Makaleler, Yazılar

ÖNCE ADALET

ÖNCE ADALET

ÖNCE ADALET

Yazılı Makale

ÖNCE ADALET

10 dk okuma

ADL-İ İLAHİ, TUFAN VE YÜREĞİN TEM­İ­ZLİ­Ğİ

İflas etmiş tüccar misali eski defte­rle­r­i­mi kar­ı­ştı­r­ı­rken rastla­d­ı­ğ­ım enfes bir man­i­f­e­sto;

Siyer kit­a­pla­r­ı­nda “bir toplum için adalet mi, güv­e­nlik mi” tartı­şma­s­ı­na nokta koyacak ve aslında “insan” denen kutsa­l­ın ne demek oldu­ğ­u­nu çağ­ı­m­ı­z­ın kirli ruhuna üfleyen bir olay nakle­d­i­lme­kte­d­ir:

“İslam ordusu başko­m­u­t­a­nı Halid b. Velid(ra), bir gaza sır­a­s­ı­nda ordunun önüne çıkan ırmağı geçmek için su der­i­nli­ğ­i­ni ölçmek ister. Tabi devir bugünkü gibi imkânın ‘insa­nla­rı azdı­rdı­ğı’ bir devir değ­i­ldir.

Bir askere emir verir ve asker aldığı emir üzerine suya iner; ancak yüzme bilme­d­i­ği için boğ­u­l­a­r­ak vefat eder.

Olay, kısa süre içinde Hz. Ömer (ra)’e nakle­d­i­l­ir.

Hz. Ömer (ra)’in ortaya koyduğu ‘dillere destan’ adalet anla­y­ı­ş­ı­nda askere emir vererek boğ­u­lma­s­ı­na sebep olan başko­m­u­t­an Halid b. Velid (ra) birinci derece sorumlu tutulur ve yapılan muh­a­k­e­m­e­d­en kısas kararı çıkar. Yani şehit olan askere karşı­l­ık ortaya koyduğu askeri deha ile İslâm tar­i­h­i­ne adını altın harfle­rle yazdı­r­an Halid b. Velid(ra) feda edi­l­e­c­e­ktir.

Araya giren hatırlı kimse­l­er, askerin ail­e­s­i­ne rica minnet kısas yerine kan bed­e­l­i­ni kabul ettirir de, başko­m­u­t­an Halid b. Velid(ra) canını Halife Ömer’in ada­l­e­t­i­nden kurta­r­ır.”

İşte bir toplumu ayakta tutan yegâne sır olan “adalet” budur.

Gerek fert, gerek toplum, gerekse de devlet bazında bu sırrı kulak ardı ede­nle­r­in “en iyisi dahi” ipek böc­e­ğ­i­n­in yaptı­ğ­ı­ndan ötesini yapamaz. Zira bil­e­nler bilir; ipek böceği, kendi­s­i­ne mezar olacak kozayı kendi eliyle çevre­s­i­ne örer ama kozanın ipekten olması, onun kendi eliyle kendini yok etme sür­e­c­i­ne engel olamaz.

Ancak gelin görün ki “bil­i­nçli” bir oku­m­a­d­an ziyade yaşam ve zihin konfo­rla­r­ı­m­ı­zı bozma­m­ak adına sadece “duygu­s­al bağ” kurmayı tercih etti­ğ­i­m­iz ilahi hitabın “tuzak kuran” olarak atfe­tti­ği şeytan ve şeytanî güdüler, Âdem babamız ve Havva anne­m­i­zden bu yana insan üze­r­i­nde­ki tüm etki­s­i­ni, insanın ira­d­e­s­i­nden ödünç aldı­kla­r­ı­yla gerçe­kle­şti­rme­ye devam ediyor ve o ilahi hitap açıkça zikre­d­i­y­or;

“Tuğyan, yani zulmün artması olan yerde tufan olur.”

Bu tarih boyunca böyle olmuş ve adalet “amasız” olma­ktan çıktığı anlarda Rabbin şefkat tok­a­tla­rı ardı ardına gelmi­ştir.

Ancak bu tufan, zannı­mca zulüm sah­i­ple­ri için bir felaket, “bittim” diyerek gemiye koş­a­nlar için ise ilahi bir nim­e­ttir.

Peki bizim dur­u­m­u­m­uz nedir?

Yıl 2017. Geceye Bir Güneş Çizdim Romanı’nın sancısı ile kıvra­n­ı­y­o­r­um. Romanın kahra­m­a­nla­r­ı­ndan Yusuf Dede’nin, rahmet olsun, çad­ı­r­ı­nda­y­ız.

Orada defte­r­i­me aldığım bir not;

“Ey Adl-i İlahi. Bil­i­y­o­r­um ki, gün gelecek dünya senin adil sıfatın gereği, buz tutmuş bu çad­ı­rla­rda sıcak ev rüy­a­l­a­rı gören çoc­u­kla­r­ın üşüyen yür­e­kle­ri ile etti­kle­ri beddua­d­an nas­i­b­i­ni ziy­a­d­e­s­i­yle alacak!”

Bugün, o günle­rde mel­e­kle­şmiş ruhları sah­i­lle­re vuran Aylan’lar, o minicik yür­e­kle­rden yükse­l­en beddua­l­ar, gözleri iki resim kar­e­s­i­ne mahkûm bır­a­k­ı­lmış bağrı yanık ana­l­a­r­ın gözyaşı doğra­d­ı­kla­rı ağı­tla­rı, sessiz çığlı­kla­rı semayı ağlatan bab­a­l­a­r­ı­n­ın ini­lti­l­e­ri “may­a­l­a­ndı” ve biz sey­i­rci­l­er ise bundan hak etti­ğ­i­m­iz kad­a­r­ı­nı alı­y­o­r­uz!

E dünya bu, sistem öyle bir işliyor ki kimse­n­in ahı hiç kimsede zerrece kalmı­y­or!

“Peki düzelir mi?”

Tabi ki düzelir. Umu­tsu­zluk İblis’in fıs­ı­ltı­s­ı­d­ır. Bakın, namaz için abdest almaya üşenen insa­nlar iki yıla yak­ı­ndır günde elli kez elini yüzünü yıkıyor.

Evet, evet düzelir ve bu şerden de nice hay­ı­rlar doğar!

Ancak…

Başka­l­a­r­ı­n­ın kus­u­r­u­n­un bizim gün­a­h­ı­m­ı­zı örtme­y­e­c­e­ğ­i­ni anla­rsak;

İçi­m­i­zde­ki kin, nefret, hırs, hased gibi vir­ü­sle­ri tem­i­zle­rsek;

Merha­m­e­t­in, payla­şma­n­ın, karde­şli­ğ­in ve kat­ı­ksız sevgi­n­in bu dünyayı cennete çev­i­r­e­c­e­ğ­i­ni anla­rsak;

Kalbi­m­iz başka, aklımız başka söyle­m­e­zse;

İman başka bir yere çağırıp, zaman başka bir yere davet etmezse;

İçimiz bizi ölümle doğ­u­l­a­c­ak olan bir hayatın haz­ı­rlı­ğ­ı­na davet ederken, dışımız ölümü hiç hat­ı­rla­m­a­d­an gününü gün etmenin dav­e­tçi­si olmazsa;

Yetimin mahzu­nlu­ğ­u­n­un farkına var­ı­rsak;

Mazlu­m­un gözyaşı içimizi kan­a­t­ı­rsa;

Kahka­h­a­l­a­r­ı­m­ız yanı baş­ı­m­ı­zda­ki acılara bigâne olmazsa;

Bir kalbi­m­iz oldu­ğ­u­nu hat­ı­rla­y­a­r­ak, o kalbin bir sahibi oldu­ğ­u­nu fark edersek;

Ne için yar­a­t­ı­ldı­ğ­ı­m­ı­z­ın farkına var­ı­rsak;

İçinde yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız dünyaya, içi­nde­ki dünyayı yaş­a­tmak için geldi­ğ­i­m­i­zi bir kez daha fark edersek;

İçinde yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız dünyaya, içi­m­i­zde yaş­a­ttı­ğ­ı­m­ız dünyayı kurban etme­zsek.

Yapmı­y­or muyuz?

Emin olun “en iyi” günle­r­i­m­i­zde­y­iz ve tarih nice örne­kle­ri ile dolu!

Tabi mez­a­rlı­klar ise hepsi­n­in pişma­nlı­ğı ile sessiz!

İşte bu yüzden ısrarla haykı­r­ı­y­o­r­um;

Küfrün, şirkin, modern puta tap­ı­c­ı­l­ı­ğ­ın, kutsal karşı­tlı­ğ­ı­n­ın, dünye­v­i­l­e­şme­n­in cırtlak ve çatlak sesi karşı­s­ı­nda ürke­nler, korka­nlar, pus­a­nlar, sus­a­nlar, umut kesip yak­a­s­ı­na küs­e­nler!

Yür­e­ğ­i­m­i­z­in gözü aydı­nla­nsın, içi­m­i­zde­ki kanadı kırık kuş tekrar kanat çırpsın, gönül kul­a­ğ­ı­m­ız mel­e­kle­r­in kanat sesle­r­i­ni yeniden duysun diye bekle­y­e­nler!

Fed­a­kârlı­ğı benci­llik kuy­u­s­u­nda unu­t­a­nlar;

Cöm­e­rtlik gömle­ğ­i­ni çağın kurtla­r­ı­na kaptı­r­a­nlar;

Yardı­mse­v­e­rli­ği faiz kerva­nla­r­ı­n­ın insa­f­ı­na terk edenler;

Var olurken verilen şefkat gömle­ğ­i­ni çoğ­a­ltma tutku­s­u­na yırttı­rmış olanlar;

Komşusu aç iken tok yatmış olma­ktan uta­nma­yı da unu­t­a­nlar;

Ruhla­r­ı­n­ın benci­llik zinda­n­ı­nda boğ­u­lmuş olanlar;

Nice nice bab­a­l­a­rı infa­ksız, sad­a­k­a­s­ız, zekâtsız bır­a­k­a­r­ak Hz. Yusuf misali ağlatıp sızla­t­a­nlar;

Siz hangi beddua­n­ın ürü­n­ü­s­ü­n­üz, hangi günahın meyve­s­i­s­i­n­iz; anne­n­i­z­in karnı­nda, bab­a­n­ı­z­ın kanında hangi cin­a­y­e­ti işle­d­i­n­iz ve hangi muk­a­dde­si kirle­tti­n­iz ki bu toplu­mda­ki bütün fen­a­l­ı­kla­rı kör­ü­klü­y­o­rsu­n­uz bilmi­y­o­r­um!

Çöle döndü­rdü­ğ­ü­n­üz bu topra­kla­rda; kinden dininiz, inti­k­a­mdan ima­n­ı­n­ız mı var bunu da bilmi­y­o­r­um!

Ama toplu­mda yeş­e­rtme­ye çal­ı­ştı­ğ­ı­n­ız kötülük ve nefret toh­u­m­u­n­un bu topra­kla­ra ait olma­d­ı­ğ­ı­nı bil­i­y­o­r­um!

Çünkü bu topra­kla­ra ait hiçbir tohumun meyvesi bu kadar zehirli, bu kadar ayrık, bu kadar “zakkum” olamaz. Zira hiçbir “yerli” diken, kendi yür­e­ğ­i­ni bunca kan­a­t­a­m­az, kendi gülüne bu denli düşman olamaz, kendi topra­ğ­ı­na böyle­s­i­ne nefret besle­y­e­m­ez, öz değ­e­rle­r­i­nden bu denli tiksi­nti duyamaz.

Çünkü biz, bu coğra­fya­n­ın bin yıllık gerçeği olarak bil­i­y­o­r­uz ki bu coğra­fya­n­ın may­a­s­ı­nda sevgi, merha­m­et, irfan, hikmet ve adalet var!

Bunla­r­ın kor­u­y­u­c­u­su biz acizler değiliz! Ancak bu değ­e­rler uğruna canını, malını, kanını şahit kılan şüheda ceddi­m­iz Rabbin indi­nde­ki tem­i­n­a­t­ı­m­ı­zdır!

Emin olun ki çok geçme­d­en Ebrehe’nin çoc­u­kla­r­ı­n­ın İbrahim(as)’ın “Kâbe”sine hiçbir şey yap­a­m­a­y­a­c­a­ğ­ı­nı ve ateşin imanı yakma­y­a­c­a­ğ­ı­nı anla­y­a­c­a­ksı­n­ız.

Farkı­nda­l­ık dil­e­kle­r­i­mle!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir