Makaleler, Yazılar

KÖKSÜZ AĞAÇ MEYVE VERMEZ

KÖKSÜZ AĞAÇ MEYVE VERMEZ

KÖKSÜZ AĞAÇ MEYVE VERMEZ

Yazılı Makale

KÖKSÜZ AĞAÇ MEYVE VERMEZ

10 dk okuma

Ulu bir kavak ağa­c­ı­n­ın yanında bir kabak filizi boy göste­rmiş. Bahar ile­rle­d­i­kçe bitki kavak ağacına sar­ı­l­a­r­ak yükse­lme­ye başla­m­ış. Yağmu­rla­r­ın ve güneşin etki­s­i­yle müthiş bir hızla büyümüş ve ner­e­d­e­yse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün day­a­n­a­m­a­y­ıp sormuş kavağa: “Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?” “On yılda” demiş kavak. “On yılda mı?” diye gülmüş ve çiç­e­kle­r­i­ni salla­m­ış kabak. “Ben ner­e­d­e­yse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!”

“Doğru” demiş kavak ola­c­a­kla­rı tahmin ede­b­i­lme­n­in bilgi­çli­ğ­i­yle. Günler günleri kov­a­l­a­m­ış ve sonba­h­a­r­ın ilk rüzgârla­rı başla­d­ı­ğ­ı­nda kabak üşümeye, sonra yapra­kla­r­ı­nı düş­ü­rme­ye başla­m­ış. Sormuş endi­ş­e­yle kavağa: “Neler oluyor bana ağaç?” “Ölü­y­o­rsun” demiş kavak. “Niçin?” “Benim on yılda geldi­ğ­im yere, iki ayda gelmeye çal­ı­ştı­ğ­ın için.”

Bu nükteyi oku­d­u­ğ­um her vakit aklıma “bugünkü halimiz” ile birli­kte zamanla “haddi­m­i­zi aslında ne kadar aşmış oldu­ğ­u­m­uz” gelir. Zira hep ısrarla andığım gibi haddi­m­i­zi epeyce aştık biz. Aya­rtı­cı ara­çla­ra ve bütün değ­e­rle­r­i­m­i­zi çözücü, ruh­u­m­u­zu çölle­şti­r­i­ci “dünya” ya yen­i­ldik. İnsanı insan yapan itici güç kendini bilme­kti oysa. Büyük cihat da buydu. Kişinin dünyaya çeki düzen verme­d­en önce kendine bakması, aksi takdi­rde dünyaya hiçbir şey ver­e­m­e­y­e­c­e­ğ­i­n­in şuuruna erme­s­i­ydi.

Günümüz dünyası bitmek tük­e­nmek bilme­y­en bir değ­i­ş­i­m­in kul­a­kla­rı ve kalple­ri sağır eden uğu­ltu­su ile dolu. Siyaset, ekonomi, sosyal medya ve tekno­l­o­ji kalple­r­i­m­i­ze hücum eden birer düşman gibi kıy­a­s­ı­ya yar­ı­ş­ı­y­o­rlar. Onlar bu yar­ı­şla­r­ı­nda baş­a­r­ı­lı oldukça bizler ‘tük­e­tme­ye’ teşvik edi­l­i­y­o­r­uz. “Çoklu­kla övünmek sizi kab­i­rle­re var­ı­nca­ya kadar oyaladı” aye­t­i­n­in daha önce hiçbir döneme bu kadar uygun düşme­d­i­ği zannına kap­ı­lma­m­ak mümkün değil.

Böylesi bir ortamda insanın içine yerle­şti­r­i­l­en tevhid çipi de pasla­n­ı­y­or ve din denen kavram bir eğlence formu­nda met­a­l­a­şmış bir olgu olarak çıkıyor karşı­m­ı­za. Benli­ğ­i­m­i­zi müşte­r­i­l­ik rut­i­n­i­ne kaptı­rma­d­an evvel manevi lid­e­rler olarak takip etti­ğ­i­m­iz ulema, bir bak­ı­y­o­rsu­n­uz şan şöhret ve servet sahibi ‘ulu’ kiş­i­l­e­re dön­ü­şmüş. İslam’ın evre­nsel imajı, bir ‘akıl tut­u­lma­sı’ ile zed­e­l­e­n­ip zarar görüyor.

İddia edi­y­o­r­um ki; bu postmo­d­e­rn, nih­i­l­i­st kültü­r­ün önünde sadece Müslü­m­a­nlar dur­a­b­i­l­ir. Sad­e­l­i­kle derûnîli­ği aynı anda mezce­d­en Yunus’un gön­ü­lle­ri fethe­d­en dili ve irfanî dünyası bu kültüre “dur!” diy­e­b­i­l­ir sadece. Kaynak bizde, hazine bizde; ama sanki biz bizde değiliz… Köklere indi­ğ­i­n­iz ölçüde, göklere yükse­l­e­b­i­l­i­rsi­n­iz. Kökle­r­i­ni kurutan bir toplu­m­un, gel­e­c­e­ği kurması olma­y­a­c­ak duaya âmin demesi gibi bir şeydir.

Bu coğra­fya­n­ın en önemli mes­e­l­e­si kültür mes­e­l­e­s­i­d­ir. Zira kültür cephe­s­i­nde savaşı kaz­a­n­a­m­a­y­an toplu­mlar, genç kuş­a­kla­r­ı­nı kaybe­tme­ye mahkûmdur. Her zaman söyle­d­i­ğ­im gibi: Gençle­r­i­ni ihmal edenler, gel­e­c­e­kle­r­i­ni imha ederler. Gençli­ğ­in ruhunu “işle­nme­y­en bir tarla gibi” bır­a­k­ı­rsa­n­ız orada sadece ısı­rga­nlar ve dik­e­nler oluşur!

Müslü­m­an’ın hayat hâline gelmesi, onu bir “güven adası” yapar. İman eden kişi yani mümin, yeryü­z­ü­nde emaneti yerine get­i­rme­kle, emni­y­e­ti teminat altına almakla, emîn olmakla mük­e­lle­ftir. Dün, bunu büyük ölçüde yalnı­zca Müslü­m­a­nlar baş­a­rdı­l­ar; başka­l­a­r­ı­na hem hayat hakkı tan­ı­d­ı­l­ar hem başka­l­a­r­ı­ndan yar­a­rla­nma­n­ın yolla­r­ı­nı buldu­l­ar. Bugün de baş­a­rma­kla mük­e­lle­f­iz.

Peki ne yapma­l­ı­y­ız? Bina ne kadar yüksek ola­c­a­ksa zemin de o kadar derin olma­l­ı­d­ır. Teo­l­o­j­ik olarak aynı şey ima­n­ı­m­ız için de geçerli. İnanç sahibi oldu­ğ­u­m­uz hus­u­sla­r­ın çok der­i­nle­re nüfuz etmesi ger­e­k­i­y­or. Zemin derin olma­y­ı­nca, İslâm gibi hayatın her alanına yay­ı­lma­sı gereken dini merkeze ala­m­ı­y­or, belirli zaman dil­i­mle­r­i­ne hapse­d­i­y­o­r­uz.

Gerçe­kten hesap gününe iman eden hangi kalp, aldığı her nefesin hes­a­b­ı­nı ver­e­c­e­ğ­i­ni bildiği halde bu kadar can kırığı ortaya çıkar mıydı? Bize doğru soruyu sor­a­b­i­l­e­l­im diye verilen ömrü, yanlış sor­u­l­a­ra cevap ara­m­a­kla tü­ke­ti­yo­ruz. Ben “kimim” deyip, “kulum” diye cevap verdi­kten sonra kullu­ğ­un hakkını ver­e­m­e­d­i­ysek “doğru cevabı verdim” diy­e­b­i­lmek mümkün mü?

Rabbin yeryüzü hal­i­f­e­l­e­r­i­nden olmak iste­y­e­nler, bu müjdeyi doğ­u­ştan gelen bir hak değil gerçe­kle­şti­r­i­lme­si gereken bir ödev olarak görme­l­i­d­i­rler. Kendi­m­i­zden başla­m­a­lı ve içi­m­i­zde­ki kiri, pası, kini, nefreti tem­i­zle­m­e­l­i­y­iz. Unu­tma­y­a­l­ım ki; gönlü, sah­i­b­i­ne mekân eyle­y­e­b­i­ldi­ğ­i­m­iz kadar insanız. Gönül ülke­s­i­ni biricik ikti­d­a­r­ı­na teslim ede­b­i­ldi­ğ­i­m­iz kadar varlı­ğ­ı­m­ı­z­ın bir anlamı var.

Madem herkesi düz­e­ltmek bu kadar zor, kendini doğrult ki dünya bir eğriden kurtu­lsun. Ve dua et. Olma­y­a­c­ak bir işin umu­tsu­zlu­ğ­u­yla elle­r­i­ni açan bir adam gibi değil, elle­r­i­ni açmazsa hiçbir şey olma­y­a­c­ak bir adamın umu­d­u­yla, dua et.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir