Makaleler, Yazılar

MERHAMET, VİCDANIN KALBE OKUDUĞU EZANDIR.

MERHAMET, VİCDANIN KALBE OKUDUĞU EZANDIR.

MERHAMET, VİCDANIN KALBE OKUDUĞU EZANDIR.

Yazılı Makale

MERHAMET, VİCDANIN KALBE OKUDUĞU EZANDIR.

10 dk okuma

Âlem­le­re rah­met olarak gön­de­ri­len bir el­çi­nin üm­me­ti ol­du­ğu­nu id­dia eden kişi ya da ki­şi­ler “mer­ha­met­ten na­sip­siz ola­bi­lir mi ger­çek­ten” diye sormak is­ti­yo­rum.

He­pi­miz için zor bir soru bu…

Öyle ya mer­ha­met, Rah­man’ın vic­da­nı­mız­da­ki te­cel­li­si olsa ge­rek ve ya­zı­mın baş­lı­ğın­da da sun­du­ğum gibi vic­da­nın kal­be oku­du­ğu ezan ade­ta. Bu ezanı duy­mak is­te­me­yen rah­me­te ta­lip ola­bi­lir mi?

Çünkü kul, mer­ha­met­le do­nan­dık­ça ken­di iç se­sin­den baş­la­ya­rak se­si­ni ile­te­bil­di­ği tüm vic­dan­la­rı ayağa kal­dı­rı­yor; vic­dan ise Rab­bin sesi olarak kal­bi ha­re­ke­te ge­çi­rip in­san­la­rı iyi­lik­ler yap­ma­ya, dert­le­ri paylaş­ma­ya; düş­müşe el, yok­su­la umut, kim­se­si­ze kes ol­ma­ya yön­len­di­ri­yor. Tev­hi­di la­yı­ğın­ca his­se­dip bu şu­ur­la ya­şa­mı­nı ida­me et­tik­çe de O’nun işa­ret et­ti­ği ah­lâk­tan bi­raz daha na­sip­le­ni­yor; böy­le­si bir ah­lâk ve ilimle yeni baş­tan içine hic­ret ede­rek “Rab­bin ha­li­fe­si” sı­fa­tıy­la yer­yü­zü iş­le­ri­ne ve­kâ­let edi­yor.

Meş­gu­li­yet­le­rin sa­yı­la­ma­ya­cak kadar faz­la­laş­mış ol­ma­sı­na mu­ka­bil öm­rü­müz ol­duk­ça kısa, amel­le­ri­miz ku­sur­lar­la dolu, ece­li­miz her dem ya­kın, yol­cu­lu­ğun me­sa­fe­si ise ol­duk­ça uzun.

İm­ti­han dün­ya­sı öyle çe­tin ki, ni­ce­le­ri­ne “asla yapmam!” de­dik­le­ri ne varsa yap­tı­rı­yor, ka­le­min ve ka­de­rin sa­hi­bi­ne karşı küs­tah­lık­la­rı­nın be­de­li­ni hak­kıy­la öde­ti­yor, “o zil­let ben­den uzak­tır” de­dik­le­ri şey­ler­le onları rezil rüsva ede­rek kaç ayar­lık ol­duk­la­rı­nı cümle âleme gös­te­ri­yor. Sa­hip­len­me tut­ku­su­nu, öf­ke­si­ni, ki­ni­ni, hır­sı­nı, kıs­kanç­lı­ğı­nı, ce­ha­le­ti­ni kal­bin­den söküp ata­ma­yan her insan da; içine hic­ret edip onların ye­ri­ni sevgi, şef­kat, mer­ha­met, en çok da ada­let ile do­nat­ma­dı­ğı sü­re­ce nef­si­ni vic­da­nı­na imam kı­lı­yor.

Ha­tır­la­mak ge­re­ki­yor ki kibir, İb­lis’i Allah’ın hu­zu­run­dan uzak­laş­tır­mış; hırs, Âdem ile Hav­va’yı cen­net­ten çı­kar­mış; haset ise kar­deş ka­til­li­ği­ne gö­tür­müş­tü. Yanisi kibir ima­nı, hırs nef­si, haset ise cana mu­sal­lat olarak onları heba et­me­nin res­mi­ni koy­muş­tu or­ta­ya.

Bu ne­den­le de başa ge­le­cek­le­re razı olmak kadar, sa­nı­rım onlara ha­zır­lık­lı olmak da önem­li.

Kâi­na­tın dön­gü­sü için­de iyi ile kötü, hak ile bâtıl bir mü­ca­de­le hâlinde ve bu mü­ca­de­le sün­ne­tul­la­hın ge­re­ği olarak ha­yat­la­ra yan­sı­yor. Gü­zel­li­ğin or­ta­ya çık­ma­sı için nasıl çir­kin­li­ğe ih­ti­yaç varsa, kö­tü­lük ol­ma­dan da iyi­lik te­cel­li et­mi­yor. Allah, kul­la­rı­nı hak ve bâtıl yolunda seç­mek ve ille de ay­rış­tır­mak için onları hür ira­de­le­rin­de ser­best bı­rak­mış du­rum­da ve or­ta­ya şer gibi çıkan mu­si­bet­ler, başa gelen be­lâ­lar, esen sert fır­tı­na­lar ise bu ay­rış­ma­yı sağ­la­yan mih­enk taş­la­rı ade­ta.

Hz. İsa’nın de­yi­miy­le kur­tu­lu­şa giden ka­pı­lar da­ra­cık ve ka­pa­lı, helâke giden ka­pı­lar ise ge­niş ve ağzına kadar açık.

Kim­bi­lir bel­ki de bu yüz­den de vahiy ile be­re­ket­le­nen gül bah­çe­le­rin­de Fi­ra­vun ötüşlü bay­kuş­lar tü­ne­di; İslâm’ın di­ril­ti­ci so­lu­ğu ile abad edi­len top­rak­lar adım adım zul­mün, göz­ya­şı­nın, hak­sız­lı­ğın mer­ke­zi ol­ma­ya baş­la­dı. Bel­ki de bu yüz­den âlem­le­re rah­met olanın mü­te­va­zi evinin ye­ri­ne sa­ray­lar; gönül­ler inşa edil­me­den şa­şalı mes­cid­ler, ca­mi­ler inşa edil­di. Büyük çi­le­ler­le sü­rü­len, şehit kan­la­rıy­la su­la­nan iman top­ra­ğın­da açması ge­re­ken çi­çek­le­rin ye­ri­ni di­ken­ler kap­la­ma­sı­nın se­be­bi bel­ki de buydu. Ye­ti­min çığ­lı­ğı­nın, düş­kü­nün fer­ya­dı­nın duyul­ma­ma­sı; yok­su­lun, sa­hip­si­zin göz­yaş­la­rı­nın gö­rül­me­me­si de bu yüz­den­di.

“Mer­ha­met” ile baş­la­dık, oradan devam ede­lim.

Evet, sü­rek­li Âlem­le­re rah­met olanın müthiş biri ol­du­ğu­nu ve biz­ler için mu­az­zam bir örnek teş­kil et­ti­ği­ni söy­lü­yo­ruz ama aynayı ken­di­mi­ze çe­vi­rip, onun bize bı­rak­tı­ğı ne­be­vi ah­lâk­tan na­sip­len­mek söz ko­nu­su olun­ca da ne kadar uzak­ta ol­du­ğu­mu­zun far­kı­na va­ra­mı­yo­ruz.

Ama Allah, O’nun gü­zel ah­lâ­kı­nı sırf biz tak­dir ede­lim diye değil; eli­miz­den gel­di­ğin­ce o ör­ne­ğe ye­tiş­me­ye ça­lı­şa­lım diye örnek kıl­dı.

Bir­ço­ğu­nu­zun bil­di­ği­ne emi­nim, ba­zı­la­rı­nız da söy­le­yin­ce ha­tır­la­ya­cak­lar.

Bedir Mu­ha­re­be­si, mu­az­zam bir za­fer­di. Müs­lü­man­lar ken­di­le­rin­den hem sayı olarak hem de sa­vaş teç­hi­za­tı olarak çok büyük olan Ku­reyş or­du­suy­la karşı karşıya gel­miş, tüm olum­suz­luk­la­ra rağ­men onlar­dan yet­miş li­de­ri or­ta­dan kal­dır­mış­tı.

Ama Uhud’ta bunun tam tersi oldu. Sa­vaş, aynı Bedir gibi coş­kuy­la baş­la­dı. Baş­lan­gıç­ta, müs­lü­man­lar ka­zan­mış gö­rün­se de Hz. Pey­gam­ber’in te­pe­ye yer­leş­tir­di­ği ok­çu­la­ra “ce­set­le­ri­mi­zi kuş­la­rın parça parça et­ti­ği­ni gör­se­niz dahi bur­dan ay­rıl­ma­ya­cak­sı­nız” de­me­si­ne rağ­men; Ku­reyş’in mağ­lup olup ge­ri­sin­e ka­çtı­ğı­nı gö­rün­ce, bunun ra­hat­lı­ğıy­la ken­di­le­ri­ne ve­ri­len ta­li­ma­tı unu­tu­yor ve aşağı ini­yor­lar­dı.

Henüz İslâm ile şe­ref­len­me­yen ve Ku­reyş sa­fın­da yer alan ko­mu­tan Ha­lid Bin Ve­lid ise bu hata sonrası as­ke­ri de­ha­sıy­la du­ru­mun far­kı­na var­mış; bir bu­luş­ma nok­ta­sı ayar­la­mış, tüm Ku­reyş­li­le­ri orada top­la­mış ve bu ita­at­siz­li­ği en iyi şe­kil­de kul­la­na­rak müs­lü­man­la­ra ar­ka­dan sal­dırt­mış­tı.

Hz. Pey­gam­ber’in bile yara al­dı­ğı, diş­le­ri­nin kı­rıl­dı­ğı o hen­ga­me­de bir savaş hi­le­siy­le “Pey­gam­ber öldü” fit­ne­si Ku­reyş­li­ler ta­ra­fın­dan ya­yıl­mış ve Hz. Ömer gibi bir cen­ga­ver dahi kı­lı­cı­nı kuma sa­pa­ya­rak “eğer pey­gam­ber öl­düy­se tüm bu mü­ba­re­ze­nin an­la­mı ne” di­ye­rek diz­le­ri üze­ri­ne çökmüş, müs­lü­man or­du­sun­da­ki mo­ral­ler alt üst ol­muş­tu.

Fit­ne­nin far­kı­na varan Hz. Pey­gam­ber (sav), kısa süre için­de ayağa kal­ka­rak ye­ni­den sa­vaş­ma­ya baş­la­yın­ca bunu gören müs­lü­man­lar dağa çe­kil­miş­ler­di. Ama sa­vaş­ta tam yet­miş sa­ha­bi şehit olmuş­tu ki, bun­la­rın ara­sın­da şe­hit­ler ser­darı Hz. Ham­za (r.a) da vardı. Hz. Pey­gam­ber’in onun için ne kadar göz­ya­şı dök­tü­ğü­nü siyer ki­tap­la­rın­dan oku­ya­bi­li­yo­ruz.

Birkaç kişinin ha­ta­sı yüz­ü­nden hem ka­za­nıl­mak üzere olan savaş mağ­lu­bi­yet­le so­nuç­lan­mış, hem de yet­miş sa­ha­bi şehit olmuş­tu. Emre ita­at et­me­ye­rek bu so­nu­ca se­bep olan­lar ise öyle bir hâlde­ler ki pey­gam­be­rin ya­nı­na gidip ta­zi­ye­le­ri­ni bile suna­mı­yor­lar mah­cu­bi­yet­ten. Hz. Pey­gam­ber ise kız­gın, üzgün ve mah­sun bir hâlde­ydi.

Ama tam da bu nok­ta­da müthiş bir ders var;

Savaş bitip şe­hit­ler ge­ti­ril­di­ğin­de, yani Hz. Pey­gam­ber (sav) bu ha­ta­yı yapan sa­ha­bi­ler­le yan yana gel­me­den; kız­gın­lı­ğı­nı, si­te­mi­ni, üzüntü­sü­nü dile ge­tir­me­den önce müthiş ve sar­sı­cı bir uyarı ile iniyor Ceb­rail:

“Ey Mu­ham­med (sav)! Allah’ın rah­me­ti sa­ye­sin­de sen onlara yu­mu­şak dav­ran­dın!”

Dikkat edin ne olur. Allah “yu­mu­şak davran” de­mi­yor. Böyle ol­ma­lı­sın diyor. Yani ko­nuş­man, yüz ifa­de­le­rin, duy­gu­la­rın, onlara ba­kı­şın hilm için­de ol­ma­lı, yu­mu­şak ol­ma­lı. Onlarla bu­luş­ma­ya git­ti­ğin zaman onlara kızma. Onlara gü­zel şey­ler söyle. Onların iyi yön­le­ri­ni ön plana çıkar. Onlar zaten pe­ri­şan ve ye­terin­ce mah­cup­lar. Be­şer­di­ler ve hata et­ti­ler. Ama dikkat et; onlar, canla­r­ı­nı ve malla­r­ı­nı bu uğurda ortaya koyup savaş meyda­n­ı­na kadar geldi­l­er. Orada ölüm isabet etmiş olsaydı dahi hiçbiri kaçma­y­a­c­a­ktı. Onların şu an morale ihti­y­a­cı var. Bil­i­y­o­r­uz, senin de yüreğin yaralı ama onlar en büyük desteği senden alı­y­o­rlar. Bu sebeple git ve onlara güzel şeyler söyle.

Yani Hz. Musa’ya, Firavun’a bile gitti­ğ­i­nde “ona yu­mu­şak davran, ha­lim ol” me­sa­jı­nın ay­nı­sı var burada da.

Ar­dın­da­ki ayet ise ko­nu­ya nok­ta­yı ko­yu­yor:

“Eğer kaba ve katı yürekli olsa­ydın, onlara kızıp bağırıp çağ­ı­rsa­ydın, onlar senin etra­f­ı­ndan dağılıp gid­e­rle­rdi.”

Neden? Çünkü zaten yet­e­r­i­nce mahcup, ezik ve hüz­ü­nlü­l­er. Eğer sen kaba davra­n­ı­rsan bir daha asla senin karşına çıkacak ces­a­r­e­ti bul­a­m­a­zlar.

Sonuçta ne oldu? Ayetin hükmü­nce Hz. Peyga­mber (sav) tüm acısı ve hüznüne rağmen, Rabbi­m­i­z­in kalbine ilka ettiği rahmet ve merha­m­et ile onlara kızmı­y­or, bağ­ı­rmı­y­or, çağ­ı­rmı­y­or. Ama ayet bitmi­y­or. Ne diyor?

“Onlar için Allah’tan bağ­ı­şla­nma dile. Yap­a­c­a­ğ­ın bir iş kon­u­s­u­nda da onlara danış.”

Yani, onların yaptığı hata ile amcan ölmüş, yet­i­n­i­lme­m­iş vücudu deş­i­lmiş, ciğeri çık­a­r­ı­lmış, zalim bir kadın tar­a­f­ı­ndan dişle­n­ip atılmış; yine yet­i­n­i­lme­m­iş, tam yetmiş sahabin şehit olmuş. Buna rağmen “yu­mu­şak davran, onlara dua et ve onlara danış!”

“Sübha­n­a­llah!”

“Allah’ın rahmet ve merha­m­e­t­i­ne bakar mısınız?”

Ni­te­kim Hz. Pey­gam­ber, bunları har­fi­yen uy­gu­lu­yor da. Hemen son­ra­sın­da­ki savaş­ta biz­zat bu ha­ta­yı yapan sa­ha­bi­le­ri­ni ça­ğı­rıp is­ti­şa­re edi­yor ve onların ver­di­ği karar üze­ri­ne ha­re­ket edi­yor, savaş ise za­fer­le so­nuç­la­nı­yor.

Şu ibret dolu yaş­a­nmı­şlı­ktan da anlı­y­o­r­uz ki ancak sıdk ile mez­i­y­e­tle­nme şer­e­f­i­ne nail olan sad­ı­klar, Hakk dav­a­l­a­r­ı­ndan ödün verme­zle­rse “sıd­dık” olu­y­o­rlar ve idrak ede­b­i­lmek, ışığın yanında olmak ise nasipli gön­ü­lle­r­in işi.

Öyle ya sıdk; özüyle, sözüyle dosdo­ğru kalıp bâtıla meyle­tme­m­ek; sadakat ise kalpte­ki niyetin ağızdan çıkana uyması değil mi?

Öyle­s­i­ne bir tarih olayı olarak oku­d­u­ğ­u­n­uz bu yaş­a­nmı­şlı­ktan bize düşen pay ne sizce?

Kanımca hak ve hakikat kal­e­l­e­ri yık­ı­lma­d­an evvel oraları mesken eyleyen köt­ü­l­e­re kötü, yaptı­kla­rı yanlı­şla­ra yanlış, çirki­nli­kle­r­i­ne çirki­nlik diy­e­b­i­lmek.

Bunu yap­a­rken de tam­a­hkâr bir tüccar gibi; fayda zarar hesabı ile değil; hakiki bir Müslü­m­an hasbîli­ği içinde fayda­d­an feragat ederek zararı göze alarak kötünün köt­ü­l­ü­ğ­ü­nü, çirki­n­in çirki­nli­ğ­i­ni, yanlı­ş­ın yanlı­şlı­ğ­ı­nı ifade ede­b­i­lmek.

Çünkü kişinin yahut eylemin iyi-kötü, doğru-yanlış olma­s­ı­nda tek mihenk hak ve hak­i­k­a­ttir. Kişiler ve eyle­mler bize yahut sevdi­kle­r­i­m­i­ze sağla­d­ı­kla­rı fayda seb­e­b­i­yle değil, hak­i­k­a­te nispe­tle­r­i­ne göre iyi-kötü, doğru-yanlış diye tarif edilir. Aksi halde bize faydası olduğu düş­ü­nce­s­i­yle kötüyü ve yanlışı sah­i­ple­n­ip, bize zararı olduğu vehmi­yle iyiyi ve doğruyu ortadan kaldı­rmak dur­u­m­u­nda kalırız.

Öyleyse ne yap­a­c­a­ğ­ız?

Nemrut’un ateşine su taşıyan karınca misali gücümüz neye yet­i­y­o­rsa onu.

Yılla­rca yan yana evlerde otu­rdu­ğu gayri­m­ü­slim komşu­s­u­yla bir gaza meyda­n­ı­nda karşı karşıya gelince; “ola ki üstümde hakkın vardır, çekil önümden ki seni bir başkası tep­e­l­e­s­in” ded­i­rte­c­ek asalet ve dava şuuru, dür­ü­stlü­ğ­ün göze sok­u­l­u­rca­s­ı­na değil, başka türlü­s­ü­nü bil­e­m­e­d­i­ğ­i­m­i­zi haykı­r­ı­rca­s­ı­na; azına çoğuna bakma­d­an, ileri geri kon­u­ş­a­na aldı­rma­d­an, iltifat edenin övgüsü ile kın­a­y­a­n­ın kın­a­m­a­sı ara­s­ı­nda nefsi­m­i­zi tahrike yahut kalbi­m­i­zi tahribe yol açacak bir fark görme­d­en, hesabî değil hasbî bir gönülle ama.

Her kon­u­ştu­ğu kel­i­m­e­yle, ortaya koyduğu her davra­n­ı­ş­ı­yla dış­a­r­ı­d­an bak­ı­ldı­ğ­ı­nda dünya için yap­ı­ldı­ğı hissi veren en alelade işle­r­i­ni dahi, yaptığı sağlam ve halis niyetle ahiret akçesi eyle­y­e­b­i­l­en bir gönülle.

Bu dünyada yar­a­t­ı­lmı­şla­ra nasıl muamele edi­y­o­rsa yarın Hakk’ın div­a­n­ı­nda kendi­s­i­ne öyle muamele edi­l­e­c­e­ğ­i­n­in farkı­nda; fakat yarın bana iyi muamele etsi­nler tücca­rlı­ğı ile değil; “güzelin yar­a­ttı­ğ­ı­na çirkin muamele edilmez” saf­i­y­e­ti ile güzel ahlakı kendi­s­i­ne mülk eyleyen bir gönülle.

Bir gün­a­hkâr gördüğü vakit, “bana verilen nim­e­tler ona lütfe­d­i­lse­ydi o benden çok daha iyi bir insan olurdu, onun imti­h­a­nı bana ver­i­lse­ydi ben ondan daha beter bir hale düş­e­rdim” diye düş­ü­n­e­r­ek, karşı­l­a­ştı­ğı herkesi kendi­s­i­nden daha iyi ve faz­i­l­e­tli bilecek bir gönülle.

Bir başka­s­ı­nda hata ve noksan gördüğü vakit, “şayet bu hata ve kusur bende olma­s­a­ydı bir başka­s­ı­nda da gör­e­b­i­lmem mümkün olmazdı” şuu­r­u­yla, elde gördüğü her yanlı­şta kendi­s­i­nde düz­e­lti­lme­ye muhtaç bir hal oldu­ğ­u­nu fark edecek, “hata yapanın değil gör­e­n­i­ndir” bilinci içinde, kâi­n­a­tta en ufak bir noksan gör­e­m­e­y­e­s­i­ye tam ve kâmil olma derdine düşecek bir gönülle.

Otu­r­u­ş­u­yla, kalkı­ş­ı­yla, davra­n­ı­şla­r­ı­yla, kıs­a­c­a­sı her anıyla bunu alenen vazeden bir gönülle. Herha­ngi bir musibet, hasta­l­ık yahut dertle sın­a­nma­d­ı­ğı vak­i­tler “acaba ne hata ettim ki Rabbim beni unuttu” endi­ş­e­s­i­yle boyun büküp hamd içre yakaran; kendi­s­i­ne bir nimet ihsan edi­ldi­ği vakit “yoksa iyi­l­i­kle­r­i­m­in karşı­l­ı­ğı bu dünyada mı ver­i­l­i­y­or” ted­i­rgi­nli­ği ile isti­ğfar içre hamd eden bir gönülle.

Yaptığı her iba­d­e­t­in önce­s­i­nde; layık ola­m­a­y­ı­ş­ı­n­ın hüznü­yle, sonra­s­ı­nda ise hakkını ver­e­m­e­y­i­ş­in ezi­kli­ğ­i­yle isti­ğfar eden; iba­d­e­t­i­ne karşı­l­ık bir mükâfat bekle­m­ek ede­psi­zli­ğ­i­ne düşmek bir yana, ibadet ede­b­i­l­e­nle­rden olmanın mükâfa­tla­r­ın en büyüğü oldu­ğ­u­nu bilerek isti­ğfa­r­ı­na şükrünü katık eyleyen bir gönülle.

Yani cennet olmasa dahi, elinden iyi­l­e­rden olma­ktan ve iyilik yapma­ktan başka bir şey gelme­y­e­c­ek; ceh­e­nnem olmasa dahi kötülük etmeye ve köt­ü­l­e­rden olmaya kab­i­l­i­y­e­ti olma­y­a­c­ak bir gönlü inşa etmeli insan. Ne sevabı cennet arzu­s­u­yla işle­y­e­c­ek, ne gün­a­htan ceh­e­nnem korku­s­u­yla kaçacak; cennet ve ceh­e­nne­m­in Rabbine duyduğu sevgi ve o sevgiyi kaybe­tme korkusu ile istese de günah işle­y­e­m­e­y­e­c­ek, iste­m­e­se de her halini ibadet zevkine bür­ü­y­e­c­ek bir gönül cennete çev­i­r­e­b­i­l­ir bu dünyayı.

Diliyle değil hâliyle sabrı ve hakkı tavsiye eden insan, asra yemin edenin hat­ı­r­ı­na işle­d­i­ği salih ame­lle­rle insa­nla­r­ın da hüsra­n­ı­na perde olarak, salt kendisi için yaş­a­m­a­n­ın ölme­kten beter oldu­ğ­u­nu anla­t­a­r­ak, “bir başkası yaşasın diye öle­b­i­lme­n­in” yaş­a­m­a­ktan güzel oldu­ğ­u­nu fark ede­b­i­lme­l­e­r­i­ni sağla­y­a­c­a­ktır. Ve biz imkân için adam gibi çalışıp, imanın hakkını vermek için hak­i­k­a­t­en gayret edersek, Eba­b­i­lle­r­in Rabbi bize kim oldu­ğ­u­m­u­zu elbet hat­ı­rla­t­a­c­a­ktır.

Kimse­s­i­zle­r­in bayramı, mahzu­nla­r­ın mutlu­l­u­ğu, dertli­l­e­r­in dermanı, kalbi kır­ı­kla­r­ın dostu, dizle­r­i­nde takat kalma­y­a­nla­r­ın çalacak kapısı olmak adına; yeryü­z­ü­n­ün yalnı­zca mazlu­mla­r­ı­n­ın yüzünü güldü­rme­kle yet­i­nme­y­e­r­ek zul­ü­mle­r­i­ne engel olup zal­i­mle­r­in dahi kendi­s­i­ne muhtaç olduğu o muhte­ş­em adaleti inşa etmek için geldik bu dünyaya. Hiç olmazsa hiç kimse­n­in acısı, hüznü, derdi, düşmanı, umu­tsu­zlu­ğu, hüsranı olma­y­a­l­ım ki çirki­nle­şme­s­in güzel yanla­r­ı­m­ız.

Yarın merha­m­e­t­in Rabbine boyun bükecek hal­i­m­i­z­in olma­s­ı­nı isti­y­o­rsak, bugün bizim yüz­ü­m­ü­zden boynu bük­ü­lme­s­in çiç­e­kle­r­in bile. Tev­e­kke­li değ­i­ldir kullu­ğ­un şefkat ile yan yana yaz­ı­l­ı­şı, kişinin kul oluşu kendine şefka­t­i­d­ir, başka­s­ı­na şefkati Rabbine kul oluşu.

Ey nefsim…

Hal böyle ise kimseyi incitme, kalbin yeterse seni inci­t­e­nle­re dua et, hatta sen kalbine yet kimse­l­e­rden incinme.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir