Blog

MAHCUBİYETİN KIYISINDAKİ İNSAN

2026-03-24

MAHCUBİYETİN KIYISINDAKİ İNSAN

Sanırım Afyo­nka­r­a­h­i­s­ar İli idi.

İlde bul­u­ndu­ğ­u­m­uz sırada yaygın bir sivil toplum kur­u­l­u­ş­u­n­un daveti üzerine günlük konfe­r­a­ns mes­ai­m­i­ze ekleme yaparak akşam bir kız yurdu­m­u­zu ziyaret ettik. Sohbe­t­i­m­iz doğal olarak insan ağı­rlı­klı idi.

Genç bir kızımız “hocam” dedi. “Çok güzel kon­u­ştu­n­uz ve söyle­mle­r­i­n­iz olması gereken şeyler. Lakin ben bir şey payla­şmak isti­y­o­r­um”

Ramazan ayı başla­m­ak üzere idi. Tüm yurtta­ki kızlar, kendi ara­m­ı­zda (yeni aldı­ğ­ı­m­ız bursla­rdan da fayda­l­a­n­a­r­ak) karınca kar­a­r­ı­nca para topla­y­ıp daha önceden tespit etti­ğ­i­m­iz elliye yakın aileye destek olmaya karar verdik. Gaye samimi olunca esnaf da sağ olsun epeyce destek oldu.

Kaldı­ğ­ı­m­ız yurdun servisi ile orucun ilk günü haz­ı­rla­d­ı­ğ­ı­m­ız yardım pak­e­tle­r­i­ni bir gec­e­k­o­ndu mah­a­lle­s­i­nde dağ­ı­t­ı­ma başla­d­ık ve her ekip gittiği evlere bir telefon num­a­r­a­sı bırakıp Ramazan boyunca erzak yardı­m­ı­nı devam etti­r­e­c­e­ğ­i­m­i­zi ayrıca bel­i­rtti. Gayemiz bir ihti­y­a­çla­rı hasıl olunca bize ula­şma­l­a­rı idi.

İftara bir saat kadar kala işimiz bitti ve top­a­rla­n­ıp yurda dönmeye başla­d­ık. Dönüş yolunda tel­e­f­o­n­um çaldı. Açtı­ğ­ı­mda yaşlı bir amca mahcup bir ses tonuyla kendi­s­i­ni ifade etmeye çalıştı;

“Kızım, bır­a­ktı­ğ­ı­n­ız erzak pak­e­tle­r­i­nde­ki sabunla hanım çoc­u­kla­r­ın başını yıkadı ama sabun köp­ü­rtmü­y­o­rmuş. Esnafa boş yere para öde­m­e­y­in, sizi kandı­rma­s­ı­nlar. Eme­ğ­i­n­iz büyük” deyince baş­ı­mdan aşağı kaynar su boş­a­lmış gibi oldum.

Zira o yardım kol­i­l­e­r­i­n­in haz­ı­rla­nma­s­ı­nda ben bizzat görev almı­ştım ve hiçbi­r­i­nde tem­i­zlik maddesi yoktu. Biz ikinci dağ­ı­t­ı­mda tem­i­zlik maddesi düş­ü­nmü­ştük. Yine de arka­d­a­şla­r­ı­mı ara­y­a­r­ak emin olmaya çal­ı­ştım, hani olur da bizim bilgi­m­iz dışında bir esnaf abimiz katkı sunmu­ştur diye ama, hayır tem­i­zlik malze­m­e­si yoktu.

İftara çok az vakit var, geri dönsek yet­i­şmek mümkün değil. Dönme­s­ek o lokma­l­ar boğ­a­z­ı­mda düğ­ü­mle­n­e­c­ek. Servis şoförü Yusuf Abi’yi ikna ettim ve yaşlı amcanın evine geri döndük.

O esnada kızımız gözya­şla­r­ı­nı tut­a­m­a­m­ı­ştı.

“O yaşlı amcanın sabun dediği şey neydi biliyor musunuz hocam?”

Ben meraklı gözle­rle cevabı bekle­rken ağla­y­a­r­ak cevap verdi;

“Kaşar peyniri idi hocam, kahre­tsin ki boğ­a­zla­r­ı­m­ı­za diz­i­lsin ki, o yaşlı amca ve ailesi o zamana kadar kaşar peyniri nedir görme­m­i­şti!”

O dar yurdun loş sal­o­n­u­nda, nef­e­sle­r­in tut­u­ldu­ğu o akşam vakti­nde anla­t­ı­l­an bu hadise, yalnı­zca iyi niyetli bir yardım faa­l­i­y­e­t­i­n­in bekle­nme­d­ik şekilde iç acıtıcı bir ayrı­ntı­ya çarpıp dağ­ı­lma­s­ı­ndan ibaret kalmadı.

Benim için, uzun zam­a­ndır insanı, merha­m­e­ti, toplumu, yoksu­llu­ğu, ahlâkı, payla­şma­n­ın o ağır veballi doğ­a­s­ı­nı ve vicdanı çok farklı zem­i­nle­rde düş­ü­n­ü­rken zihni­mde inşa ettiğim pek çok hükmü kök­ü­nden sarsıp yer­i­nden oynatan; insanın başkası hakkı­nda uzaktan bildi­ğ­i­ni sandığı o sığ kab­u­lle­rle, bir başka­s­ı­n­ın çatla­m­ış duv­a­rlar ardında gerçe­kten yaş­a­d­ı­ğı sağır edici hak­i­k­a­tler ara­s­ı­nda­ki mes­a­f­e­n­in ne kadar büyük, ne kadar sarsıcı ve ne kadar uta­ndı­r­ı­cı ola­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ni çıplak bir kış ayazı gibi yüzüme çarpan ağır bir iç muh­a­s­e­be ves­i­l­e­s­i­ne dönüştü.

Çünkü insan bazen, altını çizerek okuduğu koca bir kitap dolusu süslü cümle­yle, kürsü­l­e­rden yankı­l­a­n­an teo­r­i­l­e­rle kavra­y­a­m­a­d­ı­ğı o yalın hak­i­k­a­ti; bir yaşlı adamın mahcup ses­i­nde­ki o ince titre­ş­i­mde, gence­c­ik bir öğre­nci­n­in boğ­a­z­ı­na düğ­ü­mle­n­en sıcacık bir gözyaşı damla­s­ı­nda ve en sıradan görünen bir eşyanın o kahre­d­i­ci yanlış tan­ı­n­ı­ş­ı­nda öyle dilsiz, öyle çıplak ve öyle ezici bir berra­klı­kla görür ki; o güne kadar kendi­s­i­ne yet­e­r­i­nce derin, sarsı­lmaz ve kâmil görünen bütün düş­ü­nce­l­er, bir anda suyun yüz­e­y­i­nde kalmış birer tortuya, eksik bır­a­k­ı­lmış hec­e­l­e­re ve yaş­a­nmış hak­i­k­a­t­in o toprak gibi ağır yükünü taş­ı­m­a­ktan fersah fersah uzak düşmüş aciz kurgu­l­a­ra dön­ü­ş­ü­v­e­r­ir.

Çünkü yoksu­lluk den­i­ldi­ğ­i­nde, ne yazık ki modern zih­i­nle­r­i­m­iz çok defa doğru­d­an doğruya cüzda­nda­ki bir eksi­kli­ğe, akşam kurulan sofra­d­a­ki porsi­y­o­nla­r­ın aza­lma­s­ı­na, evin mutfa­ğ­ı­nda yankı­l­a­n­an o soğuk ve çınla­y­an boşluğa, çoc­u­kla­r­ın sırtına ili­şti­r­i­lmiş zamana yenik düşmüş kıy­a­f­e­tle­r­in yırtı­ğ­ı­na, omu­zla­rı çök­e­rten kira yüküne, kapıya dayanan fat­u­r­a­l­a­r­ın ağı­rlı­ğ­ı­na ve günde­l­ik hayatın yalnı­zca elle tutulan, gözle sayılan o somut ve maddi tar­a­f­ı­na yön­e­l­i­y­or olsa da; insanın asıl içini yakan, uyku­l­a­r­ı­nı bölen ve vicda­n­ı­nı onulmaz bir şekilde yar­a­l­a­y­an esas yoksu­lluk biçimi, çoğu zaman yalnı­zca avu­çla­r­ı­n­ın içi­nde­ki imkânla­r­ın azlı­ğ­ı­yla ölçü­l­e­m­ez.

Asıl yoksu­lluk; insanın dünya­yla kurduğu tan­ı­ş­ı­klı­ğ­ın, eşyayla kurduğu ünsi­y­e­t­in ne ölçüde bud­a­ndı­ğ­ı­yla, günde­l­ik hayatın en sıradan, en kan­ı­ksa­nmış nim­e­tle­r­i­ne ne kadar uzak bir gurbe­tte bır­a­k­ı­ldı­ğ­ı­yla, başka­l­a­rı için son derece olağan ve sıradan olan şeyle­r­in, onun kendi dar­a­ltı­lmış çembe­r­i­nde nasıl olup da ner­e­d­e­yse isimsiz, karşı­l­ı­ksız, tecrü­b­e­s­iz ve büsbü­t­ün yabancı kaldı­ğ­ı­yla ilgi­l­i­d­ir.

Zira bir nimeti vitri­nde görüp satın ala­m­a­m­ak can yakan bir mahru­m­i­y­e­ttir; fakat o nimetin ne oldu­ğ­u­nu hiç bilme­d­en, ona bir isim dahi koy­a­m­a­d­an, onu hay­a­t­ı­n­ın hiçbir safha­s­ı­nda ne gözüyle ne diliyle tatma­d­an, koca bir ömrü o tecrü­b­e­n­in büsbü­t­ün dışında kalarak yaşamak bamba­şka, çok daha kar­a­nlık, çok daha sessiz ve insan onurunu içe­r­i­d­en çürüten çok daha ürpe­rti­ci bir sürgün halidir.

İnsanı böyle anlarda sarsan ve yutku­nma­s­ı­nı zorla­ştı­r­an asıl şey, yalnı­zca yoksu­llu­ğ­un haneye giren miktarı değil; o koyu yoksu­llu­ğ­un insanın hayat algı­s­ı­nı, eşya bilgi­s­i­ni, kendi­s­i­ne bahşe­d­i­l­en nimetle kurduğu o kadim ili­şki­yi ve hatta sabah gözle­r­i­ni açtığı günde­l­ik dünyayı anla­mla­ndı­rma biç­i­m­i­ni nasıl kökten dön­ü­ştü­r­üp sak­a­tla­d­ı­ğ­ı­nı görme­ktir.

Açlık; midede hisse­d­i­l­en ne kadar ağır, ne kadar uykusuz bırakan ve ne kadar yakıcı bir ateş olursa olsun, nih­a­y­e­t­i­nde insanın doğası gereği doğru­d­an hisse­d­e­b­i­ldi­ği, bed­e­nsel bir eksi­kli­ktir. Oysa bir kalıp kaşar peyni­r­i­ni suyu köp­ü­rte­c­ek bir sabun sanacak kadar hayatın olağan akı­ş­ı­ndan, sokağın ortak dil­i­nden kopuk kalmak; mahru­m­i­y­e­t­in artık yalnı­zca bedene ve mideye değil; doğru­d­an doğruya haf­ı­z­a­ya, yaş­a­nmı­şlı­ğa, kültü­r­el dol­a­ş­ı­ma, insani temas ala­nla­r­ı­na ve insanın dünyayı, eşyayı tanıma idra­k­i­ne kadar sızdı­ğ­ı­nı ve orayı zeh­i­rle­d­i­ğ­i­ni göste­r­ir ki; işte tam da bu durum, yoksu­llu­ğ­un yalnı­zca ikti­s­a­di bir denge­s­i­zlik değil, aynı zamanda var­o­l­u­şsal bir yara hâline geldi­ğ­i­ni, insanın dünya üze­r­i­nde­ki şah­i­tli­ğ­i­ni elinden aldı­ğ­ı­nı göste­r­en en acı­m­a­s­ız, en sarsıcı işa­r­e­tle­rden biridir.

Ben o anda, sırtı­m­ı­zı yasla­d­ı­ğ­ı­m­ız koltu­kla­rda iyilik yapma­n­ın, yardım etmenin çoğu zaman ne kadar kolay tan­ı­mla­ndı­ğ­ı­nı, ne kadar hızlı tük­e­t­i­l­ip birer ista­t­i­sti­ğe dön­ü­ştü­r­ü­ldü­ğ­ü­nü ve ne kadar yüz­e­ysel bir iç rah­a­tla­m­a­s­ı­yla tam­a­mla­nmış say­ı­ldı­ğ­ı­nı yeniden, acı bir tef­e­kkü­rle düş­ü­nmek zorunda kaldım.

Çünkü bizler çoğu zaman kalın karto­nla­rdan bir koli haz­ı­rla­d­ı­ğ­ı­m­ı­zda, o koliyi bir koli bandı­yla sımsıkı kapatıp üzerine bir derne­ğ­in adını yazdı­ğ­ı­m­ı­zda, bir ihtiyaç sah­i­b­i­n­in dökük boyalı kap­ı­s­ı­nı çaldı­ğ­ı­m­ı­zda, bayram sabahı boynu bükük bir çocuğun eline bir kıyafet tut­u­ştu­rdu­ğ­u­m­u­zda yahut bir ailenin soğuk mutfa­ğ­ı­na birkaç hafta­l­ık erzak girme­s­i­ne vesile oldu­ğ­u­m­u­zda, göğsü­m­ü­z­ün altında belli bel­i­rsiz bir ser­i­nle­me, bir rah­a­tla­ma duygusu doğuyor ve bu geçici fer­a­hlı­ğı iyi­l­i­ğ­in kâmil manada tam­a­mla­nmış, menzi­l­i­ne ulaşmış hali san­ı­y­o­r­uz.

Oysa hakikat; çoğu zaman bizim yaptı­ğ­ı­m­ız o kısıtlı şeyin kıyme­t­i­ni inkâr etmeden ve onu küç­ü­ltme­d­en, fakat o kıyme­t­in dar sın­ı­rla­r­ı­nı da sert ve tav­i­zsiz bir biçimde benli­ğ­i­m­i­ze çarpa­r­ak asıl mes­e­l­e­n­in bir kapıya erzak kolisi teslim edip o mah­a­lle­d­en hızla uza­kla­şma­ktan çok daha derin, çok daha zahme­tli ve çok daha uzun soluklu bir omu­zla­ma eylemi oldu­ğ­u­nu göste­r­i­y­or.

Çünkü yardım, sadece ihti­y­a­c­ın görünen ve kanayan kısmına aceleci bir pansu­m­an yap­a­b­i­l­ir; fakat insanın hayatla bağını lime lime eden, onu müşte­r­ek hayatın sıcak dil­i­nden uza­kla­ştı­r­an, başka­l­a­rı için son derece sıradan ve ucuz olanı onun gözünde eri­ş­i­lmez bir uzaylı nesnesi gibi yab­a­ncı­l­a­ştı­r­an o derin mahru­m­i­y­e­ti ortadan kaldı­rmak; çok daha uyanık bir dikkat, sabırlı ve sürekli bir temas, koli bandı­yla değil kalple kurulan köklü bir ahlâkî nöbet ger­e­kti­r­ir.

Benim cephe­mde o yaşlı amcanın tel­e­f­o­nda­ki titrek ve çek­i­ngen sesi, bu yüzden yalnı­zca loj­i­stik bir yanlı­şlı­ğı haber veren sıradan bir ses değildi. O ses, dipsiz yoksu­llu­ğ­un çoğu zaman nasıl bir tev­e­kkü­lle, nasıl ağır bir edeple, nasıl inci­tme­kten korkan bir mahcu­b­i­y­e­tle ve nasıl bir kendini geriye çekiş terbi­y­e­s­i­yle kon­u­ştu­ğ­u­n­un da hüzünlü bir ves­i­k­a­s­ı­ydı.

Çünkü insanı asıl uta­ndı­r­an ve kendi bollu­ğ­u­na küstü­r­en şeyle­rden biri de şudur:

Hayatın sofra­s­ı­ndan en az payı alanlar, gün­e­şten en az nas­i­ple­n­e­nler; çoğu zaman elinde olmayan, eksi­kli­ğ­i­ni çektiği şeyle­rden ötürü sokağa çıkıp en yüksek sesle isyan edenler, feveran edenler değil; tam tersine, kendi koyu mahru­m­i­y­e­tle­r­i­ni bile başka­s­ı­na, devlete, komşuya bir külfet olma­m­a­ya çal­ı­ş­a­r­ak, adeta gizle­n­e­c­ek bir sır gibi sırtı­nda taş­ı­y­a­r­ak anla­t­a­nlar oluyor.

Onlar, bekle­m­e­d­i­kle­ri bir yardım gördü­kle­r­i­nde onu kendi insa­nlı­kla­r­ı­n­ın devre­d­i­lmez bir hakkı gibi değil, sanki gökten inmiş fazla­d­an bir lütuf, bir mucize gibi karşı­l­a­y­a­nlar ve çoğu zaman asıl çar­e­s­i­zlik, asıl mağdu­r­i­y­et büt­ü­n­ü­yle kendi omu­zla­r­ı­nda olduğu hâlde, karşı tarafın niy­e­t­i­ni, emeğini ve cebini koruyan o sarsıcı ince­l­i­ği göste­rme­kte ısrar edenler oluyor.

Yaşlı adamın o çatallı sesiyle kurduğu, “Esnafa boş yere para öde­m­e­y­in kızım, sizi kandı­rma­s­ı­nlar, köp­ü­rmü­y­or bu sabun” cümle­s­i­nde; kendi evinin onulmaz eksi­kli­ğ­i­nden doğan bir serze­n­i­şten, bir isya­ndan çok, başka­s­ı­n­ın, o gence­c­ik kızla­r­ın saf emeğini ziyan etti­rme­me telaşı, onların hakkını koruma düş­ü­nce­si vardı.

İnsan tam da böyle keskin bir ince­l­i­ğ­in, böyle devasa bir asa­l­e­t­in karşı­s­ı­nda durdu­ğ­u­nda, yoksu­llu­ğ­un çoğu zaman o evde­k­i­l­e­ri yalnı­zca maddi olarak yoksu­lla­ştı­rma­d­ı­ğ­ı­nı, bazen insana o kav­u­r­u­cu acının içinden süz­ü­lmüş, çelik gibi sağlam bir zarafet de yükle­d­i­ğ­i­ni; fakat bu davra­n­ı­ş­ın aynı zamanda toplu­m­un geri kal­a­n­ı­nı, o lüks ara­b­a­l­a­r­ı­na binip uza­kla­ş­an bizleri daha da ağır, daha da dilsiz bir utançla baş başa bır­a­ktı­ğ­ı­nı ürpe­r­e­r­ek fark ediyor.

Çünkü toplum ded­i­ğ­i­m­iz yapı, yalnı­zca har­i­t­a­l­a­rda sın­ı­rla­rı çiz­i­lmiş aynı coğra­fya­da tes­a­d­ü­f­en yan yana nefes alan, sab­a­hla­rı aynı trafiğe karışan insa­nla­r­ın şuursuz bir toplamı değ­i­ldir.

Toplum; birbi­r­i­n­in hay­a­t­ı­na, derdine, mutfa­ğ­ı­na belli ölçüde aşina olan, birbi­r­i­n­in acısını büt­ü­n­ü­yle sırtla­n­a­m­a­sa bile en azından o acıdan hab­e­rdar olmayı bir insa­nlık borcu, sarsı­lmaz bir ahlâk mes­e­l­e­si sayan, kendi sofra­s­ı­nda­ki bollu­kla başka­s­ı­n­ın kursa­ğ­ı­nda­ki eksi­klik ara­s­ı­nda­ki o uçurumu gece başını yastığa koydu­ğ­u­nda kendi vicda­n­ı­nda hisse­d­en ve bundan rah­a­tsız olan insa­nla­r­ın omuz omuza kurduğu müşte­r­ek bir hayat düz­e­n­i­d­ir.

Eğer aynı şehrin aynı göğü altında, aynı mübarek Ramazan akşa­m­ı­nda, bir tarafta ihti­ş­a­mlı iftar sofra­l­a­r­ı­n­ın çeş­i­tli­l­i­ği, lüks mek­a­nla­r­ın marka terci­hle­ri, israf boy­u­t­u­na varan keyfî iste­kle­ri ve doymak bilmez alı­şka­nlı­kla­rı yüksek sesle kon­u­ş­u­l­u­rken; diğer tarafta, birkaç sokak ötede bir ailenin, bir insanın, bir babanın kaşar peyni­r­i­ni hay­a­t­ı­nda hiç görme­m­iş olması gibi kan dondu­r­u­cu, sarsıcı bir gerçek sessi­zce, sanki kaderin en olağan cilve­s­i­ymiş gibi yaş­a­n­a­b­i­l­i­y­o­rsa; orada yalnı­zca eko­n­o­m­i­stle­r­in tablo­l­a­r­ı­nda­ki gelir dağ­ı­l­ı­m­ı­n­ın boz­u­ldu­ğ­u­nu söyle­y­ip işin içinden sıyrı­l­a­m­a­y­ız.

Orada aynı zamanda topra­ğ­ın may­a­s­ı­n­ın boz­u­ldu­ğ­u­nu, komşu­l­uk duygu­s­u­n­un can çek­i­şti­ğ­i­ni, o gör­ü­nmez toplu­msal bağın koptu­ğ­u­nu, ahlâkî dikka­t­in kör­e­ldi­ğ­i­ni ve en kötüsü de, imkân sahibi ola­nla­r­ın, başka­l­a­r­ı­n­ın dilsiz yoksu­nlu­ğ­u­nu hiç hisse­tme­d­en, hiç irki­lme­d­en yaş­a­y­a­b­i­l­e­c­ek kadar kendi konfo­rlu hay­a­tla­r­ı­n­ın kalın kab­u­ğ­u­na çekilip sağ­ı­rla­ştı­ğ­ı­nı ces­a­r­e­tle söyle­m­ek gerekir.

Yoksu­llu­ğ­un en ağır, en tah­a­mmül edilmez tar­a­fla­r­ı­ndan biri de zaten budur; zira o eve giren yoksu­lluk yalnı­zca eşyayı, ekmeği eksi­ltmez, aynı zamanda o evin içi­nde­k­i­l­e­ri koca bir dünya­n­ın gözünde sil­i­kle­şti­r­ir, gör­ü­nme­zle­şti­r­ir.

Yoksu­l­un sokağın son­u­nda­ki eğri büğrü evi gör­ü­nme­zle­ş­ir; akşam tence­r­e­s­i­nde kayna­ttı­ğı o yavan yemeği gör­ü­nme­zle­ş­ir; çoc­u­kla­r­ı­n­ın, isi­mle­r­i­ni bile bilme­d­i­kle­ri için sok­a­ktan geç­e­rken arzu etmeyi, iste­m­e­yi bile öğre­n­e­m­e­d­i­ği o oyu­nca­klar, o yiy­e­c­e­kler gör­ü­nme­zle­ş­ir; anne­l­e­r­in mutfak tezga­h­ı­nda döktüğü sessiz iç çek­i­şle­ri gör­ü­nme­zle­ş­ir; bab­a­l­a­r­ın kahve köş­e­l­e­r­i­nde yutku­ndu­ğu, gece yorga­n­ın altına susku­nlu­ğa gömdüğü o ağır mahcu­b­i­y­et gör­ü­nme­zle­ş­ir.

Böylece, şehrin ışı­ltı­lı merke­z­i­nde kendi­s­i­ni haklı, güvende, normal ve doğal sayan hay­a­tlar gür­ü­ltü­yle akıp gid­e­rken; kenarda köşede kalan o hay­a­tlar ner­e­d­e­yse sağır edici bir sessi­zli­ğ­in, kapka­r­a­nlık bir kuyunun içine müh­ü­rle­nmiş gibi, kendi yazgı­l­a­r­ı­nı hiç kimseye gör­ü­nme­d­en, hiç kimse­n­in uyku­s­u­nu kaç­ı­rma­d­an yaş­a­m­a­ya devam eder.

Bu gör­ü­nme­zlik, bazen o evin içi­nde­ki çıplak yoksu­llu­ktan, soğ­u­ktan ve açlı­ktan bile ağır son­u­çlar doğurur. Çünkü insanın yaş­a­d­ı­ğı acının kimse tar­a­f­ı­ndan fark edi­lme­m­e­si, o acının zamanla haf­i­fle­d­i­ği anla­m­ı­na gelmez; bilakis, çoğu zaman o acının kimse­n­in ula­ş­a­m­a­y­a­c­a­ğı kadar daha derine göm­ü­ldü­ğü, kalpte taşla­ştı­ğı, kal­ı­c­ı­l­a­ştı­ğı ve o ailenin zihni­nde artık kır­ı­l­a­m­az bir “kader” san­ı­lma­ya başla­ndı­ğı anla­m­ı­na gelir.

İşte tam burada, o ince çizgide yardım ile adalet ara­s­ı­nda­ki o derin uçurum, o hayati fark sızla­rca­s­ı­na bel­i­rgi­nle­ş­ir.

Yardım; çoğu zaman acil bir ihti­y­a­ca, çığlık atan bir yaraya hızla yetişen şefka­tli bir eldir; bu yönüyle tartı­ş­ı­lmaz bir şekilde kıyme­tli­d­ir, ger­e­kli­d­ir ve sönen bir ocağı tüttü­rdü­ğü için hayati der­e­c­e­de öne­mli­d­ir. Fakat adalet; insanın o çukura neden düştü­ğ­ü­nü, neden sürekli ve siste­m­a­t­ik olarak aynı kar­a­nlık eşiğe iti­ldi­ğ­i­ni, neden şehrin hep aynı yoksul mah­a­lle­l­e­r­i­n­in kuş­a­ktan kuşağa bir miras gibi aynı dilsiz mahru­m­i­y­et biç­i­mle­r­i­ni devra­ldı­ğ­ı­nı, neden bazı çoc­u­kla­r­ın daha anne­s­i­n­in karnı­nda­yken dünyaya eksik tan­ı­ş­ı­klı­kla­rla, kap­a­t­ı­lmış kap­ı­l­a­rla ve dar­a­ltı­lmış imka­nla­rla göz açtı­ğ­ı­nı, neden bazı yorgun ail­e­l­e­r­in hayata katılma yolla­r­ı­n­ın, ayağa kalkma ihti­m­a­lle­r­i­n­in bu kadar zayıf, bu kadar kesik bır­a­k­ı­ldı­ğ­ı­nı sorma­d­an, sorgu­l­a­m­a­d­an ve o düzeni sarsma­d­an asla tam­a­mla­nmaz.

Bu yüzden insan, vicda­nlı bir insan, böyle yakıcı bir hikâye­yle, bir peyniri sabun sanan bir babayla karşı­l­a­ştı­ğ­ı­nda yalnı­zca yür­e­ğ­i­nde cılız bir merha­m­et duyma­kla, ceb­i­nden üç beş kuruş çıkarıp verme­kle yet­i­n­e­m­ez. Aynı zamanda içinde yaş­a­d­ı­ğı, soluk aldığı toplu­msal düzenin hangi sağır ihma­ller, hangi unu­t­u­lmuş veya gec­i­kti­r­i­lmiş devasa sor­u­mlu­l­u­klar, hangi dağınık ve tembel vicda­nlar ve dahi göz ardı edilmiş hangi alı­ş­ı­lmış kay­ı­tsı­zlı­klar yüz­ü­nden böylesi derin, böylesi kar­a­nlık bir uçuruma yol açtı­ğ­ı­nı kendi yak­a­s­ı­na yap­ı­ş­a­r­ak sormak zorunda kalır.

Ben o gece, yurdun o dar pence­r­e­s­i­nden kar­a­nlı­ğa bak­a­rken, içi pirinç ve yağla doldu­r­u­lmuş bir yardım kol­i­s­i­n­in eksi­kle­r­i­nden ziyade; o koliyi uzatan el ile o koliyi mahcu­b­i­y­e­tle teslim alan el ara­s­ı­nda­ki, kil­o­m­e­tre­l­e­rle ölçü­l­e­m­e­y­en o gör­ü­nmez mes­a­f­e­yi, o uçurumu düş­ü­ndüm.

Çünkü o kahre­d­i­ci mesafe bazen cüzda­nda­ki banknot say­ı­s­ı­yla ilgili değ­i­ldir; bazen eği­t­i­mle, okula gid­e­b­i­lme­kle ilgi­l­i­d­ir; bazen kültü­r­el dol­a­ş­ı­mla, bir kitaba dok­u­n­a­b­i­lme­kle ilgi­l­i­d­ir; bazen gözle­r­i­ni açtığın o tozlu mah­a­lle­n­in sana sunduğu dar imka­nla­rla, bazen de bir ömür boyu, nes­i­lden nesile maruz kalınan o kat­ı­l­a­şmış yokluk biç­i­mle­r­i­yle, dünya­yla olan tem­a­s­ı­n­ın ne kadar sınırlı, ne kadar kısır bır­a­k­ı­ldı­ğ­ı­yla ilgi­l­i­d­ir.

İnsan, kendisi için son derece sıradan, ucuz ve kan­ı­ksa­nmış olan bir eşyanın, bir başka hayat için büsbü­t­ün meçhul, büsbü­t­ün bil­i­nmez bir uzay nesnesi oluşunu kavra­d­ı­ğı o sarsıcı anda; salt “iyilik yapma­n­ın”, bir gruba para verme­n­in kendi­l­i­ğ­i­nden yeterli ve kurta­r­ı­cı bir ahlâk üre­tme­d­i­ğ­i­ni; aksine sahici iyi­l­i­ğ­in, insanı çok daha müt­e­v­a­zı, çok daha uyanık, dikkati keskin ve kendi varlı­ğ­ı­nı çok daha sert sorgu­l­a­y­ı­cı kılması ger­e­kti­ğ­i­ni bütün hücre­l­e­r­i­yle anla­m­a­ya başlı­y­or.

Çünkü yapılan o iyilik, uza­t­ı­l­an o el; eğer insanın kendi sıcak evi­nde­ki rah­a­tlı­ğ­ı­nı da sorgu­l­a­tmı­y­o­rsa, eğer insanı kendi hay­a­t­ı­nda­ki füt­u­rsuz fazla­l­ı­kla, diğ­e­r­i­n­in hay­a­t­ı­nda­ki o dilsiz eksi­klik ara­s­ı­nda­ki kanlı ilişki üzerine yeniden, acı çekerek düş­ü­ndü­rmü­y­o­rsa, eğer insanın vicda­n­ı­nı o an için bir ağrı kesici gibi geçici olarak rah­a­tla­t­ıp ertesi sabah onu yeniden kendi eski kibirli konfo­r­u­na, eski umu­rsa­m­a­zlı­ğ­ı­na teslim edi­y­o­rsa; yapılan o iş, henüz kendi hakiki der­i­nli­ğ­i­ne, o eşref-i mahlu­k­at sırrına ulaşmış say­ı­lmaz.

Zira gerçek ve köklü iyilik; yalnı­zca bir ihti­y­a­cı gid­e­rme­kle aynanın karşı­s­ı­na geçip övünen şımarık bir tavır değil, başka­s­ı­n­ın dilsiz acısı ve derin yoksu­nlu­ğu karşı­s­ı­nda kendi kurduğu en fiy­a­k­a­lı cümle­l­e­ri bile eksik, kaba ve yet­e­rsiz bulan, boynu bükük bir tev­a­z­u­d­an doğar.

İnsanı içe­r­i­d­en yıkayan, kibrin kir­i­nden arı­ndı­r­an sahici merha­m­et; kam­e­r­a­l­ar karşı­s­ı­nda göste­r­i­şli biçimde kon­u­ş­u­l­an, ilan edilen bir his değil; kon­u­ş­a­nı bile kon­u­ş­u­rken ted­i­rgin eden, mahcup eden, elinden geleni yaptı­ğ­ı­nda bile o yaptığı şeyin asıl yaraya asla yetme­d­i­ğ­i­ni ona en der­i­nden sezdi­r­en ve onu o koltu­ğ­u­ndan kaldı­r­ıp çok daha sahici, çok daha kes­i­nti­s­iz bir sor­u­mlu­l­u­ğa çağıran ağır bir ema­n­e­ttir.

O gence­c­ik öğre­nci­l­e­r­in, elle­r­i­ne geçen o kısıtlı bursla­r­ı­ndan kendi boğ­a­zla­r­ı­ndan keserek ayı­rdı­kla­rı harçlı­kla­rla, hiç tan­ı­m­a­d­ı­kla­rı elliye yakın yoksul aileye ulaşma, onların dertle­r­i­ne derman olma çabası; hiç şüphe­s­iz başlı başına pırla­nta gibi değerli, son derece zarif ve ahlâken el üstünde tut­u­l­a­c­ak kıyme­tli bir adımdı.

Fakat o gece yaşanan o bekle­nme­d­ik sarsı­ntı, o sabun zanne­d­i­l­en peynir mes­e­l­e­si, onların bu temiz iyi­l­i­ğ­i­ni küç­ü­ltme­di, değ­e­rsi­zle­şti­rme­di; tam tersine, onu daha büyük bir imtihan sah­a­s­ı­na, çok daha geniş ve acı­m­a­s­ız bir anlam alanına taşıdı.

Çünkü insan bazen tam da yaptığı güzel, samimi bir işin tam orta­s­ı­nda dur­u­rken; sırf güz­e­lli­ğ­in ve iyi niyetin tek başına dünyayı ona­rma­ya yeterli olma­d­ı­ğ­ı­nı, sam­i­m­i­y­e­t­in ne kadar kıyme­tli olursa olsun dünyevi şartlar karşı­s­ı­nda bazen ne kadar sınırlı, ne kadar çaresiz kal­a­b­i­ldi­ğ­i­ni, niyetin cam gibi temiz olma­s­ı­n­ın hayatın o karma­ş­ık, katı ve zalim katma­nla­r­ı­nı büt­ü­n­ü­yle kavra­m­a­ya yetme­d­i­ğ­i­ni öğrenir ve anlar ki, göğüste taşınan merha­m­et; hak ter­a­z­i­s­i­nde tartı­l­an adalet duygu­s­u­yla, sistemi sorgu­l­a­y­an bir akılla birle­şme­d­i­ğ­i­nde, bazı derin ve kabuk bağla­m­ış yar­a­l­a­r­ın yan­ı­ndan sadece iyi niyetli, nazik ama bir o kadar da etkisiz, saygılı bir misafir gibi sessi­zce geçip gid­e­b­i­lme­kte­d­ir.

Zira yoksu­llu­ğ­un asıl dehşet verici gücü, asıl yık­ı­c­ı­l­ı­ğı; çoğu zaman insanın mid­e­s­i­ni boş bır­a­kma­s­ı­nda değil, insanın umudunu, rüy­a­l­a­r­ı­nı ve tah­a­yyül dünya­s­ı­nı da kurutup yoksu­lla­ştı­rma­s­ı­nda, onu ufuksuz bır­a­kma­s­ı­nda ortaya çıkar.

Çünkü uzun süre, yıllar ve nes­i­ller boyu hep aynı eksi­kli­kler, hep aynı dar sok­a­klar içinde nefes almaya çalışan insan; bir süre sonra hiç görme­d­i­ği şeyi kalbi­nde ara­m­a­m­a­yı, kok­u­s­u­nu bilme­d­i­ği, hiç tan­ı­m­a­d­ı­ğı o nimeti kendi­s­i­ne bir ihtiyaç sayma­m­a­yı, eri­ş­e­m­e­d­i­ği o rahat hayat biç­i­mle­r­i­ni kendisi için zaten baştan çiz­i­lmiş, asla mümkün olmayan eri­ş­i­lmez hay­a­ller olarak görüp o fik­i­rden vazge­çme­yi öğrenir.

İşte bu kahre­d­i­ci durum, mahru­m­i­y­e­ti yalnı­zca cüzda­nda­ki maddi bir sorun olma­ktan söküp çıkarır; onu insanın dünyaya, yarına dönük bekle­nti­s­i­ni dar­a­ltan, yür­e­ğ­i­nde­ki yaşama arzu­s­u­nu küç­ü­lten ve gel­e­c­e­ğe dair o gürül gürül ces­a­r­e­t­i­ni bir ağaç kurdu gibi içten içe kemiren, demir parma­klı­klı bir “kader duygu­s­u­na” dön­ü­ştü­r­ür.

Bir küçük çocuğun, market rafla­r­ı­nda­ki sıradan gıd­a­l­a­rı hiç bilme­d­en, adını bile tel­a­ffuz ede­m­e­d­en büy­ü­m­e­si; ocağın baş­ı­nda­ki bir annenin bazı basit ev eşya­l­a­r­ı­yla yahut her gün reklamı yapılan günde­l­ik ürü­nle­rle bir ömür boyu hiç tan­ı­şma­m­a­sı; evinin direği sayılan bir babanın ailesi için en temel, en hayati ihti­y­a­c­ı­nı bile dile get­i­r­i­rken sesinin titre­m­e­si, aşırı mahcup, ezik davra­nma­sı; yoksu­llu­ğ­un yalnı­zca evdeki “yokluk” değil, aynı zamanda insanın o büyük hayata katılma yolla­r­ı­n­ın, masaya oturma hakkı­n­ın elinden alı­nma­sı, dar­a­lma­sı oldu­ğ­u­nu göste­r­ir.

İşte tam da bu sebeple, böylesi bir var­o­l­u­şsal mahru­m­i­y­et, böylesi bir kop­u­kluk karşı­s­ı­nda yap­ı­lma­sı gereken nihai şey; yalnı­zca ram­a­z­a­ndan ram­a­z­a­na koli taşımak, süslü afi­şle­rle yardım kampa­nya­sı yapmak veya vicda­nla­r­ın sızla­d­ı­ğı belli dön­e­mle­rde o mah­a­lle­ye erzak ula­ştı­rmak değ­i­ldir.

Yap­ı­lma­sı gereken asıl iş; aynı zamanda o unu­t­u­lmuş insa­nla­r­ın hayatla çok daha güçlü, sağlam bağlar kurma­s­ı­na zemin haz­ı­rla­m­ak, o boynu bükük çoc­u­kla­r­ın dünyayı o dar sok­a­ktan ibaret sanma­m­a­s­ı­na, çok daha geniş bir ufukla tan­ı­m­a­s­ı­na köprü olmak, o yorgun ail­e­l­e­r­in yalnı­zca nefes alıp ayakta kalma­s­ı­na değil, onurlu birer birey olarak insanca gel­i­ş­e­b­i­lme­s­i­ne, fil­i­zle­n­e­b­i­lme­s­i­ne kalıcı imka­nlar haz­ı­rla­m­a­ktır.

Bu yüzden ben, o loş yurtta anla­t­ı­l­an o kısacık hikâye­yi, sadece gözleri doldu­r­up geçen duygu­s­al bir hat­ı­r­a­d­an, ağlatan bir anıdan çok daha fazlası, çok daha ağırı olarak gör­ü­y­o­r­um.

Benim için o peynir ve sabun had­i­s­e­si, doğru­d­an doğruya bir med­e­n­i­y­et, bir varoluş mes­e­l­e­s­i­d­ir. Çünkü med­e­n­i­y­et ded­i­ğ­i­m­iz o koca iddia; yalnı­zca şehri saran asfalt yollar, göğe yükse­l­en beton binalar, neh­i­rle­ri aşan çelik köprü­l­er, hızı artan tekno­l­o­j­ik imka­nlar ve cadde­l­e­ri ışı­lda­y­an büyüyen şeh­i­rle­rden ibaret, ruhsuz bir yığın değ­i­ldir.

Gerçek, köklü ve insani med­e­n­i­y­et; o şehrin sok­a­kla­r­ı­nda­ki en kır­ı­lgan hay­a­tla­r­ın ne kadar fark edi­ldi­ği, en yoksul ve sıvasız evle­rden yükse­l­en cılız ferya­tla­r­ın ne kadar duy­u­ldu­ğu, kimse­s­i­zle­r­in o en sessiz, dilsiz acı­l­a­r­ı­n­ın mukte­d­i­rler tar­a­f­ı­ndan ne kadar ciddiye alı­ndı­ğı ve bir bütün olarak insanın doğ­u­ştan get­i­rdi­ği onu­r­u­n­un o topra­kla­rda ne kadar kor­u­n­a­b­i­ldi­ği ile ölçülür.

Eğer bir toplum, devasa sal­o­nla­rda ada­l­e­tten, karde­şli­kten büyük büyük laflar ederken şehrin öte yak­a­s­ı­nda­ki en küçük evlerde yaşanan o büyük mahru­m­i­y­e­tle­ri görme­zden gel­i­y­o­rsa, eğer dille­rde merha­m­et kel­i­m­e­si her fırsa­tta sıkça tel­a­ffuz edi­l­i­rken bir başka­s­ı­n­ın o çamurlu hay­a­t­ı­na gerçe­kten inip yakla­ş­ı­lmı­y­o­rsa, eğer sivil toplum kur­u­l­u­şla­rı yardım faa­l­i­y­e­tle­r­i­ni say­ı­l­a­rla çoğ­a­ltı­rken insanın o hayata adil ve eşit katılma imkânı­nı kalıcı olarak güçle­ndi­r­e­c­ek adımlar atı­lmı­y­o­rsa; orada med­e­n­i­y­et iddiası vitri­nde ne kadar parlak, ne kadar şanlı gör­ü­n­ü­rse gör­ü­nsün, o binanın der­i­nle­r­i­nde, tem­e­l­i­nde çok ciddi, tel­a­f­i­si zor bir çürüme, bir eksi­klik var dem­e­ktir.

Çünkü bir toplu­m­un gerçek büy­ü­klü­ğü, ceb­i­nde­ki parayla değil; tam da o şat­a­f­a­tlı hayatın en ken­a­r­ı­nda kalmış, unu­t­u­lmuş insa­nla­ra eğilip ne kadar yakla­ş­a­b­i­ldi­ğ­i­yle, onların elinden nasıl tuttu­ğ­u­yla anla­ş­ı­l­ır.

İnsan bazen ciltler dolusu kitabın yap­a­m­a­d­ı­ğ­ı­nı yapan tek bir san­i­y­e­l­ik hikâye ile, yılla­rca yak­a­s­ı­nı bır­a­kma­y­a­c­ak ağır bir iç muh­a­s­e­b­e­ye, bir vicdan mahkûmi­y­e­t­i­ne hapso­l­ur.

O soğuk gece de benim zihnim için tam da böyle bir milat oldu.

Çünkü o genç kız titre­y­en sesiyle sözle­r­i­ni bit­i­rdi­ğ­i­nde, o dar sal­o­nda­ki yoğun sessi­zlik; yalnı­zca bir hikâye­d­en duygu­l­a­nmış, gözleri dolmuş genç insa­nla­r­ın kısa süreli, uçucu bir susku­nlu­ğu değildi.

O anki sessi­zlik; orada bulunan herke­s­in, kendi evi­nde­ki, kendi hay­a­t­ı­nda­ki israflı “fazla” ile, o hiç tan­ı­m­a­d­ı­kla­rı yaşlı adamın hay­a­t­ı­nda­ki o kahre­d­i­ci “eksik” ara­s­ı­nda­ki derin mes­a­f­e­yi sorgu­l­a­m­a­ya başla­d­ı­ğı, kendi günlük konfo­r­u­nu hangi kör nokta­l­ar, hangi sağır duv­a­rlar içinde yaşatıp sav­u­ndu­ğ­u­nu içten içe tarttı­ğı ve en tehli­k­e­l­i­si de, o çok arzu­l­a­d­ı­ğ­ı­m­ız “iyi insan olma” hev­e­s­i­n­in, ne kadar kolay, ne kadar ucuz bir biçimde kendi­s­i­ni yeterli gören, tatmin olmuş bir kibre, bir kanaate dön­ü­ş­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ni sezdiği, topra­ktan ağır bir dur­a­kla­ma anıydı.

Evet; insan tabiatı gereği iyi olmak ister, çevre­s­i­ne iyi­l­i­kten yana gör­ü­nmek ister, öldü­ğ­ü­nde ardı­ndan vicda­nlı anılmak ister; fakat asıl mesele şudur ki iyi olmak, yalnı­zca kimse­n­in tav­u­ğ­u­na kış dem­e­m­e­kle, görünür bir kötülük yapma­m­a­kla tam­a­mla­n­an pasif bir hal değ­i­ldir.

İyi olmak; başka­s­ı­n­ın sırtı­nda­ki o gör­ü­nme­y­en, dille­ndi­r­i­lme­y­en ağır yükü omu­zla­r­ı­ndan ter akı­t­a­r­ak fark etmeye çal­ı­şma­kla, fark ettiğin o yara karşı­s­ı­nda yüzünü çevirip konfo­rlu alanına kaçma­m­a­kla, har­e­k­e­te geç­e­rken kendi imti­y­a­zlı hay­a­t­ı­nı, kendi kibrini de kıl­ı­çtan geç­i­r­e­c­ek kadar sorgu­l­a­m­a­kla ve bir yoksula yardım ederken bile kendini ondan ahlâken üstün, merha­m­e­tli bir lüt­u­fkâr yerinde görme­m­e­yi baş­a­r­a­b­i­lme­kle, nefsini ezmekle der­i­nle­ş­en, kanatan bir iç terbi­y­e­d­ir.

Bu sebeple; o boynu bükük yaşlı adamın tel­e­f­o­nda­ki “sabun köp­ü­rmü­y­o­rmuş kızım” cümlesi, basit bir ile­t­i­ş­im kazası, hafif bir yanlış anla­m­a­n­ın tatlı ve üzgün hat­ı­r­a­sı olarak kalıp geçemez.

O cümle; bu topra­kla­rda nefes alan koca bir toplu­m­un vicda­n­ı­n­ın tam orta­s­ı­na atılmış, çınla­y­an, ağır bir hüküm cümlesi olarak baş­u­c­u­m­u­zda asılı kalma­l­ı­d­ır.

Çünkü o çatallı söz, bize o çıplak hak­i­k­a­ti fıs­ı­ldı­y­or:

Yoksu­lluk yalnı­zca cebine girme­y­en eksik gelir, evinde olmayan eksik eşya ve sofrana konma­y­an eksik gıda değ­i­ldir; yoksu­lluk bazen dünyaya dair eksik tan­ı­ş­ı­klık, sokağa dair eksik temas, insa­nlık ayna­s­ı­nda eksik gör­ü­n­ü­rlük, hayal kurmaya dahi yetme­y­en eksik imkan ve yaşama dair o kanatan eksik hayat bilgi­s­i­d­ir.

O mahcup söz aynı zamanda bize, o kol­i­l­e­ri haz­ı­rla­y­an ellere; uza­t­ı­l­an yardı­m­ın yalnı­zca o anlık açlığı bastı­r­an, vicdanı sustu­r­an bir destek paketi değil, o insanı o çuk­u­rdan çıkarıp yeniden müşte­r­ek hayata dâhil etme, o eli sımsıkı tutma iradesi olması ger­e­kti­ğ­i­ni haykı­r­ı­y­or.

Çünkü koli bandı­yla sar­ı­lmış bir paket, çalınan bir tahta kapı, kâğıda yazılıp bır­a­k­ı­l­an bir telefon num­a­r­a­sı ve bir akşa­mlık telaşlı dağıtım silsi­l­e­si elbette ki niyet bak­ı­m­ı­ndan kıyme­tli­d­ir; fakat asıl elmas değ­e­r­i­nde­ki kıymet, asıl insa­nlık sınavı; o dökük kapının ardı­nda­ki o dilsiz hayatı gerçe­kten gözle­r­i­ni kaç­ı­rma­d­an gör­e­b­i­lme­ye başla­m­a­kta, o evin içi­nde­ki yutku­n­u­l­a­m­a­y­an utancı, duv­a­rla­ra sinmiş susku­nlu­ğu ve kimse­n­in umu­rsa­m­a­d­ı­ğı o gör­ü­nmez yoksu­nlu­ğu, yalnı­zca akşa­mla­rı izlenip unu­t­u­l­an duygu­s­al bir film etkisi olarak değil, yastığa başını koydu­ğ­u­nda uyu­tma­y­an kalıcı bir emanet, bir sor­u­mlu­l­uk olarak omu­zla­y­a­b­i­lme­kte­d­ir.

Belki de bir insanın boğ­a­z­ı­na giren o lokma asıl o zaman bir çivi gibi düğ­ü­mle­n­ir; belki dud­a­kla­rdan dökülen “şükür”, asıl o zaman sadece ezbe­rden, dilde mekanik bir şekilde tekra­rla­n­an bir alı­şka­nlık kel­i­m­e­si olma­ktan sökülüp çıkar da, bir başka­s­ı­n­ın o yakıcı mahru­m­i­y­e­t­i­ni kendi evi­nde­ki füt­u­rsuz fazla­l­ı­ğ­ı­yla yan yana, ter­a­z­i­ye koy­a­b­i­ldi­ğ­in, eşi­tsi­zli­kten uta­ndı­ğ­ın o dehşet anında gerçek, tas­a­vvu­fi man­a­s­ı­na kavuşur.

Belki merha­m­et denilen o yüce his de, ancak o eşiği atla­d­ı­ğ­ı­nda, sosyal medya­l­a­rda göste­r­i­şli biçimde payla­ş­ı­l­an, alkış bekle­y­en çiğ bir duygu olma­ktan sıyrı­l­ır; safra­l­a­r­ı­ndan arınır ve sessiz, ağır, omuz çök­e­rten, uzun soluklu, demir gibi bir sabır isteyen, sokakta yür­ü­rken kendi­s­i­ni asla alkı­şla­tma­y­an ama insanı içe­r­i­d­en kaz­ı­y­a­r­ak dön­ü­ştü­r­en, yakıcı bir emanete dönüşür.

Çünkü insanı gerçek manada insa­nlık mak­a­m­ı­na yakla­ştı­r­an şey, yalnı­zca cüzda­n­ı­ndan bir şeyler çıkarıp vermek gibi mekanik bir eylem değ­i­ldir; asıl mesele o derdi anla­m­a­ktır, o çamura bul­a­nmış insana kibri­nden soyunup yakın durma­ktır, onun inci­nmiş onurunu kendi onurun bilip kor­u­m­a­ktır, bir hevesle değil bir ahitle sür­e­kli­l­ik göste­rme­ktir.

Başka­s­ı­n­ın o sağır edici sessiz acısını kendi vicda­n­ı­n­ın tam orta­s­ı­nda, sönme­y­en bir ateş gibi taş­ı­m­a­yı öğre­nme­ktir ve hepsi­nden de öne­mli­si, kendi ışı­ltı­lı hay­a­t­ı­nı başka­s­ı­n­ın o zifiri mahru­m­i­y­e­t­i­ne karşı bir duvar örüp körle­şti­rme­d­en, gözünü yumma­d­an, uyanık kalarak yaş­a­y­a­b­i­lme­ktir.

O kar­a­nlık gece, bir kalıp peyni­r­in köp­ü­rme­y­en bir sabun san­ı­lma­sı üze­r­i­nden kalbi­m­i­ze bir tokat gibi inerek gördü­ğ­ü­m­üz şey, yalnı­zca bir ailenin dra­m­a­t­ik yoksu­llu­ğu değildi; aynı zamanda birbi­r­i­m­i­z­in yan­ı­ndan geç­e­rken hay­a­tla­r­ı­m­ı­zdan ne kadar hab­e­rsiz, ne kadar kopuk kal­a­b­i­ldi­ğ­i­m­iz, aynı gök kubbe­n­in altında, aynı şehrin sok­a­kla­r­ı­nda birbi­r­i­ne teğet geçen ne kadar uzak dünya­l­ar kur­a­b­i­ldi­ğ­i­m­iz ve dünyaya halife olarak gönde­r­i­l­en insanın asıl ve asli sor­u­mlu­l­u­kla­r­ı­nı, kibri­m­i­z­in gölge­s­i­nde ne kadar kolay unu­t­u­v­e­rdi­ğ­i­m­iz gerçe­ğ­i­ydi.

Aradan aylar, yıllar ne kadar zaman geçerse geçsin, rüzgâr ne yönden eserse essin, bazı cümle­l­er insanın kulak zar­ı­ndan girip orada kaybo­lmaz; bazı cümle­l­er insanın doğru­d­an göğüs kaf­e­s­i­ni yarıp kalbi­n­in en etten duv­a­r­ı­na kaz­ı­n­a­r­ak yazılır.

O yaşlı adamın kimseyi inci­tmek iste­m­e­y­en mahcup uyarısı, o gence­c­ik öğrenci kızın çar­e­s­i­zli­kten boğ­a­z­ı­na dizilen sıcak gözya­şla­rı ve o akşam kız yurdu­n­un sal­o­n­u­na bir çığ gibi çöken o taş gibi sessi­zlik, bana bugün bile hâlâ aynı sarsı­lmaz hak­i­k­a­ti, aynı vebali hat­ı­rla­t­ı­y­or:

Bir toplu­m­un kal­i­t­e­s­i­ni, onun ahlâkı­nı ve gerçek büy­ü­klü­ğ­ü­nü bel­i­rle­y­en şey, üre­tti­ği servet değil; hayatın o en uçurum ken­a­r­ı­nda, en uzakta kalmış insa­n­ı­na merha­m­e­tle ve ada­l­e­tle ne kadar yakla­ş­a­b­i­ldi­ğ­i­d­ir.

Eğer bizler bugün gerçe­kten insanı eşyanın kulu yapma­y­an, merkeze şefkati alan bir hayatı, o kadim ahlâkı ve sarsı­lmaz bir med­e­n­i­y­et tas­a­vvu­r­u­nu yeniden, tem­e­l­i­nden kurmak isti­y­o­rsak; önce yoksu­llu­ğ­un o vitri­nle­re yansı­m­a­y­an gör­ü­nme­y­en yüzüne ces­a­r­e­tle bakmayı, sokağın son­u­nda­ki o gör­ü­nme­y­e­n­in taş­ı­d­ı­ğı ağır yükü kendi omu­zla­r­ı­m­ı­za almayı ve bir başka­s­ı­n­ın dilsi­zle­şmiş, duv­a­rla­ra sinmiş sessi­zli­ğ­i­ni kendi vicda­n­ı­m­ı­zda kıyamet gibi kopan bir yankıya dön­ü­ştü­rme­yi öğre­nmek, bunu boynu­m­u­za borç bilmek zor­u­nda­y­ız.

Çünkü gerçeği bütün çıpla­klı­ğ­ı­yla görme­y­en göz, yaptığı iyiliği kibrine yenik düşerek eksik yapar; o dilsiz acıyı duyma­y­an kulak, merha­m­e­t­in ne oldu­ğ­u­nu eksik ve yanlış anlar; o mahzun insana kibrini kırıp yakla­ş­a­m­a­y­an, elini tutma­y­an yürek, gerçek payla­şma­n­ın, nasibin ve ema­n­e­t­in ne demek oldu­ğ­u­nu asla tam kavra­y­a­m­az.

O hâlde kıy­a­m­e­te kadar bize düşen yegane görev, vicda­n­ı­m­ı­zı rah­a­tla­tmak için yalnı­zca bir koliyle kapı çalmak değil, o kapının ardında yaşanan o dilsiz hayatın gerçe­ğ­i­ni büt­ü­n­ü­yle tan­ı­m­a­ya, anla­m­a­ya cüret etme­ktir; yalnı­zca oraya yiyecek bırakıp gitmek değil; o yoksul insanı, onun inci­nmiş onurunu ve par­a­mpa­rça olmuş müşte­r­ek hayatı yeniden ayağa kaldı­r­ıp kor­u­y­a­c­ak devasa bir ahlâkî dikkat inşa etme­ktir; yalnı­zca dinle­y­ip hüz­ü­nle­nmek, duygu­l­a­nmak değil, o geçici gözya­ş­ı­nı ömür boyu sürecek kalıcı bir vicdan sor­u­mlu­l­u­ğ­u­na dön­ü­ştü­rme­ktir.

Çünkü bu dünyada bazı ağır hikâye­l­er, mecli­sle­rde ağla­y­a­r­ak anla­t­ı­lmak, kahve­l­e­rde tük­e­t­i­lmek için değil; insanı kök­ü­nden sarsıp değ­i­şti­rmek, uyku­s­u­nu kaç­ı­rmak için karşı­m­ı­za çıkar.

Dol­a­y­ı­s­ı­yla bil­i­nme­l­i­d­ir ki; uza­t­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız her elin, görme­zden geldi­ğ­i­m­iz her mahru­m­i­y­e­t­in ağır vebali sırtı­m­ı­zda­yken, yalnı­zca cüzda­n­ı­m­ı­zdan eksi­lte­r­ek yaptı­ğ­ı­m­ız o mekanik iyi­l­i­kler bizi kurta­rma­ya yetme­y­e­c­e­ktir.

Eğer bu gece kendi sıcak sofra­m­ı­za otu­rdu­ğ­u­m­u­zda, o yaşlı adamın ömrü boyunca hiç tan­ı­m­a­d­ı­ğı o nimet bizim boğ­a­z­ı­m­ı­zdan zerre kadar sızla­m­a­d­an, eskisi gibi sıradan bir alı­şka­nlı­kla geçip gid­e­c­e­kse; oturup asıl yoksul olanın, asıl merha­m­et yet­i­m­i­n­in o gec­e­k­o­ndu değil, kendi konfo­r­u­na tapınan çorak kalple­r­i­m­iz oldu­ğ­u­nu itiraf etme­l­i­y­iz.

İnsan, kendi içi­nde­ki o sağır duv­a­rla­rı elle­r­i­yle yıkıp başka­s­ı­n­ın dilsiz acı­s­ı­yla hiz­a­l­a­nma­d­ı­kça, ne o sokak aydı­nla­n­ır ne de bu toplum dirilir. Zira eşyayı köp­ü­rten o sabunun asla tem­i­zle­y­e­m­e­y­e­c­e­ği o gizli kibri, ancak hakiki bir vicda­n­ın mahcu­b­i­y­e­ti yık­a­y­a­b­i­l­ir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir