Makaleler, Yazılar

ÇAĞIN MOTTOSU

ÇAĞIN MOTTOSU

ÇAĞIN MOTTOSU

Yazılı Makale

ÇAĞIN MOTTOSU

10 dk okuma

ÇAĞIN MOT­TO­SU

Sağ­lık­lı olarak dün­ya­ya gel­miş bir çocuk dü­şü­ne­lim. Açlık çek­mi­yor ve sa­de­ce has­ta­lan­dı­ğın­da tedavi olmak için değil, daha anne kar­nı­na düş­tü­ğü andan iti­ba­ren dü­zen­li bir sağ­lık hiz­me­ti alı­yor.

Daha üç ay­lık­ken an­ne­si mev­cut yaşam ko­şul­la­rın­dan kay­nak­lı ça­lış­mak zo­run­da ol­du­ğu için ondan ko­pa­rı­lıp an­nean­ne, ba­baan­ne, ba­kı­cı ya da kre­şe ema­net edil­mi­yor. Ya­şı­nın ge­li­şim özel­lik­le­ri­ne uygun ve ka­mu­sal bir hak olarak bir plan da­hi­lin­de ih­ti­yaç­la­rı kar­şı­la­nı­yor.

Okul çağı gel­di­ğin­de ni­te­lik­li ve bi­lim­sel bir eğitim hiz­me­ti­ne “be­del­siz­ce” eri­şi­yor. Sınav yor­gu­nu ol­ma­dı­ğı için, ya­şa­dı­ğı dün­ya­yı ya­şı­na uygun olarak de­rin­le­şen bir şe­kil­de an­la­ma im­kâ­nı­na sahip olarak ha­ya­tı­nın her saf­ha­sı­nı, özel­lik­le de çocuk­lu­ğu­nu doya doya ya­şı­yor.

Yaşı bü­yü­dük­çe in­san­lar ara­sın­da renk, dil, cin­si­yet, mez­hep, sı­nıf gibi ayı­rım­la­rın ‘pom­pa­lan­ma­dı­ğı’ bir ül­ke­de nefes alıp ver­di­ği­ni öğ­re­ni­yor.

Eğitim ha­ya­tı­nın so­nun­da; edin­di­ği mes­le­ği veya ye­te­nek­le­ri­ni, ya­şıt­la­rı­nın önü­ne ge­çip iş sahibi olmak için değil, öğ­re­ti­len de­ğer­le­rin ışı­ğın­da ye­şer­di­ği ve bu de­ğer­le­rin göğ­sün­den süt eme­rek ru­hu­nu bes­le­di­ği için top­lu­mun ih­ti­yaç­la­rı için kul­la­nı­yor.

Ça­lış­ma­nın, üret­me­nin, işe ya­ra­ma­nın ‘be­den­sel bir engeli ol­ma­dı­ğı sürece’ her insan için hem hak hem de yü­küm­lü­lük olarak gö­rül­dü­ğü bir top­lum­da ya­şı­yor. Kendi türü dı­şın­da­ki can­lı­la­rın do­ğa­nın bir par­ça­sı olduğu ve onların da yaşam hak­la­rı­na say­gı­lı olması ge­rek­ti­ği­nin far­kın­da.

Değer görmek, değer vermek, kendi türü içinde eşit olmak, payla­şmak, da­ya­nış­mak gibi ‘insanı insan yapan’ vaz­ge­çil­mez değer­le­ri yal­nız­ca ha­yal­le­rin­de gör­mü­yor.

Top­lu­mu ayakta tutan en önemli unsur olan ada­let kav­ra­mı­nı, sa­de­ce kitap­lar­dan veya uy­gu­lan(a)mayan hukuk me­tin­le­rin­den oku­mu­yor. Bun­la­rın biz­zat için­de ya­şı­yor.

Hal böyle olunca insan iliş­ki­le­ri de doğal olarak baş­ka­la­şı­yor.

Ne maddi olarak kendi­s­i­ne muhtaç gördüğü “ça­re­si­ze” dik­le­ne­bi­li­yor; ne de yap­tı­ğı­nın ce­za­sız ka­la­ca­ğı gü­ve­niyle ha­re­ket ede­bi­li­yor. Çünkü içine kod­la­nan vicdan çipi, yüreği için bir pusula iş­le­vi gö­rü­yor.

Bu pus­u­l­a­n­ın reh­ber­li­ğin­de; bir nes­ney­le, bir in­san­la veya başka türdeki bir can­lıy­la, sa­hip­lik üze­rin­den ilişki kur­mu­yor. Zira içinde ya­şa­dı­ğı ko­şul­lar buna gerek ya da fırsat bı­rak­mı­yor.

Yaş­a­d­ı­ğı ül­ke­de temel ih­ti­yaç ka­lem­le­rin­den tu­tun da kül­tür ve sa­na­ta kadar ni­te­lik­li her türlü hiz­me­te eri­şi­mi asgari se­vi­ye­de de olsa müm­kün. Üs­te­lik bunun için bir met­ro­po­le sı­ğış­mak zo­run­da da kal­mı­yor. Çünkü tüm bu hiz­met­ler aynı ni­te­lik­te ül­ke­nin her ya­nı­na ulaş­mış du­rum­da.

Ulaşım hiz­met­le­rin­de in­san­la­rın leb­le­bi gibi öl­dü­ğü; ihmal, dene­tim­siz­lik ve li­ya­kat­siz­lik­le­rin adına kader den­di­ği; de­re­si­ne, te­pe­si­ne, ha­va­sı­na, suyu­na zehir akan bir coğ­raf­ya çok es­ki­de kal­mış.

Bir avuç söm­ü­r­ü­cü muk­te­di­rin “is­tih­dam sağ­lı­yor” diye kut­san­dı­ğı zaman­lar geçip git­miş. Zira insanın ve doğanın zengi­nli­kle­ri, patron sın­ı­f­ı­n­ın hük­ü­mra­nlı­ğ­ı­ndan çık­a­r­ı­l­ıp planlı ve pro­gra­mlı bir şekilde bütün topluma tahsis edilmiş.

Makul bir mesai sü­re­sin­ce ve insani ko­şul­lar­da hayatta kalmak için değil top­lum için ça­lı­şıp, üre­ti­yor. Ya­şa­dı­ğı çağa olan bor­cu­nun eri­nci­nde biri olarak hedefi, ken­din­den sonraki nesle güzel bir ge­le­cek bı­ra­ka­bil­mek!

Ça­lış­ma dönemi geçip de yaşın iler­le­me­ye baş­la­dı­ğı dönem gel­di­ğin­de ise, her türlü ih­ti­ya­cın yine ka­mu­sal olarak gi­de­ril­di­ği, mali yük olarak gö­rül­me­den ve top­lum­dan dış­lan­ma­dan ya­şa­na­cak uzun “emek­li­lik” yıl­la­rı baş­lı­yor.

Yaşam sü­re­si­nin bi­lim­sel plan­la­ma­lar ışı­ğın­da uzadığı, olur da sal­gın filan ya­şa­nır­sa ilk göz­den çı­ka­rı­lan top­lu­luk olarak gö­rül­me­ye­ce­ğin zaman­lar­dan sonra yaşam dön­gü­sü­nün ta­mam­lan­dı­ğı bahti­y­ar bir ölüm ile de ar­ka­sın­da “hoş bir sada” bı­ra­ka­rak dünya sah­ne­si­ni ka­pa­tı­yor.

Şimdi so­ru­yo­rum:

Bu say­dı­ğım ko­şul­lar­da cen­net ya­şan­ma­ma­sı müm­kün mü?

Ya da böy­le­si bir coğ­raf­ya­da kötü­lü­ğün hüküm sür­me­si ve si­ya­hı­nı günden güne ar­tır­ma­sı­nın imkân ve ih­ti­ma­li var mı?

“Hayır” ded­i­ğ­i­n­i­zi duyar gibiyim!

Ama, özel­lik­le de kay­ı­tsı­zlı­ğ­ın değdiği hemen her şeyi taş yığ­ı­n­ı­na çev­i­rdi­ği ve yaş­a­ntı­n­ın cıl­ı­zla­ş­a­r­ak anlam der­i­nli­ğ­i­ni günden güne yit­i­rdi­ği bu çağda, tüm bu saydı­kla­r­ı­m­ın “ütopik bir kurgu” oldu­ğ­u­nu bil­i­y­o­r­um.

Ancak, ina­ndı­ğ­ı­m­ı­zı iddia etti­ğ­i­m­iz kadim değ­e­rle­r­in ve ilahi öğre­t­i­n­in “darüs-selam” dediği barış ve esenlik yurdu­n­un işaret ettiği dünya, tam da andığım gibi bir dünya ve bu dünya­n­ın inşa edi­lme­si için iman iddia­s­ı­nda­ki her birey bunun için gör­e­vle­ndi­r­i­lmiş, böylesi bir dünya­n­ın inşası için ısrarla bilinç ve farkı­nda­l­ı­ğa davet edi­lmi­ştir.

Bu yüzden de hep söylü­y­o­r­um; iyilik ve güz­e­llik bu dünya­n­ın may­a­s­ı­d­ır!

Bugün, yeryü­z­ü­n­ün hemen her bir kar­e­s­i­n­in mas­u­m­i­y­e­ti, bizim yapıp etti­kle­r­i­m­iz ned­e­n­i­yle kirle­nmi­şse de dünya er ya da geç asli mayası olan iyilik ve güz­e­lli­ğe dönecek; bunu enge­lle­m­e­ye de hiç kimse­n­in gücü yetme­y­e­c­e­ktir.

Evet, kabul etmek ger­e­k­i­y­or!

Köt­ü­l­ü­ğ­ün siyahı karşı­s­ı­nda yür­e­kle­r­i­m­i­z­in dir­e­n­i­ş­i­ne en çok ihtiyaç duydu­ğ­u­m­uz şu günle­rde görüyor ve anlı­y­o­r­uz ki; ihanet ve kötülük Kabil’den beri pusuda bekli­y­or ve insan hay­a­t­ı­n­ın kutsa­llı­ğ­ı­na kast ederek bizim pas­i­fli­ğ­i­m­iz yüz­ü­nden zulmünü icra ederek kar­a­nlı­ğ­ın siy­a­h­ı­nı artı­r­ı­y­or!

Çünkü bugünkü yaşam gailesi ile birli­kte modern çalışma düzeni ve kültür empe­rya­l­i­zmin (tekno­l­o­j­ik erkleri de arka­s­ı­na alarak) kurduğu arzu ve algı impa­r­a­t­o­rlu­ğu say­e­s­i­nde, insan ruhu aslı­ndan adım adım uza­kla­ştı­r­ı­l­a­r­ak ‘en kaba tabirle’ emilip posaya çevri­l­i­y­or.

Yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız çağda nerde­yse tüm dünyayı dizayn eden ve bilgi­n­in gücünü elinde tutan mukte­d­i­rler; bunu baş­a­rdı­kla­rı ve ‘yaşamı yaşam kılan’ asli değ­e­rler çok hızlı bir şekilde asimile edi­ldi­ği için de bugün mutlu­l­u­ğ­un kaynağı veya hayatın anlamı deyince aklı­m­ı­za sadece sahip oldu­ğ­u­m­uz maddi değ­e­rler geliyor. Zihnen köl­e­l­e­şti­ğ­i­m­iz için de sahip oldu­ğ­u­m­u­zu sandı­kla­r­ı­m­ı­zı bir yaşam vererek satın aldı­ğ­ı­m­ı­z­ın ama bu alı­şve­r­i­ş­in ale­yhi­m­i­ze oldu­ğ­u­n­un yazık ki farkına dahi var­a­m­ı­y­o­r­uz.

Çünkü, çağın benli­kle­re dir­e­t­i­l­en mottosu belli;

“Zam­a­n­ı­nı, emeğini, yürek terini hatta ait olduğun kökle­rle besle­ndi­ğ­in ruhunu sat! Bu alı­şve­r­i­ş­in karşı­l­ı­ğ­ı­nda; büyük büyük evlerin, ara­b­a­l­a­r­ın, say­ı­s­ı­nı senin bile unu­t­a­c­a­ğ­ın eşya­l­a­r­ın olsun!”

Bu hırs ned­e­n­i­yle, bugün eskiye oranla ula­ştı­ğ­ı­m­ız maddi refah, bizim için bir mutlu­l­uk par­a­m­e­tre­si olarak gör­ü­n­ü­y­or ama gelin görün ki içi­m­i­zde bir yerle­rde derin bir anlam açlığı ile yaşan(a)mayan bir hayatın eksi­kli­ği hep var.

Çünkü, baş­ı­m­ı­zdan aşağı sürekli imgeler yağan ve kro­n­o­l­o­j­ik zamanın biy­o­l­o­j­ik saa­tle­ri hızla çev­i­rdi­ği bu paslı iklimde, baş döndü­r­ü­cü bir değ­i­ş­i­m­in rüzgârla­rı; bize ait olan, bizi ruh kökle­r­i­m­i­ze bağla­y­an ‘ne varsa’ önüne katıp göt­ü­r­ü­y­or ve yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız bu hız, artık kökle­r­i­m­i­ze tut­u­nma­m­ı­za dahi engel oluyor.

Sohbet ve mak­a­l­e­l­e­r­i­mde ısrarla anı­y­o­r­um;

Daha fazla güç, daha fazla iktidar, daha yüksek mevki­l­er, daha çok para ve mal, daha fazla alkış hırsı içinde bir başka­s­ı­n­ın acısına kan­a­m­a­yı bır­a­ktı­ğ­ı­m­ız ve o acıya bigâne kaldı­ğ­ı­m­ız gün, biz “bizi” yit­i­rdik. Toplu­m­un yazık ki ruh kökle­r­i­nde var olan “öteki” kavra­m­ı­nı kuc­a­kla­m­ak, ötekine rağmen değil öteki ile birli­kte cenneti inşa etme­kten vazge­çti­ğ­i­m­iz gün, bize ait olan değ­e­rle­r­i­m­i­ze “gönül birliği” içinde selâ okuduk.

Besle­ndi­ği kadim değ­e­rle­ri ve kar­a­nlı­ğ­ı­na ışık tutacak eşsiz tar­i­h­i­ne rağmen dünyayı değ­i­şti­r­e­c­ek takati kendi­nde bul­a­m­a­y­an; gücü elinde bul­u­ndu­r­a­nla­r­ın yaptığı salvo­l­a­rı korku içinde izleyip geri çek­i­lme­kten, kendi içine daha da bük­ü­lme­kten öte savunma öğren(e)meyen günümüz insanı, kendine biçtiği değ­e­rler ile hayatın day­a­ttı­ğı gerçe­kler ara­s­ı­nda­ki uçurum açı­ldı­kça da, açılan boşluğa adım adım keder dam­ı­t­ı­y­or artık.

Bu yüzden belki bed­e­nle­r­i­m­iz birbi­r­i­ne değiyor ama çabuk tatmine ayarlı “yeni dünya düzeni” karşı­s­ı­nda kalple­ri ve ruhları “insa­nlık namına” ortak payda­l­a­rda bul­u­ş­a­b­i­l­en insan sayısı, çok ama çok az artık. Bu azlar da yazık ki tarihte olduğu gibi “yalnı­zlı­ğ­ın” yazgı­s­ı­nı yaş­ı­y­o­rlar. Tek baş­ı­n­a­l­ı­ğ­ın makus kad­e­r­i­ni sol­u­d­u­kla­rı için de; kibre karşı tev­a­z­u­yu, sığlığa karşı der­i­nli­ği, benci­lli­ğe karşı diğ­e­rkâmlı­ğı, hasede karşı day­a­n­ı­şma­yı, hıza karşı yav­a­şlı­ğı, yalnı­zlı­ğa karşı yar­e­nli­ği ve som akla karşı gönlü inşa etmekte yet­e­rsiz kalıyor, doğru­l­a­rda kal­a­b­a­l­ı­kla­ş­a­m­ı­y­o­rlar.

Peki, yazının başında andığım bir dünyayı inşa etmek yani cenneti burada kurmak gerçe­kten hayal mi? Biz o tabloyu gerçe­kten bir “hayal” olarak mı görme­l­i­y­iz?

Bence hayır!

Çünkü bu işin çözümü çok zor değil!

Sözünü ettiğim tabloya ulaşmak ve yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız çağa kalbi­m­i­z­in rengini sunmak isti­y­o­rsak; tıpkı bir pergel gibi, bir aya­ğ­ı­m­ız 1500 yıl önceki kadim değ­e­rle­rden güç alacak; öbür aya­ğ­ı­m­ız ise insan kal­a­b­i­lme çabası uğruna son nef­e­s­i­ne kadar yürek teri dökecek.

Bunu yap­a­b­i­ldi­ğ­i­m­iz vakit böylesi bir din­a­m­i­zm, bizim ne 1500 yıl önceki değ­e­rle­rde çakılı kalma­m­ı­zı sağla­y­ıp göğsü­nden süt emdi­ğ­i­m­iz çağa yabancı bır­a­k­a­c­ak (Taliban örne­ğ­i­nde olduğu gibi) ne de bugün İslam iddia­s­ı­nda olma­m­ı­za rağmen yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız çağ bize ve yaş­a­mla­r­ı­m­ı­za şekil verecek.

Çünkü, bir aya­ğ­ı­m­ı­zı sabit tuttu­ğ­u­m­uz ve insa­nlı­ğ­ın insan kalma müc­a­d­e­l­e­s­i­nde kadim bir din­a­m­i­zmi fıs­ı­lda­y­an o değ­e­rler, yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız çağa o insani değ­e­rle­ri aşı­l­a­m­a­m­ı­za ön ayak olacak ve kuş­a­ndı­ğ­ı­m­ız değ­e­rler hal dili ile etra­f­ı­m­ız kar­a­nlı­ksa bir güneş gibi ısı­t­a­c­ak, soğuksa aynı şekilde bu misyonu yükle­n­e­r­ek ısı­t­a­c­a­ktır.

Yani çözüm açık!

Kalben geçmi­şten besle­nmek, içi­nde­ki kar­a­nlı­kla­rı bu sayede aydı­nlı­kla­ra boğmak ve insan kalma müc­a­d­e­l­e­s­i­nde ilk insa­ndan son insana var olması gereken değ­e­rle­ri sol­u­kla­m­ak; zihnen ise kalbi­nden aldığın o besini yaş­a­m­ı­na ve çağa yaymak!

Bu sayede de “eşref” olma ve Müslü­m­a­nlık sıf­a­t­ı­yla verilen şerefi kaz­a­nmak uğruna darüs-selam olarak işaret edilen dünya cenne­t­i­ni, üyesi olduğun ail­e­nden başla­m­ak üzere adım adım toplu­mda yar­a­t­a­b­i­lmek!

Bizim tak­ı­ldı­ğ­ı­m­ız, sınıfta kaldı­ğ­ı­m­ız ve baş­a­r­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız yer, tam da burası işte!

Zira kalbi­m­iz geçmi­şten besle­nmi­y­or, çünkü ilk emir “oku” olma­s­ı­na rağmen oku­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız için bilmi­y­o­r­uz. Öğre­nmek gibi bir yürek ağrımız da yok! Çünkü duydu­kla­r­ı­m­ı­z­ın bilgisi bizi tatmin ediyor.

Kalbi besle­nme sağlı­klı olma­d­ı­ğı için; dil söylese de kelime, davra­n­ı­şla ruh kaz­a­nmı­y­or ve dol­a­y­ı­s­ı­yla zihin de değ­i­şme­d­i­ği için çağa şekil vermek yerine çağın şeklini alı­y­o­r­uz!

Lafın özü, sözünü ettiğim dünya­n­ın inşa ve ihyası için; dini duy­a­rlı­l­ı­ğ­ı­nı dünyevi ikbali için vasıta kılma­y­an, ancak dinsel termi­n­o­l­o­j­i­n­in işaret ettiği ahlâki zekâyı besle­y­e­r­ek dünya­s­ı­nı anla­mla­ndı­r­an “farkı­nda” kiş­i­l­e­re ihti­y­a­c­ı­m­ız var!

Bugün farkı­nda­l­ı­ğ­ı­m­ı­zı yit­i­rsek ve tar­i­hsel belle­ğ­i­m­iz bizim için hamasi duygu­l­a­rdan öteye geçmese de bu topra­kla­rı yüzyı­llar boyunca may­a­l­a­y­ıp diri tutan şey ahlaki sor­u­mlu­l­uk, bilinç ve duy­a­rlı­l­ı­ktır. Zira o tar­i­hsel belle­ğ­in bize bir miras olarak sunduğu kadim değ­e­rle­rde “bir­e­yden topluma” bir reh­a­b­i­l­i­t­a­syon söz kon­u­s­u­d­ur ve din denen kavram, sadece bir dünya tas­a­vvu­ru değil, aynı zamanda kişinin kendi iç dünya­s­ı­na çeki düzen vermesi için vardır!

Farkı­nda­l­ık dil­e­kle­r­i­mle!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir