Blog

ÇAĞIN ASIL VİRÜSÜ OLAN “FAİZ”

2026-03-15

ÇAĞIN ASIL VİRÜSÜ OLAN “FAİZ”

Ölüm döş­e­ğ­i­nde iken dahi devle­t­in malına bulaşan birinin hırka­s­ı­yla kef­e­nle­nme­yi redde­d­en ve bu sayede de bir çocuğun hırka­s­ı­yla kef­e­nle­n­en Ebuzerr-i Gaffari(ra)’den, devle­tten alacağı olası maaş imka­n­ı­n­ın helal olup olma­d­ı­ğı ile ilgili dirsek ve ömür çürüten medrese ali­mle­r­i­ne ve oradan da bugün faizi bir dünya gerçeği olarak göste­rme gafle­t­i­nde bulunan din ali­mle­r­i­ne(!) nasıl geçmiş oldu­ğ­u­m­u­z­un uzun bir hik­a­y­e­si var evet ama…

İna­ndı­ğ­ı­nı iddia ettiği din­a­m­i­kle­r­in ortaya koyduğu ilahi kodla­m­a­da verenin zulme­tme­m­e­si, ihtiyaç ve şartla­r­ı­ndan dolayı alanın da zulme uğra­m­a­m­a­sı, yani adaleti “diri tutmak” için yas­a­kla­n­an;

Bu yasağı del­e­nle­r­in de Allah ve Resülü’ne savaş açtığı “ayetle sabit” olan…

Hatta bir tık daha yukarda “faizin en aşağı der­e­c­e­s­i­n­in insanın kendi annesi ile zina etmesi” gibi (zayıf bir rivayet de olsa) siyer kit­a­pla­r­ı­nda hadis olarak zikre­d­i­l­en…

Tüm bu rea­l­i­t­e­ye rağmen bugün içinden çık­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız faiz gibi bir yürek ağrımız var! İşin eko­n­o­m­ik boy­u­t­u­nu bilmi­y­o­r­um ve ilgi alanıma da girmi­y­or. Ancak; Bir Arap Prensi’nin tek başına mal varlığı ile dünya­d­a­ki tüm açlığı (günde 32 bin insan açlı­ktan ölüyor) yok ede­b­i­ldi­ğ­i­n­iz bir düzende hemen yanı baş­ı­nda­ki Sudan açlı­ktan ölürken Kabe’ye her yıl 200 kilo altın işle­nmiş örtü asan… Daha beş on yıl önce­s­i­ne kadar hac­ı­l­a­r­ın kestiği kurban etle­r­i­ni yoksul ülke­l­e­re yolla­m­ak yerine toprağa gömen bir inanç turizm anla­y­ı­ş­ı­na sahip olan… Elle­r­i­nde­ki toplam serveti peşkeş çekti­kle­ri batılı serma­y­e­d­en çekip kapital dininin şub­e­l­e­ri olan banka­l­a­r­ın yanı başına infak ve yardı­mla­şma kur­u­mla­rı aç(a)mayan… Sahip olduğu doğal zengi­nli­kle­ri Empe­rya­l­i­zmin kuc­a­ğ­ı­na oturtan… Halkını banka­l­a­ra kölelik etme­kten kurta­r­a­m­a­y­an… (Bugün sadece bizim ülke­m­i­zde 45 milyon kredi kartı kölesi var) Kendi din­a­m­i­kle­r­i­ni çağa aşı­l­a­m­ak ve onla­rdan esi­nle­n­e­r­ek çağa şekil vermek yerine “faiz bat­a­klı­ğ­ı­nı” “dünya gerçeği” olarak görüp yaş­a­d­ı­ğı çağın şeklini alan… Ve sayfa­l­a­rca yaz­a­b­i­l­e­c­e­ğ­im bu bat­a­klı­ğ­ın sebep olduğu canla­r­ın, malla­r­ın, hay­a­tla­r­ın acısını; gözya­ş­ı­nı, göklere yükse­l­en ağı­tla­r­ı­nı gör­e­m­e­y­en 63 İslam ülkesi ve iki milyar inanan(!) için iş bu faiz bat­a­klı­ğı pislik, bela ve musibet olarak yeter de artar!

Peki nedir İlahi hitabın “Riba” olarak andığı ve bizim “faiz” ded­i­ğ­i­m­iz konu ve neden bu denli korkunç bir çöküşe seb­e­b­i­y­et verir? Bunu anlamak için asıl kayna­ğ­ı­m­ız olan ilahi hitaba gidelim; “Riba” konusu ilahi hitapta, değişik yerle­rde bağ­ı­msız aye­tle­rde­ki geç­i­şle­ri dışında, Bakara sur­e­s­i­n­in 275-281. aye­tle­r­i­nden oluşan par­a­gra­fta yer alma­kta­d­ır. İlkin bunlara bakalım;

275- O ribayı yiyen şu kişiler, şeyta­n­ın bir dok­u­n­u­ş­u­yla çarptı­ğı kişinin kalkı­ş­ı­ndan başka türlü kalka­m­a­zlar. Bu, şüphe­s­iz onların, Alı­şve­r­iş, riba gibidir” dem­e­l­e­r­i­yle­d­ir. Oysa ki, Allah, alı­şve­r­i­şi helal, bu ribayı haram kılmı­ştır. Kendi­s­i­ne Rabbi­nden bir öğüt gelip de yaptı­ğ­ı­ndan vazge­ç­e­n­in geçmişi kendi­s­i­ne, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostla­r­ı­d­ır. Onlar orada sürekli kal­a­c­a­kla­rdır.

276- Allah, ribayı yok eder, sad­a­k­a­l­a­rı da artırır. Allah, tüm aşırı nankör ve gün­a­hkar kimse­l­e­ri sevmez.

277- Şüphe­s­iz iman eden ve sal­i­h­a­tı işleyen, salâtı ikame eden ve zekâtı veren kiş­i­l­e­r­in Rabble­ri katında mükâfa­tla­rı vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar üzü­lme­zler de.

278- Ey iman etmiş kimse­l­er! Eğer müm­i­nler iseniz, Allah’a takvalı davra­n­ın ve ribadan kalanı bırakın.

279- Artık böyle yapma­zsa­n­ız, o zaman Allah ve elçi­s­i­nden size savaşı bilin. Eğer tevbe ede­rse­n­iz, artık serma­y­e­l­e­r­i­n­iz siz­i­ndir. Haksı­zlık etme­zsi­n­iz, haksı­zlı­ğa da uğra­m­a­zsı­n­ız.

280- Eğer o (borçlu), darlık içi­nde­yse, kol­a­ylı­ğ­ı­na kadar mühlet! Eğer bil­i­y­o­rsa­n­ız, sadaka olarak verme­n­iz, sizin için daha hay­ı­rlı­d­ır.

281- Ve kendi­s­i­nde Allah’a döndü­r­ü­l­e­c­e­ğ­i­n­iz güne takvalı davra­n­ın. Sonra da herkes kaz­a­ncı­nı tasta­m­am alır. Ve onlar zulme­d­i­lme­zler.

Yol har­i­t­a­m­ız olan aye­tle­rden de anla­ş­ı­l­a­c­a­ğı üzere “riba” kel­i­m­e­si; anlam iti­b­a­r­i­yle “artma, çoğalma, şişme” dem­e­ktir. Bir hukuk terimi olarak ise, değiş-tokuş sözle­şme­l­e­r­i­nde tar­a­fla­rdan birinin hakkı kabul edilen ve sözle­şme esna­s­ı­nda şart koşulan “karşı­l­ı­ksız fazla­l­ık” anla­m­ı­nda kulla­n­ı­lma­kta­d­ır. Yani riba, sadece parasal işle­mle­rde­ki artma­l­a­rı, çoğ­a­lma­l­a­rı, şişme­l­e­ri değil, mal takası işle­mle­r­i­nde­ki artma­l­a­rı, çoğ­a­lma­l­a­rı, şişme­l­e­ri de kapsa­m­a­kta­d­ır.

Araplar ara­s­ı­nda, biri “nesi’e ribası”, diğeri de “fazla­l­ık ribası” olmak üzere iki türlü riba uygu­l­a­m­a­sı olduğu, yani hem ödünç verme işle­mle­r­i­nde vade karşı­l­ı­ğı olarak alınan para veya mal fazla­s­ı­na (faize), hem de peşin yapılan mal değ­i­ş­i­m­i­nde olu­ştu­r­u­l­an fazlaya riba dendiği bil­i­nme­kte­d­ir. Şimdi bunlara bakalım;

a) Nesi’e ribası (vade faizi); cah­i­l­i­ye devri­nde daha yaygın olarak uygu­l­a­n­an riba türü olup, belirli bir vade ile verilen ödünç para veya mal karşı­l­ı­ğ­ı­nda, vade boyunca her ay ya da vade sonunda, ödünç verilen para veya maldan ayrı olarak alınan fazla­l­a­rı (faizi) ifade eder.

b) Fazla­l­ık ribası; aynı cinsten olan malla­r­ın peşin olarak birbi­r­i­yle değ­i­şti­r­i­lme­si sır­a­s­ı­nda gram, litre, adet gibi miktar cinsi­nden ortaya çıkan fazla­l­ık kısmı ifade eder.

Bu iki riba ara­s­ı­nda; “nesi’e ribası”nın vadeli işle­mle­rden, “fazla­l­ık ribası”nın ise peşin işle­mle­rden kayna­kla­n­ı­y­or olması seb­e­b­i­yle bir fark vardır ama, aslında her iki riba da, tar­a­fla­rdan birinin “karşı­l­ı­ksız fazla” elde etmesi esasına day­a­nma­kta­d­ır. Kelime anla­m­ı­n­ın tespi­t­i­nden sonra, konumuz olan “riba”nın doğru anla­ş­ı­lma­sı yolunda bana göre atı­lma­sı gereken ikinci adım, 275. ayetin ilk cümle­s­i­nde yer alan iki kavra­m­ın (“ribayı yemek” ve “şeyta­n­ın çarpma­sı” kavra­mla­r­ı­n­ın) tahlili olma­l­ı­d­ır:

Ribayı yemek: 275. aye­tte­ki “O ribayı yiyen şu kişiler” ifadesi, riba doğuran işle­mle­rle varlı­kla­r­ı­nı arttı­r­an, çoğ­a­ltan, şişiren kimse­l­e­ri işaret etme­kte­d­ir. Bu kimse­l­e­r­in ribayı yem­e­l­e­ri de, olu­ştu­rdu­kla­rı fazla­l­ı­kla­rı -bu fazla­l­ı­klar para veya her çeşit mal ola­b­i­l­ir- “madde olarak yem­e­l­e­ri” anla­m­ı­na değil, “bu fazla­l­ı­kla­r­ın onlara sağla­d­ı­ğı imkânla­rdan fayda­l­a­nma­l­a­rı” anla­m­ı­na gelme­kte­d­ir.

Şeyta­n­ın çarpma­sı: De ki: “Allah’ın astla­r­ı­ndan bize yarar sağla­m­a­y­an ve zarar verme­y­en şeylere mi yak­a­r­a­l­ım? Ve Allah bizi doğru yola ile­tti­kten sonra, kendi­s­i­n­in ‘bize gel’ diye doğruya ve güzele çağıran arka­d­a­şla­rı varken şeyta­nla­r­ın kendi­s­i­ni ayartıp yeryü­z­ü­nde şaşkın dolaşır hâle get­i­rdi­ği kimse­l­er gibi gerisin geri mi döndü­r­ü­l­e­l­im? De ki: “Şüphe­s­iz Allah’ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendi­s­i­d­ir. Ve biz âle­mle­r­in Rabbine teslim olmakla ve ‘salatı ikame ediniz ve O’na takvalı olunuz’ diye emro­l­u­nduk. Ve O [Allah], sadece Kendi­s­i­ne topla­n­a­c­a­ğ­ı­m­ız kimse­d­ir.” (En‘âm/71, 72)

Görme­d­in mi? Şüphe­s­iz Biz şeyta­nla­rı o kâfi­rler üzerine gönde­rdik. Onları kışkı­rttı­kça kışkı­rtı­y­o­rlar. (Meryem/83)

O ribayı yiyen şu kişiler, şeyta­n­ın bir dok­u­n­u­ş­u­yla çarptı­ğı kişinin kalkı­ş­ı­ndan başka türlü kalka­m­a­zlar. Bu, şüphe­s­iz onların, ”Alış-veriş, riba gibidir” dem­e­l­e­r­i­yle­d­ir. Oysa ki, Allah, alış-verişi helal, bu ribayı haram kılmı­ştır. Kendi­s­i­ne Rabbi­nden bir öğüt gelip de yaptı­ğ­ı­ndan vazge­ç­e­n­in geçmişi kendi­s­i­ne, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte onlar ateşin dostla­r­ı­d­ır. Onlar orada sürekli kal­a­c­a­kla­rdır. (Bakara/275)

Âyetin ori­j­i­n­a­l­i­nde­ki [lâ yekûmûne illâ kemâ yekûmu­lle­zî yet­e­h­a­bbe­t­ü­hü’ş-şeytânü mine’l-messi] ifadesi aslında, “şeytânın dok­u­n­u­ş­u­yla düş­ü­rdü­ğü, aklını aza­lttı­ğı, normal dur­u­m­u­nu bozduğu kimse gibi” dem­e­ktir. Ama bu ifade tefsi­rci­l­er tar­a­f­ı­ndan pratik olarak “şeytânın çarptı­ğı kimse” olarak mea­lle­ndi­r­i­l­ip geç­i­lmi­ştir. Hâlbuki insa­nla­r­ın, “Nedir bu şeytânın aklı aza­ltma­sı, düş­ü­rme­si, normal durumu bozması?” diye düş­ü­nme­l­e­r­i­ni sağla­m­ak için ori­j­i­n­al anlamın aynen ver­i­lme­si çok daha iyi ola­c­a­ktır.

Halk dilinde “şeytân çarpma­sı” diye, kişinin ağzının, yüzünün eği­lme­s­i­ne denme­kte­d­ir. Meselâ, yüz felci geçiren kişi de bu anlamda, “şeytân çarpmış” olarak nit­e­l­e­nme­kte­d­ir ancak halk ara­s­ı­nda yaygı­nla­şmış olan bu anla­mda­ki bir çarpı­lma­n­ın, İlahi hitapta bahse­d­i­l­en “şeytân çarpma­sı” ile bir alâkası yoktur. Halk ara­s­ı­nda “şeytân” sözcü­ğ­ü­n­ün yanlış anla­ş­ı­lma­sı, doğal olarak “şeytân çarpma­sı”nın da yanlış anla­ş­ı­lma­s­ı­na yol açma­kta­d­ır.

Kur’ân’ın bildi­rdi­ği şeytân çarpma­sı, yuk­a­r­ı­d­a­ki âye­tle­rde tan­ı­t­ı­lmış olan şeytânî kar­a­kte­rle­ri taşıyan şeytânla­r­ın/insa­nla­r­ın bu olu­msu­zlu­kla­rı bir kişiye telkin edip onu kontrol altına alma­s­ı­d­ır. Yani, şeytânî öze­lli­kte olan şeyle­r­in bir kişiyi ele geç­i­rme­s­i­d­ir. İşte o zaman o kişiyi şeytân çarpmış dem­e­ktir.

Şeytânın çarptı­ğı bir kişi ise; Allah’a karşı gelir, Hayâsı­zdır, ede­psi­zdir, köt­ü­l­e­şmi­ştir, Hakksız kazanç peşinde koşar, Bilme­d­i­ği şeyleri konuşur, Fak­i­rli­kten, fakir düşme­kten korkar, Sav­u­rga­ndır, Kur­u­ntu­l­u­d­ur, şım­a­r­ı­ktır, kışkı­rtı­lmı­ştır, Alda­nmı­ştır, Azmı­ştır, çevre­s­i­yle arası boz­u­lmu­ştur, Dön­e­ktir, Bilgi­l­e­nme­ye, aydı­nla­nma­ya kap­a­l­ı­d­ır.

Herha­ngi bir insanın yuk­a­r­ı­d­a­ki öze­lli­kle­ri taşıyor olması, onun bu hâle şeytan tar­a­f­ı­ndan get­i­r­i­ldi­ğ­i­ni göste­r­en temel ölçü­ttür. Bu öze­lli­kle­ri taşıyan kişiler ise, “Onu şeytan çarpmış”, “Onu şeytan oyununa get­i­rmiş, aklını aza­ltmış, düş­ü­rmüş” şekli­nde tasvir edi­l­i­rler. Geç­i­mle­r­i­ni faiz yiyerek/tef­e­c­i­l­ik yaparak kazanan kimse­l­er, aslında varlı­kla­r­ı­nı şeytânın kontro­l­ü­ne girerek sürdü­r­en ve bu şekilde ayakta kalan kimse­l­e­rdir. Bu kişiler, Bakara 279’daki ifade ile, “Allah ve Elçisi’ne savaş açmış” kimse­l­e­rdir. Bu konuyu iyi anlamak için, 279. âyetin bul­u­ndu­ğu tüm pasajın [261-281. âyetler] bir büt­ü­nlük içe­r­i­s­i­nde okunup düş­ü­n­ü­lme­si gerekir. Bu pasajda konu, muhta­çla­ra karşı­l­ı­ksız yardım [sadaka, infak] ile muhta­çla­rı sömürü [ribâ/faiz] ara­s­ı­nda­ki karşı­tlık ili­şki­si içinde açı­kla­nma­kta­d­ır.

Tefsi­rci­l­e­r­in pek çoğu 279. âyetin ihta­r­ı­nı kıyâmet gününe hamle­d­ip, “Faiz yiy­e­nler kıyâmet günü, sar­a­l­ı­l­ar gibi denge­l­e­ri boz­u­lmuş/şeytân çarpmış gibi kalka­rlar ve bu halle­r­i­yle faiz yiy­e­nle­rden oldu­kla­rı belli olur” şekli­nde açı­kla­m­ı­şla­rdır. Hâlbuki âyetin zâhirî [sözel] manası, böyle değ­i­ldir. Olay tamamen dünya ile ilgi­l­i­d­ir. Bana göre bu hatalı yor­u­mlar, şeytân ve şeytân çarpma­sı ifa­d­e­l­e­r­i­n­in, Kur’ân dışı kab­u­lle­r­i­nden kayna­kla­nma­kta­d­ır.

275. ayetin ifa­d­e­s­i­nden; şeytan çarpmış, yani şeyta­n­ın oyununa gelmiş kimse­l­e­r­in bu duruma, “Alı­şve­r­iş riba gibidir.” dem­e­l­e­ri yüz­ü­nden düştü­kle­ri anla­ş­ı­lma­kta, bir başka ifade ile, Rabbi­m­iz onları, kendi­l­e­r­i­ni bu şekilde kandı­rdı­kla­rı için “şeytan çarpmış” diye nit­e­l­e­m­e­kte­d­ir. Ancak, bu kiş­i­l­e­r­in anlam bak­ı­m­ı­ndan birbi­r­i­nden farklı şeyler olan “alı­şve­r­iş” ile “riba”yı aynı görme­l­e­r­i­n­in, kendi­l­e­r­i­ne göre mantı­klı bir ger­e­kçe­si olması lâzı­mdır ki bu gerekçe olsa olsa; alı­şve­r­i­şte de, riba doğuran işle­mle­rde olduğu gibi kazanç sağlama ama­c­ı­n­ın güd­ü­lme­si ve alı­şve­r­i­şle sağla­n­an kaz­a­ncın da, varlı­kla­rda bir artış, büyüme, fazla­l­ık (riba) meydana get­i­r­i­y­or olma­s­ı­d­ır.

Yani, Rabbi­m­i­z­in “şeytan çarpmış” olarak nit­e­l­e­ndi­rdi­ği bu kişiler; kendi yaptı­kla­rı ödünç verme ve tar­a­fla­rdan birine “karşı­l­ı­ksız fazla” sağla­y­an mal takası işle­mle­ri sonucu elde etti­kle­ri artışın, büy­ü­m­e­n­in, fazla­l­ı­ğ­ın (ribanın), alı­şve­r­iş sonucu elde edilen kaz­a­nçtan farklı bir şey olma­d­ı­ğ­ı­nı ileri sürme­kte, alı­şve­r­iş ile ribayı aynı görme­kte­d­i­rler.

Rabbi­m­iz ise bu görüşe karşı­l­ık önce, “alı­şve­r­iş”i helâl kılmak sur­e­t­i­yle “alı­şve­r­iş”in tüm son­u­çla­r­ı­yla meşru oldu­ğ­u­nu ilân etmiş, yani alı­şve­r­iş yoluyla sağla­n­an kârları, fazla­l­a­rı (rib­a­l­a­rı) yasak kapsamı dışına taş­ı­m­ı­ştır. Sonra da, ayette “er riba” şekli­nde bel­i­rte­çli olarak ifade ettiği “o riba”yı haram kılarak, yas­a­kla­n­an ribanın; “alı­şve­r­iş riba gibidir” diy­e­nle­r­in kendi yaptı­kla­rı ödünç verme ve peşin mal takası işle­mle­r­i­nde tar­a­fla­rdan birine sağla­n­an “karşı­l­ı­ksız fazla” oldu­ğ­u­nu bel­i­rtmi­ştir.

Peki yas­a­kla­n­an “er riba” nasıl bir ribadır? Rabbi­m­iz, riba hakkı­nda­ki yasağı, daha önce gönde­rdi­ği vah­i­yle­rle, tüm ina­nmı­şla­ra yönelik olarak koymu­ştur: Âl-i İmran; 130: Ey iman etmiş kimse­l­er! Kat kat artı­r­ı­lmış olarak ribayı yemeyin. Felâh bulma­n­ız için Allah’a takvalı davra­n­ın. Aslında bu yasak daha eski toplu­mla­ra da get­i­r­i­lmi­ştir. Meselâ riba konusu, bugünkü Kitab-ı Muk­a­ddes’te aşa­ğ­ı­d­a­ki gibi yer alma­kta­d­ır:

Tesniye 23/ 19, 20. cümle­l­er: 19 – “Karde­ş­i­n­i­ze para, yiyecek ya da faiz getiren başka bir şey ödünç verdi­ğ­i­n­i­zde, ondan faiz alma­y­a­c­a­ksı­n­ız. 20- Yab­a­ncı­d­an faiz ala­b­i­l­i­rsi­n­iz ama karde­ş­i­n­i­zden alma­y­a­c­a­ksı­n­ız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gid­e­c­e­ğ­i­n­iz ülkede el attı­ğ­ı­n­ız her işte Tanrı­n­ız RAB sizi kutsa­s­ın.

Nehemya; 5/10. cümle: 10 – Karde­şle­r­im, ada­mla­r­ım ve ben ödünç olarak halka para ve buğday ver­i­y­o­r­uz. Lütfen faiz alma­ktan vazge­ç­e­l­im!

Çıkış; 22/ 25. cümle: 25- “Halkıma, ara­n­ı­zda yaşayan bir yoksula ödünç para ver­i­rse­n­iz, ona tefeci gibi davra­nma­y­a­c­a­ksı­n­ız. Üzerine faiz ekle­m­e­y­e­c­e­ksi­n­iz.

Ama kıble­l­e­r­i­ni altın yapmış olan Yah­u­d­i­l­er, yas­a­kla­nmış olma­l­a­r­ı­na rağmen riba kon­u­s­u­nda da her yolu mübah saymı­şla­rdır: Nisa; 160, 161: Sonra da Yah­u­d­i­l­e­ş­en kimse­l­e­rden olan zulüm, onların birçok kimse­l­e­ri Allah yol­u­ndan alı­k­o­yma­l­a­rı, yas­a­kla­ndı­kla­rı hâlde riba (faiz) alma­l­a­rı ve insa­nla­r­ın malla­r­ı­nı haksız yere yem­e­l­e­ri seb­e­b­i­yle kendi­l­e­r­i­ne helâl kıl­ı­nmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onla­rdan kâfir ola­nla­ra can yakıcı bir azap haz­ı­rla­d­ık.

Gör­ü­ldü­ğü gibi riba, bir kısım kimse­l­e­r­in çok eski çağla­rdan beri yas­a­kla­nma­l­a­r­ı­na rağmen, bir türlü vazge­ç­e­m­e­d­i­kle­ri bir kazanç türüdür. Rabbi­m­i­z­in “Yah­u­d­i­l­e­ş­en kimse­l­er” olarak isi­mle­ndi­rdi­ği bu bir kısım kimse­l­er, sağla­d­ı­kla­rı bu tür kaz­a­nçla­rdan mahrum olmak iste­m­e­d­i­kle­ri için konulan yasağa dir­e­nmi­şler ve ribanın, alı­şve­r­i­şten sağla­n­an kaz­a­nçtan bir farkı olma­d­ı­ğ­ı­nı ileri sürmü­şle­rdir.

Oysa, alı­şve­r­iş ile riba doğuran işle­mler ara­s­ı­nda­ki farkla­rı görmek için, her iki faa­l­i­y­e­t­in hangi aşa­m­a­l­a­rdan geçti­ğ­i­ni kaba hatla­r­ı­yla gözden geç­i­rmek yet­e­rli­d­ir:

İlk aşamada; alı­şve­r­iş yaparak kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi, önce bir malı satın alarak o malın sahibi olur. Riba doğuran işle­mle­rden kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi ise, sahibi bul­u­ndu­ğu para veya malı ödünç vermek için, bu para veya mala ihtiyaç duyan bir başka kişiyi arar veya ihtiyaç sah­i­b­i­n­in, kendi­s­i­ni bulma­s­ı­nı bekler.

İkinci aşamada; alı­şve­r­iş yaparak kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi, sahibi olduğu malın alış fiyatı üzerine, elde etmeyi düş­ü­ndü­ğü kârı ilâve ederek bir satış fiyatı bel­i­rler. Bu kâr içinde, malın alı­ş­ı­ndan iti­b­a­r­en yaptığı masra­flar ile kişinin yaptığı bu hizmet karşı­l­ı­ğı kendi­s­i­ne değer biçtiği ücret vardır. Riba doğuran işle­mle­rden kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişinin ise, bel­i­rle­d­i­ği riba mikta­r­ı­na kaynak olacak ne bir masrafı ne de değer biç­e­c­e­ği bir hizmeti vardır. O sadece, kendisi gibi ribadan kazanç sağla­y­a­nla­rla birli­kte bel­i­rle­d­i­ği riba mikta­r­ı­nı ödünç iste­y­e­ne bildi­r­ir.

Üçüncü aşamada; alı­şve­r­iş yaparak kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi malını, kendi bel­i­rle­d­i­ği fiyata göre değil de iradesi dışında piy­a­s­a­da oluşan fiyata göre satmak zor­u­nda­d­ır. Riba doğuran işle­mle­rden kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi ise sözle­şme­s­i­ni, kendi bel­i­rle­d­i­ği riba miktarı üze­r­i­nden yapar.

Gör­ü­ldü­ğü gibi, alı­şve­r­iş yaparak kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi ile riba doğuran işle­mle­rden kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi, yuk­a­r­ı­d­a­ki aşa­m­a­l­a­rı farklı davra­n­ı­şla­rda bul­u­n­a­r­ak geç­i­r­i­rler ve farklı son­u­çlar elde ederler: Alı­şve­r­iş yaparak kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi, eylemli olarak gerçe­kle­şti­rdi­ği iki hukukî işlemle, söz konusu malı üre­t­i­c­i­d­en alarak tük­e­t­i­c­i­ye ula­ştı­r­ır. Bu kişinin bel­i­rle­d­i­ği kâr, verdiği hizmete karşı­l­ı­ktır ama garanti değ­i­ldir, risk altı­nda­d­ır. Riba doğuran işle­mle­rden kazanç sağla­m­a­yı pla­nla­y­an kişi ise, sözle­şme imza­l­a­m­ak sur­e­t­i­yle eyle­msiz yaptığı bir hukukî işlemle, herha­ngi bir masraf ve hizmet karşı­l­ı­ğı olmadan bel­i­rle­d­i­ği fazlayı, vade sür­e­s­i­nce almayı sürdü­r­ür. Riski; ödünç alanın öde­y­e­m­ez duruma gelme­s­i­d­ir ki bu ahval de muhte­m­e­l­en önceden düş­ü­n­ü­lmüş ve risk, rehin veya kefil yoluyla berta­r­af edi­lmi­ştir.

Alı­şve­r­iş ile riba doğuran işle­mler ara­s­ı­nda­ki bu çok önemli farklar, sadece ticarî alanda değil, sanayi ve tarım sektö­rle­r­i­nde emek harca­n­a­r­ak yapılan üretim faa­l­i­y­e­tle­ri için de söz kon­u­s­u­d­ur. Yani kol gücü ve beyin gücü kon­u­l­a­r­ak meydana get­i­r­i­lmiş bir üre­t­i­m­in sat­ı­ş­ı­ndan elde edilen kâr ile, borç para vererek borçlu­n­un serveti, emeği üze­r­i­nden sağla­n­an fazla, bir tut­u­l­a­m­az. Yuk­a­r­ı­da sayılan farklar, bir cümle ile ifade edi­lme­ye çal­ı­ş­ı­lsa, şunu söyle­m­ek mümkü­ndür: Alı­şve­r­i­şte­ki, san­a­y­i­d­e­ki, tar­ı­mda­ki emek; “yap­ı­c­ı­d­ır” ve bu emek karşı­l­ı­ğı elde edilen kâr helâldir, riba doğuran işle­mler sonucu elde edilen fazla ise; “yık­ı­c­ı­d­ır” ve bu yolla sağla­n­an kâr har­a­mdır.

Bu muk­a­y­e­s­e­d­en har­e­k­e­tle, yas­a­kla­n­an ribanın öze­lli­kle­ri hakkı­nda şunları söyle­m­ek mümkü­ndür: Rabbi­m­i­z­in yas­a­kla­d­ı­ğı “er riba”; herha­ngi bir masraf veya hizmet karşı­l­ı­ğı olmadan alınan, yani öde­y­e­n­in kaz­a­ncı­na risksiz bir şekilde ortak olmak anla­m­ı­na gelen ribadır. Başka bir söyle­y­i­şle Rabbi­m­iz, “karşı­l­ı­ksız” ve “risksiz” olan “fazla”yı yas­a­kla­m­ı­ştır.

“Er riba” neden yas­a­kla­nmı­ştır? Bu soruya cevap ararken hat­ı­rdan çık­a­r­ı­lma­m­a­sı gereken bir ayet vardır: Necm; 39 – Gerçek şu ki, insan için çalışıp did­i­ndi­ğ­i­nden başka şey yoktur. Yuk­a­r­ı­d­a­ki ayette, Rabbi­m­iz nezdi­nde emeksiz, risksiz, çalışıp çab­a­l­a­m­a­d­an kolayca elde edilen kaz­a­nçla­r­ın bir değeri bul­u­nma­d­ı­ğı bildi­r­i­lme­kte­d­ir. Rabbi­m­iz başka aye­tle­r­i­nde ise, bu türden kazanç elde etmeyi; “malla­r­ın haksız yolla yenmesi” olarak tan­ı­mla­m­a­kta ve “insa­nla­r­ın kendi­l­e­r­i­ni öldü­rme­si” olarak nit­e­l­e­m­e­kte­d­ir:

Bakara; 188: Ara­n­ı­zda malla­r­ı­n­ı­zı da batıl seb­e­ple­rle yemeyin. İnsa­nla­r­ın malla­r­ı­ndan bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için, hâki­mle­re akta­rma­y­ın.

Nisa; 29: Ey iman etmiş kişiler! Malla­r­ı­n­ı­zı kendi ara­n­ı­zda yaptı­ğ­ı­n­ız ticaret şekli hariç olmak üzere, ara­n­ı­zda haksız yolla yemeyin, kendi­l­e­r­i­n­i­zi öldü­rme­y­in. Şüphe­s­iz Allah, size çok merha­m­e­tli­d­ir.

Rabbi­m­iz, bir “şeytan emri” oldu­ğ­u­na dikkat çektiği ve bir “tehlike” oldu­ğ­u­nu ilan ettiği bu tür davra­n­ı­şla­rdan, insa­nla­r­ın kendi­l­e­r­i­ni ancak infak yaparak kurta­r­a­b­i­l­e­c­e­kle­r­i­ni bildi­rmi­ştir:

Bakara; 268: Şeytan, sizi fak­i­rli­kle korku­t­ur ve size aşı­r­ı­l­ı­ğı (çirkin hay­a­s­ı­zlı­ğı) emreder. Allah ise, size kendi­s­i­nden bağ­ı­şla­ma ve bol ihsan vaat eder. Ve Allah Vâsi’dir (ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır), en iyi bil­e­ndir.

Bakara; 195: Ve Allah yolunda infak yapın, elle­r­i­n­i­zi (kendi­n­i­zi)/elle­r­i­n­i­zle tehli­k­e­ye bır­a­kma­y­ın ve iyi­l­e­şti­r­in, güz­e­lle­şti­r­in. Şüphe­s­iz Allah, iyi­l­e­şti­r­e­nle­ri, güz­e­lle­şti­r­e­nle­ri sever.

Bunla­rdan başka Allah, mal ve serve­t­in, toplu­mda belli bir zümre­n­in kontro­l­ü­nde bul­u­nma­s­ı­nı da iste­m­e­m­e­kte­d­ir: Haşr; 7, 8- Allah’ın, o kent halkı­ndan, Res­u­l­ü­ne verdiği gan­i­m­e­tler, içi­n­i­zden yalnız zengi­nler ara­s­ı­nda dol­a­şma­s­ın diye Allah’a, Elçi’ye, yak­ı­nlık sah­i­ple­r­i­ne; göç eden fak­i­rler -ki onlar, Allah’ın lütuf ve rız­a­s­ı­nı ararken yurtla­r­ı­ndan ve malla­r­ı­ndan çık­a­r­ı­lmı­şla­rdır, Allah’a ve Elçi­s­i­ne yardım ederler. İşte onlar, doğru­l­a­r­ın ta kendi­l­e­r­i­d­ir-, yet­i­mle­re, miski­nle­re, yolcuya aittir. Elçi, size ne verdi­yse onu hemen alın. Sizi neden alı­k­o­ydu­ysa ondan geri durun. Allah’a da takvalı davra­n­ın. Şüphe­s­iz Allah, kov­u­ştu­rma­sı çok çetin olandır.

Yuk­a­r­ı­d­a­ki aye­tle­rden kolayca anla­ş­ı­l­a­c­a­ğı üzere Yüce Allah; mal ve servet verdiği kimse­l­e­r­in, elle­r­i­nde tuttu­kla­rı fazla­l­ı­kla­rı muh­a­f­a­za etme­l­e­r­i­ne veya daha da arttı­rma­l­a­r­ı­na imkân veren davra­n­ı­şla­rdan kaç­ı­nma­l­a­r­ı­nı, kendi­l­e­r­i­ne verilen bu fazla­l­ı­kla­rı infak yoluyla harca­m­a­l­a­r­ı­nı, kiş­i­l­e­r­in gerçek kaz­a­nçla­r­ı­n­ın ancak çalışıp did­i­n­e­r­ek elde edi­l­e­c­ek cinsten olması seb­e­b­i­yle boşu boşuna karşı­l­ı­ksız kazanç sağlama gir­i­ş­i­m­i­nde bul­u­nma­m­a­l­a­r­ı­nı iste­m­e­kte, aksi davra­n­ı­şla­r­ın ise “insa­nla­r­ın kendi kendi­l­e­r­i­ni tehli­k­e­ye atma­l­a­rı”, hatta “birbi­rle­r­i­ni öldü­rme­l­e­ri” anla­m­ı­nda olacağı ihta­r­ı­nı yapma­kta­d­ır.

Bu noktada, her Müslü­m­an’ın, Allah’ın helâl kıldığı “alı­şve­r­iş”in ve haram kıldığı “er riba”nın kapsa­mla­rı üze­r­i­nde iyice düş­ü­nme­si lâzım geldi­ğ­i­ne ina­n­ı­y­o­r­um. Çünkü konu; “o riba”dan vazge­çme­y­e­nle­r­in, “Allah ve elçi­s­i­n­in kendi­l­e­r­i­ne savaş açmış olduğu kimse­l­er” olarak ilân edi­lme­si seb­e­b­i­yle, büyük önem taş­ı­m­a­kta­d­ır. Allah ve elçi­s­i­yle savaşan biri ise, Allah ve elçi­l­e­r­i­n­in mutlak galip gelecek olma­l­a­rı seb­e­b­i­yle, mutlaka mahvı perişan ola­c­a­ktır: Müc­a­d­e­le; 21: Allah, “Elbette Ben ve elçi­l­e­r­im galip gel­e­c­e­ğ­iz” yazmı­ştır. Şüphe­s­iz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir.

“Er riba”nın kapsamı

Bu çok önemli kon­u­d­a­ki kapsam bel­i­rle­me tahli­l­i­ne, en baştan, yani Kur’an’ın indi­r­i­ldi­ği dönemde uygu­l­a­nma­kta olan riba çeş­i­tle­r­i­nden başla­m­a­kta yarar gör­ü­y­o­r­um; İster paraya, ister mala bağlı olsun “nesi’e ribası”nın bütün işle­mle­r­i­nde, verilen ve geri alınan para veya mal mikta­rla­rı ara­s­ı­nda­ki fark, vade seb­e­b­i­yle olu­ştu­r­u­ldu­ğ­u­ndan, yani bu riba çeşidi, vadeye bağlı bir ödünç verme işle­m­i­nden kayna­kla­ndı­ğ­ı­ndan, bu kapsa­mda­ki işle­mle­rden sağla­n­an kaz­a­nçlar tam anla­m­ı­yla “karşı­l­ı­ksız fazla” hükmü­nde­d­i­rler, dol­a­y­ı­s­ı­yla da “er riba”dırlar. Örnek olarak, nasıl, ödünç olarak verilen para karşı­l­ı­ğ­ı­nda ana paranın har­i­c­i­nde alınan her türlü fazla (faiz), “karşı­l­ı­ksız fazla”, yani “er riba” ise, elinde 10 kilo buğdayı olan bir kişinin bu malını ödünç verip, ödünç verdiği kişiden altı ay sonra 12 kilo buğday alması dur­u­m­u­nda da, mikta­rlar ara­s­ı­nda­ki 2 kilo buğday, aynı şekilde “karşı­l­ı­ksız fazla”dır, yani “er riba”dır.

“Fazla­l­ık ribası”nın söz konusu olduğu, peşin yapılan mal değ­i­şti­rme­l­e­rde ise, ortaya bir “karşı­l­ı­ksız fazla”nın, yani “er riba”nın çıkması, mantığa uygun gör­ü­nme­m­e­kte­d­ir. Çünkü ister farklı, ister aynı cinsten olsun iki malın takas edi­lme­s­i­nde işlem, o malla­r­ın ede­rle­ri ölçü alı­n­a­r­ak yap­ı­l­a­c­a­ğı için, böyle işle­mle­rde tar­a­fla­rdan herha­ngi biri lehine bir “karşı­l­ı­ksız fazla” olu­şma­sı anla­msı­zdır. Örnek olarak 1 Kg hurma­n­ın ederi 20.-TL, 1 Kg sofra­l­ık zeyti­n­in ederi 10.-TL ve 1 Kg yağlık zeyti­n­in ederi 5.-TL ise, 1 Kg hurması ile zeytin almak isteyen kişi, ya 2 Kg sofra­l­ık zeytin veya 4 Kg yağlık zeytin ala­c­a­ktır. Böyle bir işlemde mikta­rlar ara­s­ı­nda­ki farkla­r­ın “karşı­l­ı­ksız” oldu­ğ­u­nu söyle­m­ek mümkün değ­i­ldir. Veyahut, elinde 1 Kg sofra­l­ık zeytini olan kişi malını yağlık zeyti­nle takas etmek isterse, 2 Kg yağlık zeytin talep ede­c­e­ktir. Çünkü ederi yüksek olan malın sah­i­b­i­n­in, kendi malının bir ölçe­ğ­i­ne karşı­l­ık, ederi düşük olan maldan daha fazla ölçekte mal talep etmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Kaldı ki, ederi yüksek olan malın sahibi, böyle bir takası tercih etmeyip alı­şve­r­iş yoluyla önce kendi malını para ile satsa, sonra da diğer malı başka­s­ı­ndan parayla satın alsa, ederi düşük olan maldan yine aynı ölçekte ala­c­a­ktır. Yani, ortada herha­ngi bir aldatma veya aldanma yoksa, bu takas ticarî bir alı­şve­r­i­ştir. Dol­a­y­ı­s­ı­yla da, aynı cins malla­r­ın takası sır­a­s­ı­nda, mikta­rlar ara­s­ı­nda kal­i­t­e­si seb­e­b­i­yle ederi yüksek mal sah­i­b­i­n­in lehine oluşan farkın “er riba” olarak değ­e­rle­ndi­r­i­lme­si söz konusu olma­m­a­l­ı­d­ır.

“Riba”nın en başta gelen ögesi, ister parayla ister malla olan ödünç verme işle­mle­r­i­nde alınan fazla­l­ı­ktır, yani faizdir. “Ribanın en başta gelen ögesi” olarak gördü­ğ­üm faizi, “ribanın en müpte­z­e­li” olarak tan­ı­mla­y­a­nlar da vardır. Faizin, Rabbi­m­i­z­in haram kıldığı riba kapsamı içinde olduğu hususu tartı­şma­s­ız olma­s­ı­na rağmen, bir kısım kişiler gün­ü­m­ü­zde­ki faizli mua­m­e­l­e­l­e­r­in, “zaruret hâli” isti­sna­sı gibi mütalâa edilip edi­lme­y­e­c­e­ğ­i­ni tartı­şma­ya açmı­şlar ve faizi; “paranın, enflâsyon karşı­s­ı­nda değer kaybını önler” veya “paranın kir­a­s­ı­d­ır” gibi bir takım düş­ü­nce­l­e­rle yasak kapsamı dışına alma gayreti içine girmi­şle­rdir.

Allah’ın yas­a­kla­m­ış olma­s­ı­na hiç önem atfe­tme­y­en bazı kişiler ise faizi, eko­n­o­m­ik gel­i­şme­n­in en önemli ara­çla­r­ı­ndan biri olarak ileri sürmü­şle­rdir. Hâlbuki faiz; Rabbi­m­i­z­in bildi­rdi­ği gibi, kişiler, aileler ve ülkeler için tehli­k­e­d­ir, her zaman da baş belâsı olmu­ştur. Faizin nasıl bir belâ oldu­ğ­u­nu anlamak için, yakın tar­i­h­i­m­i­ze bakmak yet­e­rli­d­ir:

Osmanlı Devleti, ilk kez 1854’te Kırım Sav­a­ş­ı­n­ın get­i­rdi­ği mali yükü haf­i­fle­tmek ama­c­ı­yla isti­kraz (tahvil çıkarma) yoluyla dış borç aldı. Dış borçlar, yatırım alanı arayan Avrupa serma­y­e­s­i­n­in öze­ndi­rme­si ve bazı yen­i­l­i­kler için yapılan harca­m­a­l­ar ned­e­n­i­yle hızla arttı. 1854-74 ara­s­ı­nda 15 kez isti­kraz yoluyla dış borç alındı. Borcun toplamı 5.297.676.000 altın franka, bunla­r­ın yıllık faizi de 300 milyon franka ulaştı. Osmanlı Devleti bu borçla­r­ın fai­zle­r­i­ni bile öde­y­e­m­ez duruma düşünce, Ekim 1875’te vadesi gelen taksi­tle­r­in yar­ı­s­ı­nı öde­y­e­c­e­ğ­i­ni açı­kla­dı. Ama bu taksi­tle­ri de ancak üç ay öde­y­e­b­i­ldi ve Mart 1876’da öde­m­e­l­er büt­ü­n­ü­yle durdu. Osmanlı hük­ü­m­e­ti daha sonra Galata banke­rle­r­i­n­in verdiği kısa vadeli borç ve ava­nsla­rdan oluşan iç borç öde­m­e­l­e­r­i­ni de durdu­rdu. 22 Kasım 1879’da imza­l­a­n­an anla­şma­yla bu borçla­r­ın faiz ve ana­p­a­r­a­sı karşı­l­ı­ğı olarak damga, müski­r­at, balık avı, tuz ve tütün resmi 10 yıl süreyle ala­c­a­klı­l­a­ra bır­a­k­ı­ldı. (Ana Bri­t­a­nni­ca, c:11, s:22)

Osmanlı İmpa­r­a­t­o­rlu­ğu örne­ğ­i­nde olduğu gibi, devle­tle­r­in yaptı­kla­rı borcu ve faizi aslında, o paradan yar­a­rla­nma­y­an halk öde­m­e­kte­d­ir. Hatta bazen de, batan kredi kur­u­mla­r­ı­n­ın borçla­r­ı­n­ın devlet kas­a­s­ı­ndan öde­nme­si sur­e­t­i­yle, bir kısım mevduat sah­i­ple­r­i­n­in kurta­r­ı­lma­sı yükü de yine, borç alma ve verme ili­şki­l­e­r­i­n­in tamamen dışında olan halka çekti­r­i­lme­kte­d­ir. Bunlar ise, “zulüm”den başka bir kelime ile açı­kla­nma­sı mümkün olmayan dur­u­mla­rdır.

“Er riba”nın bir num­a­r­a­lı unsuru olan faizin, bir­e­yler üze­r­i­nde­ki etki­l­e­r­i­ne gelince, faiz gerçe­kten, insa­nlar üze­r­i­nde tehli­k­e­li, manevî anlamda öldü­r­ü­cü etkiler doğ­u­rma­kta­d­ır:

Faiz, insa­nla­rı çal­ı­şma­ktan alı­k­o­y­ar. Çünkü imkânı olan kimse­l­er, par­a­l­a­r­ı­nı faize vermek sur­e­t­i­yle kolayca; emek verme­d­en, riske girme­d­en kazanç sağla­y­a­c­a­kla­r­ı­ndan, çal­ı­şma­ya gerek duyma­y­a­b­i­l­i­rler. Bu durum, toplu­msal har­e­k­e­tli­l­i­ğ­in düşme­s­i­ne, ver­i­mli­l­i­ğ­in aza­lma­s­ı­na yol açar. Zira borç alan kişi çalışır ve kazanır ama bu kişinin çal­ı­şma­sı ile elde ettiği kaz­a­nçtan, faiz alan kişi de çal­ı­şma­d­an besle­n­ir. Oysa bir ülkenin ref­a­h­ı­n­ın artması, ancak her alanda daha fazla çal­ı­şmak ve daha fazla üretmek ile mümkün ola­b­i­l­ir. Kıs­a­c­a­sı daha az zahmet, daha az rahmet getirir.

Faiz, toplu­mla­rda yardı­mla­şma­yı, day­a­n­ı­şma­yı ortadan kaldı­r­ır. Faiz gibi kolay elde edilen ve risksiz kazanç, gen­e­lli­kle insa­nla­rı benci­lli­ğe iter. Dol­a­y­ı­s­ı­yla, bir başka­s­ı­na yardım edecek kadar bir­i­k­i­mi olan kişiler, par­a­l­a­r­ı­nı ihti­y­a­cı olan karde­şle­r­i­ne ver­e­c­e­kle­ri yerde faize yat­ı­rma­yı tercih ederler. Allah’ın emre­tti­ği “ihtiyaç sah­i­ple­r­i­ne yardım” yolunun açı­lma­sı için ise, faizin redde­d­i­l­ip bu yolla elde edi­l­e­c­ek kazanca itibar edi­lme­m­e­si ger­e­kme­kte­d­ir.

Faiz, zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapar. Yüksek oranlı ve uzun süreli enflâsyon dön­e­mle­r­i­nde spe­k­ü­lâtif yatırım yap­a­nlar hariç, borç alıp faiz öde­y­e­n­in zengin olduğu gör­ü­lmüş bir olay değ­i­ldir. Çünkü faiz ora­nla­rı, elinde parası olanlar tar­a­f­ı­ndan bel­i­rle­n­ir ve bu kişiler faiz ora­nla­r­ı­nı, içinde bul­u­n­u­l­an eko­n­o­m­ik ortamın imkân verdiği kazanç ora­nla­r­ı­nda­ki aslan payını kendi­l­e­ri alacak şekilde bel­i­rle­rler.

Yani faiz ora­nla­rı, o ortamda sağla­n­a­b­i­l­e­c­ek orta­l­a­ma rantın daima büyük kısmına tekabül eder. Dol­a­y­ı­s­ı­yla faizle borç alan yat­ı­r­ı­mcı­n­ın zengin olma­s­ı­na değil, ancak geç­i­nme­s­i­ne, başka bir ifade ile ancak borçla­nma­yı sürdü­r­e­b­i­lme­s­i­ne izin verilir. Eğer borç alan yat­ı­r­ı­mcı değil de ihtiyaç sahibi, yani fakirse, bu kişinin faiz öde­y­e­r­ek daha da fak­i­rle­ş­e­c­e­ği zaten orta­d­a­d­ır. İşte bu yüzden; toplu­mda küçük bir azı­nlı­ğ­ın refah, çoğ­u­nlu­ğ­un ise yoksu­lluk içinde yaş­a­m­a­l­a­r­ı­nı sağla­y­an ve sürekli kılan bir ortamın sebebi olduğu için faiz, fakiri daha fakir, zengini daha zengin yapar.

Ama iş bununla bitmez, bu tarz bir düzenin, çoğ­u­nlu­ğu teşkil eden dar gel­i­rli­l­er bak­ı­m­ı­ndan giderek ceh­e­nne­me dön­ü­şme­si kaç­ı­n­ı­lma­zdır. Çünkü böyle toplu­mla­rda­ki faizci zengi­nler, zengi­nle­şti­kçe hay­a­tla­r­ı­ndan ve serve­tle­r­i­nden daha fazla endişe eder hâle gel­i­rler ve onları kor­u­y­a­b­i­lmek için de daha değişik zulüm yolla­r­ı­na başvu­r­u­rlar.

Faiz, kulun şükre­tme­s­i­ne engel olur, kişiyi Allah’a karşı nankör yapar. Allah tar­a­f­ı­ndan fazla­l­ı­klı kıl­ı­nmış varlı­klı kimse­l­e­r­in, bu fazla­l­ı­kla­r­ı­n­ın karşı­l­ı­ğ­ı­nı zekât, sadaka ve infak yolla­r­ı­yla öde­y­e­r­ek Allah’a şükre­tme­l­e­ri ger­e­kme­kte­d­ir. Ama kolay ve risksiz bir kazanç olan faizin caz­i­b­e­s­i­ne kapılan insan, Allah’ın kendi­s­i­ne verdiği nim­e­tle­r­in karşı­l­ı­ğ­ı­nı Allah’ın göste­rdi­ği adre­sle­re iletmek yerine faize meyle­d­er ve tuzağa düşüp bu gör­e­vle­ri yerine get­i­rmez.

İnsanın bu yanlışa düşme ihti­m­a­l­i­n­in çok yüksek oldu­ğ­u­nu, onun Rabbi olması dol­a­y­ı­s­ı­yla çok iyi bilen Allah, Bakara sur­e­s­i­n­in 276. aye­t­i­nde “Allah, ribayı yok eder, sad­a­k­a­l­a­rı da artırır. Allah, tüm çok nankör ve gün­a­hkâr kimse­l­e­ri sevmez.” ifa­d­e­s­i­yle; faizi de kapsa­y­an ribanın kimseye hayrı­n­ın, ber­e­k­e­t­i­n­in olma­y­a­c­a­ğı, çünkü kendi­s­i­n­in onu yok edeceği tehdidi ile sad­a­k­a­l­a­r­ın ve infakın dünyada ve ahi­r­e­tte kat kat iade edi­l­e­c­e­ği vaadini birli­kte yapmış, böylece de insa­nla­r­ın nankö­rlü­ğü değil, şükrü tercih etme­l­e­ri ger­e­kti­ğ­i­ni bir kez daha hat­ı­rla­tmı­ştır.

Kur’an’da; “Allah’ın ‘yakla­şma’ dediği ağaçtan Âdem’in tad­ı­v­e­rme­si ve hemen de isti­fçi­l­i­ğe başla­m­a­sı” şekli­nde temsilî olarak anla­t­ı­l­an da, aslında bu mes­e­l­e­d­ir. Gör­ü­ldü­ğü gibi faiz, kiş­i­l­e­r­in psi­k­o­l­o­j­i­l­e­r­i­nden başla­y­a­r­ak iş hay­a­tla­r­ı­nı, geç­i­mle­r­i­ni değ­i­şti­rme­kte, aile düz­e­nle­r­i­n­in alt üst olma­s­ı­na yol açma­kta­d­ır. Böyle bir­e­yle­r­in toplum içinde giderek çoğ­a­lma­sı, o toplumu adım adım tehli­k­e­ye yakla­ştı­rma­kta, faizin kölesi hâline gelmiş böyle bir toplum da üze­r­i­nde yaş­a­d­ı­ğı ülkeyi, yuk­a­r­ı­da arz ettiğim Osmanlı örne­ğ­i­nde olduğu gibi, yerüstü ve yeraltı serve­tle­r­i­n­in bit­i­r­i­lme­si son­u­c­u­na doğru, yani söm­ü­rge­l­e­şme­ye doğru, yani ateşe doğru göt­ü­rme­kte­d­ir.

Özet olarak faiz, son­u­çla­rı iti­b­a­r­ı­yla, fak­i­rle­r­in köle, ülke­l­e­r­in de sömürge hâline gelme­s­i­nde en büyük etke­nle­rden biridir. Ancak, “er riba” faize indi­rge­n­e­m­ez. Çünkü yuk­a­r­ı­da sapta­d­ı­ğ­ım gibi Rabbi­m­iz faizi değil, “karşı­l­ı­ksız” ve “risksiz” fazlayı yas­a­kla­m­ı­ştır. Dol­a­y­ı­s­ı­yla Müslü­m­a­nla­r­ın, sadece faizden uzak durup da, “er riba” kapsa­m­ı­na giren diğer karşı­l­ı­ksız fazla­l­a­rı yemek gibi kendi kendi­l­e­r­i­ni kandı­rma sapkı­nlı­ğ­ı­na düşme­m­e­l­e­ri lâzım geldi­ğ­i­ne ina­n­ı­y­o­r­um. Fakat ne yazık ki “er riba” insa­nla­ra vazge­ç­i­lmez gelmiş, bu tatlı kazancı bır­a­kmak iste­m­e­y­e­nler, “er riba”yı faize indi­rge­m­ek ve yed­i­kle­ri “er riba”yı da muamele-i şer’iyye denilen uygu­l­a­m­a­l­a­rla faiz gör­ü­ntü­s­ü­nden çık­a­rmak sur­e­t­i­yle, yaptı­kla­r­ı­n­ın, Allah’ın yas­a­kla­d­ı­ğı “er riba” kapsa­m­ı­nda olma­d­ı­ğ­ı­na kendi­l­e­r­i­ni ina­ndı­rmı­şla­rdır.

Eğer söyle­n­e­nler doğru ise, muamele-i şer’iyye denilen ve “Ala­c­a­klı tarafın borçlu­d­an, faiz say­ı­lma­y­a­c­ak bir menfaat elde etme­s­i­ni temin için yap­ı­lma­sı gereken işlem” olarak tarif edilen bu çeşit uygu­l­a­m­a­l­a­ra dayanak teşkil eden fıkhî çöz­ü­mle­r­in (!) bul­u­n­u­şu, çok eski zam­a­nla­ra; 700’lü yıllara kadar gitme­kte­d­ir. Çeşitli usuller ihtiva eden bu uygu­l­a­m­a­l­a­rdan biri meselâ şöyle­d­ir:

“Para sahibi, vadeli olarak ver­e­c­e­ği 10 dirheme karşı­l­ık 13 dirhem almak isti­y­o­rsa o zaman borçla­n­a­c­ak olan tarafa, 13 dirheme bir mal satar ve teslim eder. Borçla­n­a­c­ak olan kişi de o malı üçüncü bir şahsa 10 dirheme satar ve teslim eder. Sonra bu üçüncü şahıs da o malı ilk sah­i­b­i­ne 10 dirheme satar, parayı peşin alıp malı teslim eder. Sonra biraz önce aldığı malın bedeli olmak üzere 10 dirhemi, borçla­n­a­c­ak olan kişiye verir. Böylece mal, ilk sah­i­b­i­ne yani karşı tarafa borç vermek isteyen kişiye 10 dirhem karşı­l­ı­ğ­ı­nda dönmüş ve karşı tarafın ona vadeli 13 dirhem borcu olmuş olur.” (İslâm Eko­n­o­m­i­s­i­nde Fin­a­nsman Mes­e­l­e­l­e­ri, Ensar Neşri­y­at, İsta­nbul 1992, s: 316, 317)

Gör­ü­ldü­ğü gibi, tar­i­f­i­nde bile “ala­c­a­klı, borçlu, menfaat elde etme” gibi, ödünç verme işle­mle­r­i­ne has kavra­mlar olan bu uygu­l­a­m­a­l­ar özünde; şikeli alı­şve­r­i­şle­rle borçlu­n­un ala­c­a­klı­ya faiz kadar fazla öde­m­e­s­i­ni sağla­m­a­ktan başka bir şey değ­i­ldir. Sadece öde­m­e­l­er faiz adıyla yap­ı­lma­m­a­kta­d­ır. Hukuk dilinde “kanunu dolanma” denilen bu tür davra­n­ı­şla­rla Allah’ın koyduğu yasağı dol­a­ndı­ğ­ı­nı zanne­d­en bazı kıt akıl ürünü sapkın anla­y­ı­şlar maa­l­e­s­ef gün­ü­m­ü­zde de varlı­kla­r­ı­nı sürdü­rme­kte­d­i­rler.

Meselâ, banka­c­ı­l­ık siste­m­i­n­in varlık seb­e­b­i­n­in faiz olma­s­ı­na rağmen bir takım çevre­l­er “faizsiz banka­c­ı­l­ık” diye bir kavram icat ederek, bu iddia ile kurdu­kla­rı şirke­tle­rden, kendi­l­e­r­i­ne para yat­ı­r­a­nla­ra “kâr payı” adı altında öde­m­e­l­er yapma­kta­d­ı­rlar. Bu kâr payları, iste­y­e­ne üç aylık, iste­y­e­ne altı aylık, iste­y­e­ne de yıllık olarak öde­nme­kte ve ne ente­r­e­s­a­ndır ki, dön­e­mle­re göre yapılan öde­m­e­l­er herkes için hep aynı tutarda olma­kta­d­ır. Yani bu faizsiz banka­l­a­r­ın, topla­d­ı­kla­rı par­a­l­a­rla ortak oldu­kla­rı (?) şirke­tle­r­in hepsi; tahsi­lâtla­r­ı­nı hep aynı dön­e­mle­rde yapma­kta, dol­a­y­ı­s­ı­yla da kârla­r­ı­nı, ilan etti­kle­ri ödeme dön­e­mle­r­i­ne uygun olarak elde etmekte ve hep aynı oranda kâr etme­kte­d­i­rler.

Oysa, bu şirke­tle­r­in hepsi­n­in; kârla­r­ı­nı, bütün gid­e­rle­r­i­ni öngö­r­e­r­ek dağ­ı­t­ı­l­a­b­i­l­ir kazanç olarak hes­a­pla­m­a­l­a­rı mümkün olsa bile, tahsi­lâtla­r­ı­nı bu faizsiz banka­l­a­r­ın ilan etti­kle­ri kâr dağıtım dön­e­mle­r­i­ne uygun bir şekilde yapma­l­a­rı ve kârla­r­ı­nı dağ­ı­t­ı­l­a­b­i­l­ir hâle get­i­rme­l­e­ri mümkün değ­i­ldir. Bu durumda, bu şirke­tle­r­in kâr payı adı altında yaptı­kla­rı öde­m­e­l­e­re “karşı­l­ı­ksız fazla”dan başka bir şey denemez. Bu yargımı doğru­l­a­y­an bir diğer husus da, bu faizsiz banka­l­a­r­ın birçok şirkete ortak oldu­kla­r­ı­nı ilân etme­l­e­r­i­ne rağmen, sanki bir tek şirke­t­in kârını dağ­ı­t­ı­y­o­rmuş gibi, hep aynı oranda kâr payı dağ­ı­tma­l­a­r­ı­d­ır.

“Er-riba”nın bir diğer önemli unsuru spe­k­ü­lâsyo­ndur. Spe­k­ü­lâsyo­nu; “ileride fiyat değ­i­ş­i­kli­ğ­i­ne uğra­y­a­c­ak malla­r­ın aradaki fiyat farkı­ndan yar­a­rla­n­a­r­ak kâr etmek ama­c­ı­yla önceden satın alı­nma­sı” şekli­nde tarif eden Ekonomi Ansi­klo­p­e­d­i­si, spe­k­ü­lâsyo­na sebep olacak fiyat değ­i­ş­i­kli­ği bekle­nti­l­e­r­i­n­in başlı­c­a­l­a­rı ara­s­ı­nda savaş, kıtlık ve enflâsyo­nu saymı­ştır.

Gör­ü­ldü­ğü gibi spe­k­ü­lâsyo­nda kâr bekle­nti­si, herha­ngi bir çal­ı­şma­ya veya hizmete değil, sadece fiyat artı­ş­ı­na day­a­nma­kta­d­ır. Üstelik bu fiyat artı­şla­r­ı­n­ın da, birçok kişinin mahvına yol açacak afetler seb­e­b­i­yle gerçe­kle­şme­si bekle­nme­kte­d­ir. Böyle bir kazancı umarak yap­ı­l­a­c­ak alı­şve­r­i­şten sağla­n­an kârın, Rabbi­m­i­z­in helâl kıldığı alı­şve­r­iş kârı cinsi­nden bir kâr olma­y­a­c­a­ğı orta­d­a­d­ır. Özünde yine spe­k­ü­lâsyon gibi fiyat artı­ş­ı­ndan kâr sağlama anla­y­ı­şı olan ama ondan çok daha çirkin başka bir “er riba” unsuru daha vardır ki bu; “isti­fçi­l­ik” veya “kar­a­b­o­rsa­c­ı­l­ık” denen rez­i­lli­ktir.

Adına ister spe­k­ü­lâsyon densin, ister isti­fçi­l­ik densin, bu davra­n­ı­şla­r­ın “er riba” kapsa­m­ı­na girme­l­e­r­i­n­in sebebi; her iki davra­n­ı­ş­ın da, herha­ngi bir çalışıp didinme karşı­l­ı­ğ­ı­nda olmadan kazanç sağla­m­a­ya yönelik olu­şla­r­ı­d­ır. Zira Rabbi­m­iz, insan için çalışıp did­i­ndi­ğ­i­nden başka­s­ı­nı, “yok” mes­a­b­e­s­i­nde sayma­kta­d­ır. Bu açıdan bak­ı­ldı­ğ­ı­nda, Allah’ın kendi­l­e­r­i­ne bahşe­tti­ği fazla­l­ı­kla­r­ı­nı yabancı ülke­l­e­r­in par­a­l­a­r­ı­na yat­ı­r­a­r­ak, ileride kendi ülke­s­i­n­in parası ale­yhi­ne gel­i­ş­e­c­ek kur farkla­r­ı­ndan kazanç sağla­m­a­yı uma­nla­r­ın veya şirke­tle­re borsa kan­a­l­ı­yla ortak ola­nla­r­ın, vicdan muh­a­s­e­b­e­l­e­r­i­ni tekrar gözden geç­i­rme­l­e­r­i­nde yarar vardır.

Ülke­m­i­zde son zam­a­nla­rda uygu­l­a­m­a­ya konmuş bir diğer “er riba” sağlama işlemi de Vadeli İşle­mler Borsası denilen kuruluş bünye­s­i­nde yap­ı­lma­kta­d­ır. Özetle bu işle­mler gerçek alı­şve­r­i­şle­rle ilgili olmayıp, bir takım nesne­l­e­r­in ileride olu­ş­a­c­ak fiy­a­tla­r­ı­n­ın tahmini üze­r­i­nden oynanan bir çeşit kum­a­rdır ve bu işle­mle­r­in, Rabbi­m­i­z­in helâl kıldığı alı­şve­r­iş ile hiç alâka­l­a­rı yoktur. Ancak, kap­i­t­a­l­i­zm dininin önemli unsu­rla­r­ı­ndan olan borsa­l­ar hakkı­nda bir takım fik­i­rler ileri sür­ü­lme­kte­d­ir. Bu görüş sah­i­ple­r­i­ne önce; “tamamen riskten ibaret olan kumar, bu mantığa göre helâl mi say­ı­l­a­c­ak” sorusu sor­u­lma­lı, sonra da helâl kazancı, “er riba” işle­mle­r­i­nden sağla­n­an kaz­a­nçtan ayıran esas öze­lli­ğ­in risk değil, “bir emek karşı­l­ı­ğı olması” olduğu hat­ı­rla­t­ı­lma­l­ı­d­ır.

Banka­c­ı­l­ık ve İslâm

Banka­l­ar, birikim sah­i­ple­r­i­nden faiz karşı­l­ı­ğ­ı­nda topla­d­ı­kla­rı fonları yine faiz karşı­l­ı­ğ­ı­nda kulla­nma­yı esas iş edinmiş fin­a­nsman kur­u­mla­r­ı­d­ır. Yani faiz, banka­l­a­r­ın yegâne hayat kaynağı, vazge­ç­i­lmez unsu­r­u­d­ur. İslâm’da ise “er riba”, dol­a­y­ı­s­ı­yla da faiz, tartı­şma­s­ız olarak haram kıl­ı­nmı­ştır. Bu duruma göre aslında, sistem çarkla­r­ı­n­ın dönmesi için faizin gerekli olduğu kap­i­t­a­l­i­st düzenin ve faiz temeli üzerine kur­u­lmuş banka­c­ı­l­ık siste­m­i­n­in İslâm’la bağda­şma­sı mümkün değ­i­ldir.

Fakat ne yazık ki halkı­n­ın büyük çoğ­u­nlu­ğ­u­nu Müslü­m­a­nla­r­ın olu­ştu­rdu­ğu ülke­l­e­r­in hemen hepsi­nde kap­i­t­a­l­i­st sistem tercih edilmiş ve o ülke­l­e­rde­ki Müslü­m­a­nlar da, özünde birbi­rle­r­i­ne taban tabana zıt olan İslâm dini ile kap­i­t­a­l­i­zm dinini birli­kte yaşar hâle gelmi­şle­rdir. Faiz kon­u­s­u­nda­ki gayre­tler ise âdeta saldı­r­ı­ya dön­ü­şmü­ştür. Bir tar­a­ftan ulema sıfatlı kişiler faize fıkhî çöz­ü­mler (!) üre­tmi­şler, diğer tar­a­ftan kap­i­t­a­l­i­st zihni­y­et sah­i­ple­ri insa­nla­r­ın akı­lla­r­ı­nı çelmeye uğra­şmı­şla­rdır.

Gerek ulema sıf­a­tlı­l­a­r­ın gerekse kap­i­t­a­l­i­st zihni­y­e­tli­l­e­r­in konuya yakla­ş­ı­mla­rı; faizi, helâl kılınan alı­şve­r­iş kârına benze­t­e­r­ek onunla eşdeğer kılmaya, yani Allah’ın koyduğu yasağı yas­a­klı­ktan çık­a­rma­ya yönelik olup, Allah ve elçisi ile yapılan savaş hükmü­nde­d­ir. Bir başka ifade ile bu şeytan çarpmış kiş­i­l­e­r­in, Allah ve elçisi ile savaşı göze alma­l­a­r­ı­n­ın tek sebebi, kap­i­t­a­l­i­zm dininin vazge­ç­i­lmez unsuru olan faizi Müslü­m­a­nla­ra uygu­l­a­ttı­r­a­b­i­lme­ktir.

Aslında faizli siste­m­in bu uygu­l­a­m­a­sı, benze­tme yer­i­nde­yse, ödünç aldığı yum­u­rta­yı kıran bir­i­s­i­nden, “bu yumurta civciv, tavuk veya horoz ola­c­a­ktı” mantı­ğ­ı­yla civciv, tavuk veya horoz parası alma­ktan başka bir şey değ­i­ldir. Allah’ın koyduğu yasağı, yor­u­mla­r­ı­yla sul­a­ndı­r­ıp Müslü­m­a­nla­ra kısmen de olsa faizi uygu­l­a­ttı­rmak çab­a­s­ı­nda olanlar; “Haram olan faiz, fakire verilen ödünç paradan alınan faizdir. Bankaya para yatırıp da banka­d­an faiz alı­nma­s­ı­nda sakınca olma­m­a­l­ı­d­ır.” tarzı­nda bir fikir daha ortaya atmı­şla­rdır. Tabii ki bu düş­ü­nce­n­in de İslâm açı­s­ı­ndan kabul edi­lme­si mümkün değ­i­ldir. Çünkü Allah, yasağı, öde­y­e­c­ek olanın güçlü olup olma­m­a­sı şartına göre koyma­m­ı­ştır.

Peki çözüm nedir?

Kap­i­t­a­l­i­zm dini, hem ahlâken, hem vicda­n­en İslâm dininin tam tersi­d­ir. Böyle olma­s­ı­na rağmen Müslü­m­an oldu­kla­r­ı­nı iddia eden insa­nla­r­ın, Allah’ın iste­d­i­ği sistem ve kur­u­mla­rı olu­ştu­rmak yerine Kap­i­t­a­l­i­zm dininin ilke­l­e­ri içe­r­i­s­i­nde kendi­l­e­r­i­ne bir yer bulmak için gayret göste­rme­l­e­ri, gerçe­kten uta­n­ı­l­a­c­ak bir davra­n­ı­ştır. Müslü­m­a­nla­ra yakışan davra­n­ış ise; Allah’ın öne­rdi­ği hayat tarzına uygun olan bir eko­n­o­m­ik sistem kurmak, ama daha önce “Allah ve Elçi­s­i­n­in düşmanı” kon­u­m­u­ndan çıkmak için “er riba”dan hemen uza­kla­şma­ktır.

Rabbi­m­iz, kurtu­l­uş için gerekli sistem ve kur­u­mla­r­ın nasıl olu­ştu­r­u­l­a­c­a­ğ­ı­na dair yolları Kur’an’da açıkça göste­rmi­ştir. Maide; 12: Allah, İsrai­l­o­ğ­u­lla­r­ı­ndan söz almıştı… Salâtı ikame eder, zekâtı verir, peyga­mbe­rle­r­i­me iman eder, onları deste­kler ve Allah’a güzelce ödünç ver­i­rse­n­iz ant olsun ki sizin gün­a­hla­r­ı­n­ı­zı örte­c­e­ğ­im ve sizi altı­ndan ırma­klar akan cenne­tle­re girdi­r­e­c­e­ğ­im.

Teğabün; 17, 18: Eğer Allah’a güzel bir ödünç ver­i­rse­n­iz, O, onu sizin için kat kat artırır ve sizi bağ­ı­şlar.

Bakara; 219: Yine sana neyi infak ede­c­e­kle­r­i­ni sor­u­y­o­rlar. De ki: “İhti­y­a­çtan fazla­s­ı­nı infak edin.”

Tövbe; 34, 35: Ey iman etmiş kişiler! Kes­i­nli­kle, hah­a­mla­rdan, rah­i­ple­rden birçoğu insa­nla­r­ın malla­r­ı­nı haksız yere yerler ve Allah yol­u­ndan saptı­r­ı­rlar. Ve kes­i­nli­kle altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harca­m­a­y­a­nlar; hemen onlara acıklı bir azabı müjdele!

Bakara; 45, 46: Bir de sabırla, salâtla (eği­t­i­mle, öğre­t­i­mle, sosyal destek kur­u­mla­r­ı­yla) yardım isteyin.

Ankebut; 45: Sen, sana kit­a­ptan vahye­d­i­l­e­ni oku/izle ve salâtı (eğitimi, öğre­t­i­mi, sosyal destek kur­u­mla­r­ı­nı) ikame et (oluştur, ayakta tut). Muh­a­kkak ki salât, fahşa­d­an ve köt­ü­l­ü­kten alı­k­o­y­ar.

Yuk­a­r­ı­d­a­ki ayetler, “er riba”dan uza­kla­şma­n­ın yolla­r­ı­ndan olan zekâtı, sad­a­k­a­yı, salâtı ve salâtın ika­m­e­s­i­ni emreden yüzle­rce ayetin bir kısmı­d­ır. Bu ayetler ile Rabbi­m­iz; müm­i­nle­r­in teşki­lâtla­n­a­r­ak birlik ve ber­a­b­e­rli­kler olu­ştu­rma­l­a­r­ı­nı, ihtiyaç fazlası bir­i­k­i­mle­r­i­ni Allah için infakta bul­u­nma­l­a­r­ı­nı emre­tme­kte, bunları yerine get­i­rme­y­e­nle­r­in ise hüsrana ata­c­a­kla­r­ı­nı, dünyada ceh­e­nnem hayatı yaş­a­y­a­c­a­kla­r­ı­nı, kenz yap­a­nla­r­ın (par­a­l­a­r­ı­nı bir­i­kti­r­e­r­ek ted­a­v­ü­le çık­a­rma­y­a­nla­r­ın) cez­a­l­a­ndı­r­ı­l­a­c­a­kla­r­ı­nı açık bir dille haber verme­kte­d­ir.

Meselâ Müslü­m­a­nlar bu ayetler ışı­ğ­ı­nda, Allah’ın kendi­l­e­r­i­ne bahşe­tti­ği fazla­l­a­r­ı­nı, spe­k­ü­lâtif yat­ı­r­ı­mla­ra veya faize yat­ı­rmak yerine birle­şti­r­e­b­i­l­i­rler. Daha sonra ise, bu orta­klı­kla­rdan sağla­n­an kaz­a­nçla­rla, infak amaçlı sosyal yardım ve destek kur­u­mla­rı kur­a­b­i­l­i­rler ve bu kur­u­l­u­şlar vas­ı­t­a­s­ı­yla ihti­y­a­cı olan Müslü­m­a­nla­ra karz-ı hasen; faizsiz ödünç ver­e­b­i­l­i­rler. Tabii ki, bu yardı­mla­şma sandı­kla­r­ı­ndan yapılan ödünç verme işle­mle­r­i­nde, eğer ödünç alan borcunu gerçe­kten öde­y­e­m­i­y­o­rsa, Allah’ın tavsi­y­e­si gereği borcun sil­i­n­e­b­i­lme­si, hatta ger­e­k­i­y­o­rsa daha da takvi­y­e­n­in yap­ı­l­a­b­i­lme­si mümkün olma­l­ı­d­ır.

Böyle bir siste­mde ne faize, ne borsaya, ne de “er riba”nın başka bir unsu­r­u­na gerek vardır, daha doğru bir ifade ile “er riba”nın hiçbir türüne yer yoktur. Çünkü bu tarz bir eko­n­o­m­ik düzenin yür­ü­m­e­si için kamu oto­r­i­t­e­si, yani devlet; halkın eli­nde­ki fazla­l­a­rı toplama, topla­n­an fazla­l­a­rı yat­ı­r­ı­mla­rda kulla­n­a­c­ak orta­klı­kla­r­ın isti­f­a­d­e­s­i­ne sunma gibi işleri faizsiz olarak gerçe­kle­şti­r­en kur­u­mlar tesis etmek dur­u­m­u­nda­d­ır. Bu kur­u­mlar sadece kap­i­t­a­l­i­st siste­m­in banka­l­a­r­ı­n­ın yaptığı işleri yerine get­i­rme­kle kalma­y­a­c­ak, havale işle­mle­r­i­ni de masrafı yoksa ücre­tsiz yerine get­i­r­e­c­e­ktir.

Kap­i­t­a­l­i­zm dinini ben­i­mse­y­ip, bu dinin haksız kaz­a­nçla­r­ı­yla besle­nme­ye alışmış zihni­y­et tar­a­f­ı­ndan böyle bir siste­m­in yür­ü­t­ü­l­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ne yap­ı­l­a­c­ak ilk itiraz muhte­m­e­l­en, bu siste­mde enflâsyo­n­un hiç hesaba kat­ı­lma­m­ış olduğu yönünde ola­c­a­ktır. Çünkü bu zihni­y­e­te göre faiz, enflâsyo­n­un olumsuz etki­l­e­r­i­ni denge­l­e­y­en bir araçtır. Tar­i­f­i­nden de anla­ş­ı­l­a­c­a­ğı gibi enflâsyon kes­i­nli­kle eko­n­o­m­ik siste­mle alâka­l­ı­d­ır ve bir “arzu edi­lme­y­en artış” mah­i­y­e­t­i­nde­d­ir. Yani enflâsyon, eko­n­o­m­ik düz­e­nde­ki çarpı­klı­kla­r­ın iste­nme­y­en bir ürü­n­ü­d­ür. Bu da dem­e­ktir ki, eko­n­o­m­ik düzende bazı çarpı­klı­klar mevcut değilse, enflâsyon diye bir şeyden bahse­d­i­l­e­m­ez.

Meselâ, eğer bir eko­n­o­m­i­de faiz uygu­l­a­m­a­sı yoksa, enflâsyo­n­un en önemli seb­e­ple­r­i­nden biri olan “yüksek faiz haddi” kendi­l­i­ğ­i­nden ortadan kalkmış olur. Ya da bir ülkenin insa­nla­rı, elle­r­i­nde­ki fazla­l­ar ile spe­k­ü­lâtif amaçlı alımlar yapmak yerine, devle­tçe pla­nla­nmış yat­ı­r­ı­mla­ra yön­e­l­i­rle­rse, kimse­n­in talep artı­ş­ı­na bağlı bir enflâsyo­ndan korkma­s­ı­na gerek yoktur. Kıs­a­c­a­sı, eğer bir ülke halkı, Allah’ın emi­rle­r­i­ne sam­i­m­i­y­e­tle uyar ve bu emi­rle­r­in hâkim olduğu bir eko­n­o­m­ik düzen kurarsa, o ülkede enflâsyon gibi bah­a­n­e­l­er ileri sür­ü­l­e­r­ek “er riba” doğuran işle­mler yap­ı­lma­sı söz konusu olma­y­a­c­ak, böylece Allah ve elçisi ile savaş hâline girme riski herkes için ortadan kalka­c­a­ktır.

Bu konuda üze­r­i­nde dur­u­lma­s­ı­nda yarar olan bir husus da, enflâsyon seb­e­b­i­yle zarara uğra­n­ı­l­a­c­a­ğ­ı­ndan korku­l­a­r­ak, şah­ı­slar ara­s­ı­nda­ki ödünç verme işle­mle­r­i­nde yabancı para veya eşya cinsi­nden ölçüler kulla­n­ı­lma­s­ı­d­ır. Bu gibi dur­u­mla­rda mes­e­l­e­ye borçlu açı­s­ı­ndan bak­ı­lma­sı gerekir. Çünkü, zarar etme­kten korkan borç veren belki kendini bu yolla enflâsyo­ndan kor­u­m­a­kta­d­ır ama bu kor­u­m­a­yı borçlu karşı­l­a­m­a­kta, bu kez enflâsyo­ndan zarar gören borçlu olma­kta­d­ır. Bir başka deyişle, borçlu­d­an daha kuvve­tli olan borç veren, çarpık eko­n­o­m­i­n­in cer­e­m­e­s­i­ni zaten güçsüz olan borçlu­ya öde­tti­rme­kte­d­ir.

Böyle bir davra­n­ı­ş­ın, Rabbi­m­i­z­in “Eğer o (borçlu), darlık içi­nde­yse, kol­a­ylı­ğ­ı­na kadar mühlet! Eğer bil­i­y­o­rsa­n­ız, sadaka olarak verme­n­iz, sizin için daha hay­ı­rlı­d­ır.” şekli­nde ifade ettiği sözle­r­i­ne pek uyma­d­ı­ğı orta­d­a­d­ır. Çünkü Rabbi­m­iz bu ifadesi ile; Müslü­m­a­nla­r­ın, ger­e­k­i­rse karde­şle­ri için zararı göze alma­l­a­rı ger­e­kti­ğ­i­ni bildi­rme­kte­d­ir. Buna göre Müslü­m­a­nla­r­ın, zarara uğrama korku­s­u­yla bu gibi davra­n­ı­şla­rda bul­u­nma­m­a­l­a­rı, hele hele daha kötü bir davra­n­ı­şa yön­e­l­e­r­ek borç verme­kten vazge­çme gibi bir ilke edi­nme­m­e­l­e­ri ger­e­kme­kte­d­ir. Sebebi farke­d­e­nle­re selam olsun!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir