lı­yor­lar. Seni neden din­le­mi­yor­lar baba veya söz­le­rin neden onlarda tesir et­mi­yor?”

Hz. Hü­se­yin (ra)’in ver­di­ği cevap, yüz­yıl­lar öte­sin­den çağı­mı­zın da ka­ran­lı­ğı­na ışık tut­mak­ta­dır;

“Al­lah’a rağ­men Müs­lü­man olu­na­maz evla­dım! Söz­le­rim tesir et­mi­yor evet; çünkü, onların mi­de­si Ye­zid’in ver­di­ği haram lok­ma­lar­la dolu!”

Hz. Hü­se­yin (ra)’in çağ­lar öte­sin­den zama­nın kirli ne­fe­si­ne fı­sıl­da­yan bu gür se­da­sı, zih­ni­niz­de nasıl bir sek­me açtı bil­mi­yo­rum ama bili­yo­rum ki söz yü­rek­te pişer, zi­hin­de dem­le­nir ve dudak­lar bu söz­le­re ter­cü­man olur­sa ulaşa­ca­ğı adres yine kalp­tir.

Ancak; sözün kalbe ulaş­ma­sı­nın önün­de başka bir engel daha var­dır ki, bu engel mu­ha­ta­bın kal­bi­nin te­miz­li­ği­dir.

Kalbi kir­le­ten ise, pek ta­bii ki ni­yet­le be­ra­ber mi­de­den içeri giren­dir ki, yutulan lok­ma “pak” değil­se hem ruhu hem ce­se­di hem kalbi necis kılar.

Şimdi an­la­şı­lı­yor mu biraz olsun; çit­le­di­ği­miz onca ke­li­me ve cüm­le­ye rağ­men, ke­li­me­nin if­fe­ti neden bizde etki et­mi­yor, sözün na­mu­su neden artık kim­se­ye ma­ri­fet li­ba­sı giy­dir­mi­yor ve biz bil­gi­nin ulaşıl­ma­sı gereken er­de­mi­ne ula­şıp, neden bu bil­gi­yi üze­rin­de te­pin­di­ği­miz ma­ne­vi mi­ra­sa rağ­men neden ha­yat­la­rı­mı­za nak­şe­de­mi­yo­ruz!

Tabi bu bizim pen­ce­re­miz­deki yan­sı­ma­sı.

Ma­dal­yo­nun bir de öbür yüzü var;

Geçen yüz­yı­lın kod­la­nan zih­in­sel man­tı­ğıy­la hemen he­pi­miz, dün­ya­yı ‘ge­liş­miş’ ve ‘ge­liş­me­miş’ blok­lar olarak ikiye ayır­ma­yı alış­kan­lık edindik.

Zira bugün bakın zihin tor­ba­la­rı­mı­za dün­ya­nın ne­re­sin­de ya­şı­yor olursa olsun her­han­gi bir insanın algı­sın­da ‘ge­liş­miş’ olan sa­de­ce ‘batı’ ve ‘ge­liş­me­miş’ olan da dün­ya­nın geriye kalan kıs­mı­dır!

Pek tabii ki ülke ya da top­lum­la­rın neye göre ‘ge­liş­miş’ sa­yıl­dı­ğı veya neye göre ge­liş­me­miş­li­ğe mah­kûm edil­di­ği ko­nu­sun­da tek kriter eko­no­mik güç değil­dir. Çünkü bize kod­la­nan bu ayı­rım, as­lın­da “zih­in­sel” bir ayı­rım­dır ve arz et­ti­ğim gibi geç­miş­ten dev­ra­lın­mış­tır.

Ama tam da bu nok­ta­da zihin­le­ri­mi­ze ‘ge­liş­miş’ olarak kod­la­nan bütün güç­le­rin, sö­mür­ge­ci geçmiş­le­ri ol­du­ğu­nu at­la­ma­mak ge­re­ki­yor. Te­ra­zi­nin diğer ke­fe­sin­deki ‘ge­liş­me­miş’ olarak lanse edi­len­le­rin ortak nok­ta­sı da ço­ğun­luk­la sö­mü­rül­müş ol­ma­la­rı­dır.

Evet!

“Ge­liş­me­miş” olan­la­rın, yani üre­ti­len tek­no­lo­ji­yi in­san­lı­ğa hizmet olarak görmek is­te­yip bu tek­no­lo­ji­ye nerde­yse ru­huy­la ta­pan­la­rın mağ­du­ri­ye­ti kadar, kendi yu­mur­ta­sı­nı pi­şir­mek için türlü baha­ne­ler­le dün­ya­nın her yerini özü­nü kırp­ma­dan ate­şe ve­re­bi­le­cek bil­gi ah­lâ­kın­dan yok­sun “ge­liş­miş” olan­la­rın günah­kâr­lı­ğı aşikâr ve mağ­dur olan “ge­liş­me­miş­le­rin”, geçen bunca zaman için­de düş­tük­le­ri ac­zi­yet ile il­gi­li mu­ha­se­be­le­ri­ni yap­ma­la­rı ve ne­re­de kay­bet­tik­le­ri­ni dü­şün­me­le­ri ge­re­kir­di şüphe­siz.

Ama öte yan­dan; dün­ya­nın hemen her ye­rin­de bağış­la­na­maz gü­nah­lar işleyen, halk­la­rı ve coğ­raf­ya­la­rı vah­şi­ce sö­mü­ren, men­fa­at­le­ri için insan ha­ya­tı­nı hiçe sayan ge­liş­miş­le­rin; bunca asır boyunca dönüp azı­cık ken­di­le­ri­ne bak­ma­la­rı, gü­nah­la­rı ve gü­nah­kâr­lık­la­rıy­la azı­cık da olsa yüz­leş­me­le­ri ge­re­kir!

Öyle ya, bu nasıl bir ge­liş­me­dir ki; bütün o ge­liş­miş­ler, tarihin güç ve para ile oy­na­nan bu en kirli, en ka­ran­lık oyu­n­u­n­un al­çak­ça ört­bas edil­me­sin­den zerre kadar olsun ra­hat­sız­lık duy­mu­yor!

Lafın kı­sa­sı, en karşıt olan­la­rı­mı­zın bile ‘ev­ren­sel de­ğer­ler’ denince gayrı ihti­y­a­ri yüzünü Batı’ya dön­me­si tesadüf değil; in­ce­lik­le uy­gu­lan­mış plan­lı bir ört­bas etme se­nar­yo­su­nun ne­ti­ce­si­dir.

Çünkü batı, son birkaç asır­dır ile­rle­me ve ay­dın­lan­ma il­lüz­yo­nuy­la sö­mür­ge­ci geçmi­ş­i­n­in ve zorba bu­gün­le­ri­nin günah­la­rı­nı akla­yıp, ört­bas ediyor. Bu da yetmi­y­or, bir de üste çıkıp dünya­n­ın bütün öte­k­i­l­e­r­i­ne arsızca, uta­nma­zca, pişki­nce ‘gelişme’, ‘insa­nlık’, ‘erdem’ ve ‘etik’ mam­u­lle­ri satıyor.

Yazının baş­ı­ndan beri anmaya çal­ı­ştı­ğ­ım gibi sizce gör­ü­l­e­c­e­ği üzere, bugünkü ihtiyar dünya­n­ın içinde, birbi­r­i­ne benze­m­e­y­en iki ayrı dünya var.

O dünya­l­a­rdan biri; yeryü­z­ü­nde adaleti tesis edecek güce ve imkâna fazla­s­ı­yla sahip olduğu halde, bile isteye zalim! Üstelik, insa­nlı­kla­rı o kadar umutsuz bir halde ki; onla­rdan insaf, adalet, hakka­n­i­y­et ve merha­m­et bekle­y­en kalmadı artık! Çünkü elde etti­kle­ri bilgi kra­llı­ğ­ı­n­ın erde­m­i­nden yoksu­nlar!

Diğer dünya; evet uta­nma­sı gereken bir acziyet içinde, yoksul, yoksun ve bazen çaresiz ama bütün bu öfke ve kahır ahvali içinde bile ada­l­e­tten ve merha­m­e­tten tamamen nas­i­psiz, insan olma­ktan o kadar uzağa düşmüş değil!

İnsa­nlı­ğ­ın gel­e­c­e­ği için, bir umut varsa ve bu umut hala diri ise; evet, umut onlarda, onların kalple­r­i­nde ama onlar da üze­r­i­nde tep­i­ndi­kle­ri kadim mir­a­stan bihaber durumda!

Feraset ve marifet dil­e­kle­r­i­mle!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir