Makaleler, Yazılar

PEKİ HANGİSİ?

PEKİ HANGİSİ?

PEKİ HANGİSİ?

Yazılı Makale

PEKİ HANGİSİ?

10 dk okuma

GERÇEK İSLAM BU DEĞİL!

Bu cümleyi son iki on yılda o kadar çok okudum ki!

Bu tespi­tte bul­u­n­a­nla­r­ın kahir ekse­r­i­y­e­ti; aldığı eğitim, bul­u­ndu­ğu konum, sosyo-eko­n­o­m­ik durum, üzerine gölgesi düşen aile ve çevre­s­i­n­in zihnine kodla­d­ı­ğı bilgi­l­er doğru­ltu­s­u­nda “gerçek” olan İslam’ı anla­tma­ya, akta­rma­ya çal­ı­ş­ı­y­or.

Ama hiçbir açı­kla­ma; dünya yolsu­zluk ende­ksi­nde en az yolsu­zluk yapan elli beş ülke ara­s­ı­nda neden tek bir Müslü­m­an ülke olma­d­ı­ğ­ı­nı, insa­nla­r­ın dinda­rlı­ğı arttı­kça neden eş zamanlı ahlâki sor­u­nla­r­ı­n­ın da arttı­ğ­ı­nı, kendi­l­e­r­i­ni cenne­tpe­r­e­st bir algı içinde cennet kodla­y­a­nla­r­ın başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­nı nasıl ceh­e­nne­me çev­i­r­e­b­i­ldi­ğ­i­ni, artan maddi imkânla­ra rağmen Müslü­m­a­n­ın varlık imti­h­a­n­ı­nı üstelik göz göre göre neden kaybe­tti­ğ­i­ni izah eder nit­e­l­i­kte değil. Ya da bana tatmi­nkâr gelmi­y­or!

Öyle ya, iste­d­i­ğ­i­m­iz kadar “gerçek İslâm bu değil!” diyerek haykı­r­a­l­ım; her geçen günle birli­kte, tut­u­ndu­ğ­u­m­uz manevi ve ahlâki değ­e­rle­r­in yara alması ve kan kaybe­tme­s­i­n­in önüne geç­e­m­i­y­o­r­uz!

Peki “gerçek İslam” hangisi? Gerçek dinda­rlık nerede? Böyle bir şey varsa neden hâlâ uygu­l­a­n­a­m­ı­y­or? Bu kadar kötülük nasıl oluyor da bu dini temsil etti­ğ­i­ni söyle­y­en insa­nla­r­ın hay­a­t­ı­nda bar­ı­n­a­b­i­l­i­y­or? Bunca insan nasıl oluyor da bu dinin din­a­m­i­kle­r­i­ni bu kadar yanlış yor­u­mla­y­a­b­i­l­i­y­or? Dünyada neden dinsel termi­n­o­l­o­ji bağla­m­ı­nda “evet ya işte bu” diy­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­iz ve üşüyen ruh­u­m­u­zu sarma­l­a­y­a­c­ak bir yapı veya toplum yok?

Bu tür sorular o kadar çok ki! Saymaya çal­ı­şsam herha­lde ciltler oluşur!

Ben din âlimi değilim. Olmak ve böyle bir vebali ömrüme yük etmek gibi bir derdim de yok. Bunu her fırsa­tta bel­i­rti­y­o­r­um. Sadece bana kulla­nmam için bahşe­d­i­l­en ve bu konuda da defaten uyaran ilahi beyanın bu emrine uyarak “merak ilmin hoc­a­s­ı­d­ır” rea­l­i­t­e­s­i­ni kendime amaç edinmiş bir halde, sade bir fikir işçisi olarak yür­e­ğ­i­mi sağ­ı­y­o­r­um!

Ama bu toplu­m­un onto­l­o­j­ik temeli olan din ve dol­a­y­ı­s­ı­yla dinda­rlı­ğ­ın giderek pro­ble­m­in kaynağı oldu­ğ­u­nu, genç kesimin bu değ­e­rle­rden hızla uza­kla­ştı­ğ­ı­nı gör­e­b­i­l­e­c­ek bir bir­i­k­i­me sahibim. Dol­a­y­ı­s­ı­yla, bugünkü toplu­mda anılan değ­e­rle­r­in yaşam bul(a)mad­ı­ğ­ı­nı ve işle­v­i­ni yerine getir(e)med­i­ğ­i­ni bariz bir şekilde gör­ü­y­o­r­um.

Öyle ya! Din denen değ­e­rler bütünü; topluma değer katmak yerine, insa­nla­rı bu değ­e­rle­rden uza­kla­ştı­r­ı­y­o­rsa; nebevi bir solukla “din, güzel ahlâktır” ikazına rağmen kelime-i şehadet getiren herkes ahlâk kavra­m­ı­nı şehadet kavra­m­ı­n­ın yanında bedava bir yazılım gibi görüp ahlâklı olmayı, bu değ­e­rle­re sad­a­k­a­tle bağla­nma­yı aklına dahi get­i­rmi­y­o­rsa ortada ciddi bir sorun var dem­e­ktir.

O zaman ya ahlâk, dür­ü­stlük, adalet, eşitlik, özgü­rlük, merha­m­et gibi binle­rce yıllık kadim insani değ­e­rler ışı­ğ­ı­nda, günümüz koş­u­lla­r­ı­nı bu değ­e­rle­re kodla­y­a­r­ak “yaş­a­n­a­b­i­l­ir” hale get­i­r­e­c­e­ğ­iz; ya da bugün Avrupa’da olduğu gibi dinsel termi­n­o­l­o­ji ve çağrı­ştı­rdı­ğı tüm değ­e­rle­ri kalple­r­i­m­i­zden, zih­i­nle­r­i­m­i­zden hatta toplum sahne­s­i­nden atı­lma­s­ı­na sebep olacak din karşı­tlı­ğ­ı­n­ın büy­ü­m­e­s­i­ne seyirci ola­c­a­ğ­ız.

Zira, biz bugün fark etmesek de, fark edenler görmek iste­m­e­se de, 21 il 196 ilçeyi okul okul gezen, yakla­ş­ık bir milyon genç ile buluşma şansını elde etmiş biri olarak bil­i­y­o­r­um ki öze­lli­kle genç kesimde tablo oldukça vahim durumda maa­l­e­s­ef!

Boş bir vakti­n­i­zde oku­lla­rı bir dolaşıp gençle­rle ‘buy­u­rma­d­an’ iki arkadaş gibi sohbet edin lütfen. Yaşanan dramlar, avu­çla­rda kalan anlam boşlu­kla­rı ile ezici bir kesimin ruhunda ve yür­e­ğ­i­nde tarifi imkânsız boşlu­klar oluşmuş durumda!

Hiç unu­tmu­y­o­r­um; yirmili yaşla­rda genç bir kız­ı­m­ı­z­ın, bir öğrenci yurdu­nda yapmış oldu­ğ­u­m­uz söyleşi sonra­s­ı­nda­ki sözle­r­i­ni ve anı­msa­d­ı­kça yüreğim sızlı­y­or:

“Hocam çok güzel kon­u­ştu­n­uz. Allah razı olsun ama bu iş kon­u­şma­kla olmuyor ki, yaş­a­m­a­kla oluyor. Benim gençli­ğ­im, hay­a­lle­r­im, gel­e­c­e­ğ­im, idea­lle­r­im, inancım ve bugüne kadar gözüm gibi kor­u­d­u­ğ­um tüm man­e­v­i­y­a­t­ım yerle bir ve bunun hes­a­b­ı­nı ver­e­b­i­l­e­c­ek kimse­yle de tan­ı­ş­a­m­a­d­ım şu ana kadar.”

Eminim ki bu düş­ü­nce­ye sahip, düş­ü­nce­l­e­r­i­ni içinde yeş­e­rten, sessiz çığlı­kla­r­ı­nı içinde boğmaya çalışan binle­rce hatta belki milyo­nla­rca genci­m­iz var. Zira otuz beş milyo­nluk devasa bir pot­a­nsi­y­e­l­i­m­iz var ama gör­e­b­i­l­e­ne aşk olsun!

Gör­ü­ndü­ğü kad­a­r­ı­yla da insa­nla­rı, öze­lli­kle de gençle­r­i­m­i­zi düşmüş olduğu bu umu­tsu­zluk çuk­u­r­u­ndan çık­a­r­a­c­ak, nefret etti­rmek yerine müjde­l­e­y­e­c­ek, zorla­ştı­rmak yerine kol­a­yla­ştı­r­a­c­ak ne söz söyle­y­en var ne de bu konuda adım atan kimse var!

Belki de ben gör­e­m­i­y­o­r­um! Kim bilir! Ama en azından tüm bu kır­ı­lma­l­a­rı, dağılma ve umu­tsu­zlu­kla­ra kafa çeviren grubun içinde değilim.

“Gerçek din, ilan etti­ğ­i­m­iz ina­ncı­m­ız değil, sürdü­rdü­ğ­ü­m­üz hay­a­ttır” der Louis Nizer.

Sanırım bizim çıkış nokta­m­ız da bu cümle­n­in işaret ettiği tarafta.

Demek ki din; dildeki değil, yaşamın içinde hayat bulan şeydir. Demek ki din, ilahi hitabın da dey­i­m­i­yle hayatın atar dam­a­rla­r­ı­nda atan (din-ül qayyume) bir yaşam süreci. Yani Müslü­m­an sadece secca­d­e­de, dua ederken veya camide Müslü­m­an değil; evde de, yatakta da, sofrada da, işte de, çarşıda da, okulda da Müslü­m­an!

Âle­mle­re rahmet olan(sav) deyince aklı­m­ı­za rahmet, merha­m­et, hoşgörü ve tevazu; Hz. Ebu­b­e­k­ir(ra) denince aklı­m­ı­za sadakat, dostluk, cöm­e­rtlik ve merha­m­et; Hz. Ömer(ra) denince aklı­m­ı­za adalet, hakpe­r­e­stlik ve diğ­e­rkâmlık; Hz. Osman(ra) denince aklı­m­ı­za edep, efe­ndi­l­ik, müşfi­klik ve yumuşak huylu­l­uk; Hz. Ali(ra) denince de aklı­m­ı­za ilim, merak ve cesaret gelmesi gibi.

Öyle ya, bunlar dinsel termi­n­o­l­o­j­i­n­in menbaı olan ilk ışıklar ve suyun ana kaynağı. Hepsi de ilk Müslü­m­a­nlar! Ama bakın, aklı­m­ı­zda onlara dair yaşam biç­i­mle­ri kalmış; ta çağlar ötesine dille­r­i­nde­ki değil, halle­r­i­nde­ki yansı­m­ış.

Ama yazık ki sor­u­n­u­m­uz, bu algıyı kabul etmekle bitmi­y­or!

Çünkü veriler, bugün öldü­r­ü­l­en her on Müslü­m­a­ndan dok­u­z­u­n­un yine dindaşı tar­a­f­ı­ndan öldü­r­ü­ldü­ğ­ü­nü göste­r­i­y­or.

Bugün alnında secde izi olan adama duy­u­lma­sı gereken bir itimat yok, kalmadı!

“Dindar adam yalan söyle­m­ez, dindar adam çalmaz, dindar adam ahlâklı­d­ır, dindar adam adildir” fikri­n­in yerinde yeller esiyor.

İki milyar münte­s­i­bi bulunan İslâm dünya­s­ı­n­ın dünya tar­i­h­i­ne yön veren bin küsur yıllık geçmi­şle­r­i­nden esi­nle­n­e­r­ek dişe dokunur bil­i­msel bir çaba üretmek yerine; yaş­a­mla­r­ı­nı Batı’nın tekno­l­o­j­i­s­i­ni ithal veya taklit ederek kol­a­yla­ştı­rdı­ğ­ı­nı göste­r­i­y­or.

San­a­tsal bağla­mda da dişe dokunur bir çaba yok ve muhte­ş­em geçmi­şle­r­i­ne rağmen elin oğlunun dört yüz beş yüz yıllık tar­i­hle­r­i­ne rağmen üre­tti­kle­ri bilgi­s­a­y­ar oyu­nla­rı, yar­a­ttı­kla­rı kar­a­kte­rler ile vakit geç­i­rme­yi uygun bul­u­y­o­rlar.

Toplu­m­un kanayan yar­a­l­a­r­ı­nı saracak, manevi din­a­m­i­kle­ri besle­y­e­c­ek, ahlâki öğre­t­i­l­e­ri kodla­y­a­b­i­l­e­c­ek doğru dürüst ne bir sinema filmi var ne bir dizi ne bir oyun var ortada. Olanlar da belli ideo­l­o­ji ve fik­i­rle­ri empoze etmek için yapılan şeyler ve ner­e­d­e­yse tamamı obje­kti­fli­kten fersah fersah uzak.

Mimari açıdan da hâlâ beş altı yüz önce yapılan cami, şad­ı­rvan, yapı ve bin­a­l­a­rla övünen bir toplum var. Belki bugün ithal edilen tekno­l­o­ji yardı­m­ı­yla görüntü kurta­r­ı­l­a­b­i­l­i­y­or ama hiçbir yeni yapıda o eski yap­ı­l­a­rda­ki efsunlu ruh ve huz­u­rdan eser yok.

Kabul edip görmek iste­m­e­s­ek de; ahlâki çür­ü­m­e­ye, yolsu­zluk ve haksı­zlı­kla­ra, ada­l­e­tsi­zlik ve adam kay­ı­rma­l­a­ra, hemen tüm İslâm coğra­fya­l­a­r­ı­nda ilahi bey­a­ndan ayetler adeta cımbı­zla­n­a­r­ak del­i­ller get­i­r­i­l­ip olan bitenin üstü örtü­l­ü­y­or.

Kadim değ­e­rle­r­i­ne bağlı kalarak yaş­a­d­ı­ğı çağa şekil veren bir anlayış yerine; ya Taliban örne­ğ­i­nde olduğu gibi bin beş yüz yıl önceki değ­e­rler çağa eğreti bir şekilde entegre edi­lme­ye çal­ı­ş­ı­l­ı­y­or ya da bugünkü modern olarak tabir edilen dünya­n­ın şartla­r­ı­na uyum sağla­y­a­c­ak bir yaşam tarzı gel­i­şti­rmek yerine çağın rengini almak daha makbul gör­ü­l­ü­y­or.

Bugün, tes­e­ttür mod­a­s­ı­n­ın milyar dol­a­rla­rı katla­y­an sektö­r­ü­ne harca­n­an par­a­l­a­rla dünya­d­a­ki açlığın kaç kez bit­i­r­i­l­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ni ara­ştı­r­ın iste­rse­n­iz!

Sadece bizim coğra­fya­m­ı­zda aynı Allah’a inanan, aynı peyga­mbe­r­in ris­a­l­e­t­i­ne iman eden, aynı kıbleye dönen insa­nla­r­ın birbi­r­i­ni tekfir ederek birbi­r­i­n­in arka­s­ı­nda namaz dahi kılma­d­ı­ğı onlarca İslami(!) oluşum var. Bunla­r­ın sev­i­nçle­ri de ked­e­rle­ri de dav­a­l­a­rı da insana ve insa­nlı­ğa bakış açıları da birbi­r­i­nden farklı.

Din ded­i­ğ­i­m­iz olgu huzurun, karde­şli­ğ­in, payla­şma­n­ın, birli­ğ­in tesisi için var iken; bugün çat­ı­şma­n­ın, ayrı­şma­n­ın, kavga­n­ın aracı haline gelmiş durumda! Ne Mekke’nin kansız, kavga­s­ız, sav­a­şsız fethi bir anlam ifade ediyor; ne sav­a­şma­m­ak için yer­i­nden, yurdu­ndan hicret eden muh­a­c­i­rle­r­in yaş­a­nmı­şlı­ğı ders oluyor! Zira dildeki ile hâldeki, teori ile pratik ara­s­ı­nda boşluğu doldu­r­u­lma­sı imkânsız gibi görünen derin bir uçurum var.

İnsa­nlı­ğ­ın anası olan kadının toplu­mda­ki yeri o toplu­m­un uyga­rlık sev­i­y­e­s­i­ni göste­r­i­rken; bırakın kadının ülke ve toplum eko­n­o­m­i­s­i­ne katkı sağla­m­a­s­ı­nı, hâlâ “kadın toplum içinde kahkaha atamaz” fetva­l­a­rı itici yor­u­mla­rla günde­mle­re taş­ı­n­ı­y­or.

Dünya ile rekabet ede­b­i­l­e­c­ek bir bilgi ve kültür gel­i­şti­r­i­l­e­m­e­d­i­ği gibi ya dünya­d­an tümüyle kopuk ya da dünyaya tümüyle entegre bir yaşam biçimi oluşmuş durumda!

En can yakıcı tarafı da dünya üze­r­i­nde tüm doğal zengi­nli­kle­r­i­ne rağmen “tam bağ­ı­msız” bir tane dahi İslam ülkesi bul­u­nma­m­a­sı.

Ez cümle, sayfa­l­a­ra sığma­y­a­c­ak kadar derin sancı­l­a­rdan müt­e­ş­e­kkil bunca soruna rağmen; bugünkü modern dünya ile barışık, insa­nlı­ğ­ın huzur ara­y­ı­ş­ı­na cev­a­plar sun­a­b­i­l­e­c­ek bir din yorumu yok ortada ve gör­ü­l­ü­y­or ki bu konuda eğitim ala­nla­r­ın, bu konuyu yür­e­ğ­i­ne yük ede­nle­r­in bu yönde bir gayreti de yok. Ola­nla­r­ın da sesleri kısık ve yalnı­zlı­ğa mahkûm edilmiş durumda.

Tabi bu işin dış dünyaya yansı­m­a­sı da çok daha vahim durumda.

Zira adamlar haklı olarak “sav­u­ndu­ğ­u­n­uz değ­e­rler sizi iti­b­a­rlı, yüksek kültü­rlü, şahsi­y­e­tli, esaslı bir ahlâk sahibi yap­a­m­ı­y­o­rken siz kime ne anla­t­ı­y­o­rsu­n­uz” edası içinde, öne­r­e­nle­r­in kendi­l­e­ri öne­rdi­kle­ri değ­e­rle­ri ne kadar ben­i­mse­m­i­şler sor­u­s­u­nu pat diye önünüze koy­u­y­o­rlar!

İçim acı­y­a­r­ak söylü­y­o­r­um ama yazık ki haklı­l­ar da.

Çünkü bir tarafta kurtu­l­uş reç­e­t­e­si olarak sunulan bir değ­e­rler bütünü var ama öbür tarafta da daha kendi mensu­pla­r­ı­nı adam ede­m­e­m­iş bir yaşam biçimi gözler önünde!

Hatta anı­msı­y­o­r­um; bir İmam Hatip Lisesi idi sanırım, on ikinci sınıfta bir del­i­k­a­nlı; “Hocam, inançlı insa­nlar neden iktidar, güç, para, mevki ve makam sahibi olunca değ­i­ş­i­y­or?” diye sormu­ştu. Taklit ve tahkik dem­i­ştim o vak­i­tler ve bizim yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ı­z­ın tahkiki bir inanç değil sadece kültür Müslü­m­a­nlı­ğı oldu­ğ­u­nu, bu yüzden bugün varlık imti­h­a­n­ı­nı kaybe­tti­ğ­i­m­i­zi söyle­y­e­r­ek konuyu kap­a­tmı­ştım.

Oysa ki genci­m­i­z­in sorusu oldukça isa­b­e­tli bir soru idi ve soru aslında kökle­r­i­m­i­zi toprağa ne kadar zayıf bağla­d­ı­ğ­ı­m­ı­z­ın, esen bir rüzgâr veya çık­a­b­i­l­e­c­ek olası bir fırtı­n­a­da birkaç yaprak düş­ü­rmek veya birkaç dal­ı­m­ı­z­ın hasar görmesi yerine, toprağa sözüm ona sıkı sıkıya bağla­ndı­ğ­ı­m­ız kök­ü­m­ü­zden koparak nasıl esen rüzgârın oyu­nca­ğı oldu­ğ­u­m­u­z­un enfes bir man­i­f­e­sto­su nit­e­l­i­ğ­i­nde idi.

Zira çoc­u­klu­ğ­u­ndan iti­b­a­r­en “para insanı şaş­ı­rtır, güç yoldan çıkarır” telki­nle­r­i­yle büyüyen bir kuşağın, bir varlık imti­h­a­n­ı­nda para veya güçle değ­i­şme­d­i­ğ­i­ni; tam aksine gerçek kiş­i­l­i­ğ­i­n­in ortaya çıktı­ğ­ı­nı söyle­m­ek ger­e­k­i­y­o­rdu ki, söyle­ş­i­d­en sonra bu genci­m­i­ze uzun uzadıya bunu anla­tma­ya çal­ı­şmı­ştım.

“Kişinin nam­a­z­ı­na, orucuna bakma­y­ın; kon­u­ştu­ğ­u­nda doğru konuşup kon­u­şma­d­ı­ğ­ı­na, kendi­s­i­ne emniyet edi­ldi­ğ­i­nde güv­e­n­i­l­i­rli­ğ­i­ni ortaya koyup koyma­d­ı­ğ­ı­na; dünya kendi­s­i­ne güldü­ğ­ü­nde takvayı elden bırakıp bır­a­kma­d­ı­ğ­ı­na yani menfaat anı­nda­ki tavrına bakıp öyle değ­e­rle­ndi­r­in” diyen koca Hz. Ömer (ra) yan­ı­lmış ola­m­a­zdı ya!

Bunun en canlı örneği, yeryü­z­ü­nde hayatı Allah’ın iste­d­i­ği noktada inşa etme yolunda iflas etmiş, Allah’ın bu dünyada kurma­m­ı­zı iste­d­i­ği cenneti bu dünyada kurmayı baş­a­r­a­m­a­m­ış ama gözünü öte­l­e­rde­ki cennete diken üç kıta dolusu Müslü­m­a­nlı­ğ­ı­m­ız değil mi?

Din kavra­m­ı­n­ın anla­m­ı­nı öğrenme kon­u­s­u­nda bozmak iste­m­e­d­i­ğ­i­m­iz zihin ve yaşam konfo­r­u­m­u­z­un yanı sıra, bil­e­nle­r­in de doğruyu kendi tek­e­lle­r­i­ne alarak kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­nle­r­in tam­a­m­ı­nı “batıl yolcusu” ilan edip “ateş ehli” olarak göste­rme­s­i­nden kayna­klı sancıyı da not etmek lazım sanırım tam da burada!

Zira Âle­mle­re rahmet olan “din, güzel ahlâktır” diyeli asırlar oldu.

Bu konuda eserler yazıldı, külli­y­a­tlar ortaya kondu, insa­nlar bu doğruyu sav­u­nmak adına zinda­nla­rda, işke­nce­l­e­rde şehadet şerbe­t­i­ni yud­u­mla­dı ama maa­l­e­s­ef çağ­ı­m­ı­zda­ki ile­t­i­ş­im imkânla­r­ı­na rağmen “din” kavra­m­ı­nı “insan olma sanatı” olarak oku­y­a­m­a­d­ık.

Çünkü Âle­mle­re rahmet olanın işaret ettiği “güzel ahlâk” kavra­m­ı­nda­ki “ahlâk” kavra­m­ı­nı, yaşanan tar­i­hsel yozla­şma ve suyun kayna­ğ­ı­ndan gelen berra­klı­ğ­ın gün­ü­m­ü­ze ulaşana kadar kirle­nme­si ile, “şahsi­y­e­te” değil yazık ki “cinsi­y­e­te” bağla­d­ık ve bunun temsi­lci­si olarak da kadını gördük.

Halbuki “ahlâk” kavra­m­ı­n­ın çatısı altında, cinsi­y­e­ti ne olursa olsun ana­s­ı­ndan doğduğu andaki gibi temiz kal­a­b­i­lmek ve bu tem­i­zli­ği son nef­e­s­i­ne kadar yay­a­b­i­lmek; beş­e­r­i­y­et, acziyet ve cah­i­lli­ğ­i­nden kayna­klı kirle­n­i­y­o­rsa dahi yeniden tem­i­zle­nmek adına çab­a­l­a­m­ak olarak tabir ede­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­iz her şey vardı.

Kendi­s­i­ni ısrarla yüzle­rce aye­t­i­nde “sevgi ve rahmet kaynağı” olarak tanıtan, “Rahme­t­im gaz­a­b­ı­mı geçti” diye müjde­l­e­y­en bir kudreti korku üzerine bina edilen duygu­l­a­rla sevdi­rme­ye çal­ı­ş­ı­rsa­n­ız, insanın fıtratı gereği korku ile sevgi yazık ki aynı kalpte bar­ı­nmaz; zira insan sevdi­ğ­i­nden korkmaz, korktu­ğ­u­nu ise sevemez.

Korku­l­a­c­ak olan Allah’ın zatı değil; O’nun sevgi­s­i­ni, rahme­t­i­ni, muh­a­bbe­t­i­ni kaybe­tme korku­s­u­d­ur. Teşbi­hte hata olmaz, bizim sevdi­kle­r­i­m­i­zi üzme­kten ödü­m­ü­z­ün patla­m­a­sı gibi bir şey bu. Çünkü hat­a­m­ı­z­ın, yanlı­ş­ı­m­ı­z­ın, kus­u­r­u­m­u­z­un ucunda sevdi­ğ­i­m­i­z­in “sevgi­s­i­ni kaybe­tme” korkusu vardır.

Ama cenne­t­in güz­e­lli­kle­r­i­ni anlatan onca ayeti atlayıp ceh­e­nnem tehdi­tle­r­i­yle “hocalık” yapan, gördüğü veya algı­l­a­d­ı­kla­r­ı­nı onun gördüğü veya algı­l­a­d­ı­ğı gibi görüp algı­l­a­m­a­y­a­nla­rı “kafir, zındık, dinden çıkmış, katli vacip” gibi fetva­l­a­rla korku­t­an güruh; şekli­nden ziyade “özünü” öğre­tme­d­i­ği ve öğre­t­e­m­e­d­i­ği için, insan(lar) bu kon­u­d­a­ki ödevini bizzat kendisi asıl kayna­ğ­ı­ndan öğre­nmek yerine başka­l­a­r­ı­ndan öğre­nme­ye hevesli bir toplu­mda yaşam sürdü­kle­ri için, riayet değil rivayet üzerine bina edilen bir algının sonucu olarak bugün sözünü etti­ğ­i­n­iz tablo­l­ar kaç­ı­n­ı­lmaz oldu ne yazık ki.

Israrla söylü­y­o­r­um, söyle­m­e­ye de devam ede­c­e­ğ­im;

“Dinsel termi­n­o­l­o­ji insanı aydı­nla­t­an bir yol har­i­t­a­sı sunmaz, içi­nde­ki kar­a­nlı­ktan kurtu­lma­yı teklif edip o aydı­nlı­ğı işaret eder. O aydı­nlı­ğ­ın tarifi bil­i­mdir, üre­t­i­mdir; yar­a­t­ı­lmış her varlığa dil, din, ırk, renk, mezhep, cinsi­y­et göz­e­tme­ksi­z­in sevgi, şefkat ve merha­m­et diliyle hizmet etme­ktir.”

Dini böyle okuyup, bu algıyla ruh­u­n­u­zu da konfor bat­a­klı­ğ­ı­ndan kurta­rma­yı baş­a­r­a­b­i­l­i­rse­n­iz, ki bugün en büyük vir­ü­s­ü­m­üz bu kanımca, insa­nlar eskiden olduğu gibi yeniden Rab’leri ile kav­u­ş­a­c­ak, vicda­nla­rı ile bar­ı­ş­a­c­ak, kalple­ri ile ihya ola­c­a­ktır.

Tüm bu yazdı­kla­r­ı­mdan lütfen bu değ­e­rle­re bağlı olduğu ve bu değ­e­rle­rden besle­ndi­ği için ente­l­e­ktüel, ahlâklı, bil­i­nçli, yerli, şahsi­y­et sahibi, örnek insa­nlar hiç yok anlamı çık­a­r­ı­lma­s­ın. Elbette çok düzgün, çok temiz, çok namuslu insa­nlar var; zira ilahi beyan bu tür insa­nla­r­ın kıy­a­m­e­te kadar var ola­c­a­ğ­ı­nı kendisi beyan ediyor.

Lakin bunlar ner­e­d­e­l­er, neden çıkıp haykı­rmı­y­o­rlar, neden bunca kirin pasın içinde “işte tem­i­zlik budur” diye ortaya çıkmı­y­o­rlar ben de sizin gibi bilmi­y­o­r­um maa­l­e­s­ef.

Ama ilahi beyanın “mutlaka ola­c­a­klar” dediği bu insa­nlar, toplu­l­uk halinde olma­ktan ziyade sanki fertler bazında var ve belki de bu doğru­l­a­rda kal­a­b­a­l­ı­kla­şma­l­a­rı ger­e­k­i­y­or.

Peki çözüm ne?

Bu sorunun cev­a­b­ı­na geçme­d­en önce önemle bel­i­rtme­l­i­y­im ki; suç, başta kendi nefsim olmak üzere, bu yazımla anmış olduğum makus tablo­d­a­ki sor­u­nla­rla yüzle­şme­y­en, elini ve yür­e­ğ­i­ni taşın altına koyma­y­an, zihin ve yaşam konfo­r­u­nu bozma­y­an ama Müslü­m­a­nlık iddiası içinde olan her ferdi­ndir ve yürek yangı­n­ı­nda bu tabloda hep­i­m­i­z­in parmak izi var!

Neden derse­n­iz?

Cel­a­l­e­ttin-i Rumi’nin “bir çiviyi çak­a­b­i­lmek için def­a­l­a­rca kez vurmak gerekir” ika­z­ı­ndan yola çıkarak yin­e­l­e­y­e­l­im bu kon­u­d­a­ki cev­a­b­ı­m­ı­zı;

İlahi beyanda “önce inan sonra düşün” fikri­y­a­tı yoktur. Tam aksine “önce düşün, sonra kabul et, inan ve bu inancın ger­e­ğ­i­ni yerine getir” emri vardır ki bunun en güzel örneği Hz. İbrahim’in Rabbini arayışı kıssa­s­ı­nda uzun uzun anla­t­ı­l­ır.

Biz ise, “niçin Müslü­m­an olma­l­ı­y­ım?” sor­u­s­u­ndan önce “nasıl bir Müslü­m­an olma­l­ı­y­ım?” sor­u­s­u­nu önce­l­i­m­iz kıldı­ğ­ı­m­ız için, dini bir muh­a­f­a­z­a­l­ar silsi­l­e­si olarak okuyor; ata­m­ı­zdan, ded­e­m­i­zden, bab­a­m­ı­zdan aldı­ğ­ı­m­ı­zı muh­a­f­a­za etmeye çal­ı­ş­ı­y­or; riayet değil rivayet üzerine bir yaşam sür­ü­y­o­r­uz.

Bu nedenle de “niçin Müslü­m­an olma­l­ı­y­ım?” sor­u­s­u­na oda­kla­ndı­ğ­ı­m­ı­zda; düş­ü­n­e­r­ek, ara­ştı­r­a­r­ak bulup kabul ede­c­e­ğ­i­m­iz İslam’ımızın hem bize hem de etra­f­ı­m­ı­zda­k­i­l­e­re hayat ver­e­c­e­ğ­i­ni atlamış olu­y­o­r­uz.

Bakın dünyaya, hangi İslâm ülke­s­i­nde kan, gözyaşı, barut kokusu yok? Hangi­s­i­nde isti­sna­s­ız her gün anne­l­e­r­in gözleri iki resim kar­e­s­i­ne mahkûm bır­a­k­ı­lmı­y­or?

Bugün olup bit­e­nler aslında bir türlü görmek iste­m­e­d­i­ğ­i­m­iz “nasılı bol ama niçini olmayan” hay­a­t­ı­m­ı­z­ın, yani düş­ü­nme­d­en kabul edilen kültü­r­el inancın avu­c­u­m­u­za bır­a­ktı­kla­rı değil mi?

Zira nasıl dir­i­lti­l­e­c­e­ğ­i­ni sorma­ktan önce niçin yar­a­t­ı­ldı­ğ­ı­nı sorgu­l­a­m­a­y­an bir zihin pek tabii ki toplu­m­un kab­u­lle­r­i­n­in peşine düşüp onlara kutsa­llık atfe­d­e­c­ek ve giydi­rdi­ği kutsa­llık gömle­ğ­i­ni ısrarla “muh­a­f­a­za” etmeye çal­ı­ş­a­c­a­ktır.

Kadın ve kızla­r­ı­m­ı­za nasıl örtü­n­e­c­e­kle­r­i­nden önce niçin örtü­nme­l­e­ri ger­e­kti­ği anla­t­ı­lmış olsaydı, bugün etra­f­ı­m­ız “örtülü çıpla­klar” ile dolup taşar mıydı veya tes­e­ttür kavramı âli­mle­r­in tef­e­rrua­tla­rı arasına kar­ı­ş­ı­rken, tes­e­ttür modası milyar dol­a­rla­rla anılıp Karuni çık­a­rlar ara­s­ı­nda kap­i­t­a­l­i­zme kurban gider miydi?

Nasıl namaz kıl­a­c­a­ğ­ı­m­ız, nasıl oruç tut­a­c­a­ğ­ı­m­ız, nasıl hac yap­a­c­a­ğ­ı­m­ı­zdan önce bunla­r­ın amacını ve dışa dönük yansı­m­a­s­ı­nı ortaya koyan “niçin yapma­l­ı­y­ız” sor­u­s­u­nu kendi­m­i­ze sormuş olsa­ydık; bu saydı­ğ­ım rit­üe­ller ruhsuz birer tekra­r­ın dışına çıkıp hay­a­t­ı­m­ı­za can katarak etra­f­ı­m­ı­za sevgi, saygı, şefkat, rahmet ve merha­m­et yayma­m­ı­zı sağla­m­az mıydı?

Her yıl din gör­e­vli­l­e­ri rehbe­rli­ğ­i­nde kutsal topra­kla­ra giden binle­rce hacı ada­y­ı­m­ı­za tavafın nasıl olacağı, kurba­n­ın nasıl kes­i­l­e­c­e­ği, şeyta­n­ın nasıl taşla­n­a­c­a­ğı anla­t­ı­l­ı­rken haccın niçin emre­d­i­ldi­ği ve orada ortaya konan her davra­n­ı­ş­ın niçin yap­ı­ldı­ğı anla­t­ı­lmış, idrak etti­r­i­lmiş olsaydı, bu amaca ula­ş­a­b­i­l­e­nle­re selam olsun; şeytan taşla­y­ıp hacı olan karde­şle­r­i­m­iz, döndü­kle­ri zaman hâlâ aynı şeytani düşünce ve siste­mle­r­in peşinde olur veya dün taşla­d­ı­ğ­ı­n­ın bugün yanında yer alır mıydı?

Lütfen bu yazıyla olsun alın baş­ı­n­ı­zı elle­r­i­n­i­z­in arasına ve düşünün;

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki; Âle­mle­re rahmet olanın, tüm benli­ğ­im ve değ­e­rle­r­im O’na feda olsun, yirmi üç yılda inşa ettiği toplu­l­uk, asırlar sonra da olsa bir daha ortaya çıkma­m­ı­ştır.

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki; tevhit tecvi­d­in arka­s­ı­nda, itikat ame­lle­r­in ger­i­s­i­nde, şuur ve tahkik takli­d­in gölge­s­i­nde kalmı­ştır.

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki dini değ­e­rle­ri içse­lle­şti­r­ip hayata yaymak yerine Arap örf ve ade­tle­r­i­ni, hatta giyim ve kuş­a­m­ı­nı din olarak bel­i­rle­d­ik.

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki dinde dür­ü­stlü­ğü, hak yem­e­m­e­yi, ahlâklı ve erdemli olmayı, nezaket ve merha­m­e­ti değil namazı, orucu, haccı, yani amaç değil ara­çla­rı, ön plana çık­a­rdık.

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki sadece şeklin peşine düştük ve ibadet etti­kle­r­i­ne şahit olma­d­ı­ğ­ı­m­ız insa­nla­rı “kendi­m­i­zden” görme­d­ik, dışla­d­ık ve onların da “ahlâklı” ola­b­i­l­e­c­e­ğ­i­ne ihtimal verme­d­ik.

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki içki içen komşu­m­u­zu aşa­ğ­ı­l­a­d­ık ama bağış adı altında rüşvet alan bür­o­kra­tı sırf namaz kıldığı için “bizden” diye hoş gördük!

Niçin sorusu sor­u­l­a­m­a­d­ı­ğ­ı­ndan değil midir ki nüf­u­z­u­nu kulla­n­a­r­ak haksız kazanç elde eden iş ada­mla­r­ı­m­ı­z­ın bu gün­a­hla­r­ı­nı fak­i­rle­r­in sofra­l­a­r­ı­nda akla­m­a­l­a­r­ı­nı alkı­şla­d­ık.

Artırın artı­r­a­b­i­ldi­ğ­i­n­iz kadar!

Ama dür­ü­stçe, mertçe, oyna­m­a­d­an, eğip bükme­d­en, kıv­ı­rma­d­an, sağa sola sapma­d­an, kim ne der diye düş­ü­nme­d­en, ‘ne des­i­nler’in hes­a­b­ı­nı yapma­d­an, kın­a­y­ı­c­ı­n­ın kın­a­m­a­s­ı­na aldı­rma­d­an, olmak iste­d­i­ğ­i­m­iz kiş­i­ymi­ş­iz gibi yapmayı bırakıp kalbi­m­i­z­in ayna­s­ı­nda oldu­ğ­u­m­uz kişiyle hes­a­pla­ş­a­r­ak.

“Niçin bu hale geldik” anla­ş­ı­l­ı­y­or mu biraz?

Şimdi asıl soruya geç­e­b­i­l­i­r­iz!

Biz o “gerçek” diye tarif edilen İslam’a nasıl ula­ş­a­c­a­ğ­ız?

İna­ncı­m­ı­zı gönül ve mana har­a­m­i­l­e­r­i­n­in kirli hes­a­pla­r­ı­na malzeme yapma­m­ak için tek yolumuz var. O da tıpkı ilahi beyanın andığı gibi Hz. İbrahim(as) gibi Rabbi­m­i­zi aramak ve kendi­m­iz bulmak!

O ses ise ne bende ne öbü­r­ü­nde ne diğ­e­r­i­nde!

O ses emin olun sadece içi­n­i­zde!

Fıtra­t­ı­n­ı­za kodla­n­an vicdan çip­i­n­i­zde!

Unu­tma­y­ın!

Bu dünyaya yalnız geldi­n­iz, sizi ne kadar sev­e­rle­rse sevsi­nler kimse sizin yer­i­n­i­ze ölme­y­e­c­ek ve hesap anının mahcu­b­i­y­e­t­i­ni de tek baş­ı­n­ı­za yaş­a­y­a­c­a­ksı­n­ız!

Farkı­nda­l­ık dil­e­kle­r­i­mle!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir