Kerbübela Romanı 1.Cilt (Dijital)
Kerbübela Romanı 1.Cilt (Dijital) Orijinal fiyat: ₺325.00.Şu andaki fiyat: ₺75.00.
Back to products
Kerbübela Romanı 3.cilt (Dijital)
Kerbübela Romanı 3.cilt (Dijital) Orijinal fiyat: ₺320.00.Şu andaki fiyat: ₺75.00.

Kerbübela Romanı 2.Cilt (Dijital)

Orijinal fiyat: ₺325.00.Şu andaki fiyat: ₺75.00.

Bu eserlerin satışından doğan imkân, yurdun farklı şehirlerinde gerçekleştirdiğimiz okul buluşmalarında, okul yöne­timlerinin rehberliğinde belirlenen kız öğ­ren­cilerin okuma serüvenine omuz olmakta; aynı zamanda okul kütüphanelerine ücretsiz kitap setleri ulaştırılarak daha geniş bir iyiliğe kapı aralamaktadır. Bu çalışmalara ilişkin belge ve bilgilere sitemiz üzerinden ulaşabilirsiniz.

Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, Kerbela’ya giden süreci yalnızca tarihî olaylar zinciri olarak değil, ihanetin, pasif iyiliğin, makam hırsının, korkunun ve vicdan zaafının nasıl büyük bir felakete dönüştüğünü gösteren derin bir yüzleşme alanı olarak ele alan güçlü bir eserdir. Hz. Hüseyin’i yalnız bırakan zihniyeti ve Kerbela’yı mümkün kılan ruh çöküşünü çözümlemeye çalışan kitap, okurunu bu büyük trajediyi anmaktan çok anlamaya ve kendi çağının Kerbela’larını fark etmeye davet eder.

Kategoriler:
Açıklama

Kerbübela Romanı 2.Cilt

363 SAYFA, KARTON KAPAK, 2.CİLT

Eseri önizlemek için tıklayınız

Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, yalnızca Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye doğru yürüyüşünün öncesini ve Kerbela’ya giden yolun ara duraklarını anlatan bir eser değildir; o, tarihin en büyük trajedilerinden birini mümkün kılan görünmez çürümenin, içten içe büyüyen ihanetin, kalabalıkların vicdansızlaşmasının, makam uğruna insanlığın terk edilişinin ve hakikati sevdiğini söyleyenlerin bedel anında nasıl dağılıp savrulabildiğinin ağır, yakıcı ve sarsıcı bir yüzleşme metnidir. Birinci ciltte daha çok büyük kırılmanın tarihî ve siyasal zemini görünür hâle gelirken, bu ikinci ciltte o kırılmayı hazırlayan karanlık daha içeriden okunur; çünkü burada artık sadece bir kıyamın haklılığı değil, o kıyamın neden yalnız bırakıldığı, neden sahip çıkılmadığı, neden davet edenlerin bile son anda geri çekildiği ve neden bir ümmetin göz göre göre kendi vicdan yarasını büyüttüğü sorusu ön plana çıkar.

Bu yönüyle eser, Kerbela’yı yalnızca zalimlerin işlediği açık bir cinayet gibi okumaz; bilakis onu, uzun süre boyunca biriktirilmiş korkuların, hesapların, çıkarların, suskunlukların, küçük menfaatlerin, makam tutkularının ve geciken cesaretlerin birleşerek kurduğu büyük bir felaket olarak ele alır. Çünkü bazı trajediler yalnızca kılıçla meydana gelmez; kimi zaman bir davete sadık kalmamakla, kimi zaman haklı olanı desteklemeyi ertelemekle, kimi zaman “şimdi sırası değil” demekle, kimi zaman da bedel ödemeyi akıllıca bulmayan konforlu bir seyirciliğe sığınmakla büyür. Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, tam da bu nedenle, yalnızca katilin kim olduğunu değil, o katli mümkün kılan suskun toplumu, korkuyla eğilmiş idarecileri, gerçeği bildiği halde susanları ve gözyaşı dökmeyi sorumluluk üstlenmenin yerine koyanları da aynı büyük hesaplaşmanın içine çeker.

Eserin en çarpıcı taraflarından biri, ihaneti yalnızca karşı safta aramamasıdır. Çünkü burada ihanet, sadece kılıcı kaldıran elde, oku fırlatan bilekte, hükmü veren dilde aranmaz; o, mektubunda sadakat yazıp eyleminde korku taşıyanlarda, sevdiğini söylediği değeri hayat pahasına savunamayanlarda, hakikati tanıdığı hâlde güçlüden yana hizalananlarda, davet ettiği emaneti kapısında yalnız bırakanlarda ve her şey olup bittikten sonra pişmanlıkla ağıt yakmayı yeterli sananlarda da aranır. Bu sebeple eser, Kûfe’yi yalnızca coğrafî bir şehir olarak değil; insanın içinde taşıdığı menfaat, tereddüt, korku, gevşeklik ve vicdan ertelemesi olarak okur. Böylece okur, Kerbela’nın bir gün bir çölde olup bitmediğini; insan kalbi menfaat karşısında zayıfladıkça, hakikatin bedeli ağır geldikçe ve sevgi sadakate dönüşmedikçe her çağda yeniden kurulabildiğini daha derinden hisseder.

Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, özellikle bu ciltte belirginleşen “ihanetin şifreleri” meselesini son derece güçlü işler. Çünkü burada soru yalnızca “ihanet edildi mi?” değildir; asıl soru, “insan hangi aşamalardan geçince ihanete açık hâle gelir?” sorusudur. Geçici dünya sevgisi, makam düşkünlüğü, siyaseti ahlâktan koparan akıl, yönetime talip olmanın getirdiği kibir, güçlü olana yanaşarak güvenlik arama, haklıya yakın durmanın riskinden kaçma ve kötülüğü önlemek yerine onun geçip gitmesini bekleme arzusu, bu ciltte ihanetin başlıca kodları olarak görünür. Bu bakımdan eser, okura tarihî bilgi vermekle yetinmez; aynı zamanda insan ruhunun nasıl bozulduğunu, inanç iddiasına rağmen vicdanın nasıl körelebildiğini, dil ile ikrar edilen şeyin davranışta neden karşılık bulamadığını ve küçük tavizlerin nasıl büyük felaketlere kapı araladığını da gösterir.

Kitabın derinliğini artıran önemli taraflardan biri de, valiler ve idareciler üzerinden kurduğu ahlâkî çözümlemedir. Çünkü burada isimler yalnızca tarihî kişiler olarak durmaz; her biri, gücü korumak için hakikati eğip büken, makamını kaybetmemek için vicdanını susturan, üst makamların rızasını adaletin önüne koyan ve sonunda kendi içindeki insanlığı bürokratik bir itaate kurban eden karakterlere dönüşür. Eserde özellikle bu yön ağır biçimde hissedilir: İnsan, çoğu zaman açık kötülükten önce makamını kaybetme korkusu ile çürür. Vicdanına değil koltuğuna yaslanan her idarecilik, eninde sonunda zulmün taşıyıcısına dönüşür. Bu yüzden Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, yalnızca tarihî valileri değil, her çağın korkak yöneticilerini, yukarıya yaranmak için aşağıdakini ezen bütün yönetim biçimlerini de görünür kılan bir aynaya dönüşür.

Bu eser aynı zamanda, pasif iyiliğin neden çoğu zaman yetmediğini de çok sert bir biçimde hatırlatır. Hakikati sevdiğini söylemek, doğruya muhabbet beslemek, mazluma içten içe üzülmek ve haksızlığı gönülden tasvip etmemek, bazen hiçbir şey ifade etmez; çünkü zulüm, çoğu zaman kötülüğün cesaretinden çok iyiliğin korkaklığından beslenir. İşte bu cilt, Kerbela’yı tam da bu yüzden çağlar üstü bir ölçüye dönüştürmektedir. Çünkü burada mesele, kimin ağladığı değil; kimin yürüdüğü, kimin bedel ödediği, kimin geri adım atmadığı ve kimin hakikatin yanında kalmayı canından üstün tuttuğudur. Eser, bu ağır farkı okura hissettirirken, aynı zamanda şunu da gösterir: Sevmek başka, sadakat başka; muhabbet başka, omuz vermek başka; ağıt başka, adanmışlık bambaşka bir şeydir.

Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, acıyı yalnızca duygusal bir yoğunluk üretmek için kullanmaz; tam tersine onu idrake dönüştürmeye çalışır. Çünkü burada gözyaşı, hakikati erteleyen bir teselli değil; insanı kendi safını seçmeye zorlayan bir iç sarsıntı olmalıdır. Hz. Hüseyin’in geri dönmek istemesine rağmen buna izin verilmemesi, ihanetin yalnızca yüzüstü bırakmakla sınırlı olmadığını; hakikati sıkıştırmak, onu çıkışsız bırakmak, ona mecbur bir ölüm yolu çizmek ve sonra olan biteni kader gibi sunmak suretiyle de işlediğini gösterir. Bu bakımdan eser, trajediyi yalnızca dışarıdaki zalimliğin değil, içerideki çözülmenin ürünü olarak da okur ve tam da bu nedenle, kitap kapandığında okur sadece acıyla değil, şu sert gerçekle baş başa kalır:

Haklı olanın yalnızlığı, çoğu zaman zalimin gücünden değil, iyilerin kararsızlığından büyür.

Bu cildin belki de en derin yarası, Kerbela’nın bir törene, bir ağıda, bir tarihsel ritüele dönüştürülmesine karşı taşıdığı güçlü itirazdır. Çünkü eser açık biçimde şunu söyler:

Eğer Kerbela, bugünü değiştirmiyorsa; eğer insan, Hüseyin’i andığı hâlde hak karşısında eğiliyor, mazlumu sevdiğini söylediği hâlde güçlüye meylediyor, ihanetin hikâyesini dinlediği hâlde kendi çağındaki ihanetlere ses çıkarmıyorsa, o anma biçimi yarayı taşımıyor, yalnızca onu törenleştiriyordur. Bu nedenle kitap, duygusal bağlılığı küçümsemeden, onu ahlâkî bir tavra, vicdanî bir uyanışa ve sahici bir saf tutuşa dönüştürmeye çağırır. Burada asıl mesele, Kerbela’ya ağlamak değil; Kerbela’nın yeniden kurulmasına izin vermeyecek bir karakter inşa edebilmektir.

Sonuç olarak Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, tarihin en büyük ihanetlerinden birini sadece anlatan değil, o ihaneti mümkün kılan ruh çöküşünü, suskun toplumu, korkak iyiliği, makam düşkünlüğünü, geçici dünyanın putlaştırılmasını ve hakikate sadakatin nasıl eridiğini gösteren çok katmanlı bir eserdir. Bu kitap, Kerbela’yı yalnızca bir acı değil, aynı zamanda bir ölçü, bir ayna ve bir taraf tayini olarak önümüze koyar. Ve belki de tam bu yüzden, son sayfa kapandığında okurun zihninde yalnızca tarihî bir bilgi değil; kalbinde şu ağır ve kaçınılmaz soru kalır:

Bir hakikat yalnız bırakıldığında, ben o yalnızlığın seyircisi mi olacağım, yoksa bedeli ne olursa olsun onun yanında mı duracağım?

Önsözden

Kerbela’yı anlamak, sadece tarihte yaşanmış büyük bir trajediye üzülmek değil; o trajediyi hazırlayan ihanet biçimlerini, pasif iyiliğin vebalini, makam hırsının vicdanı nasıl örttüğünü ve hak bildiği şeyi bedel anında yalnız bırakan kalabalıkların ruhunu da doğru kavramaktır. Çünkü bu yüzyıllık yara, yalnızca açık düşmanlıkla değil; korkuyla, menfaatle, suskunlukla, gecikmiş cesaretle ve hakikatin bedelini ağır bulan insan zaaflarıyla büyümüştür. Bu yüzden Kerbela’yı salt bir ağıt konusu gibi okumak, onun çağlar üstü mesajını daraltmak; onu bugünün karanlıklarına tutulacak büyük bir ayna olmaktan mahrum bırakmak demektir.

İşte Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, tam da bu yüzden kaleme alındı; Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye giden yolunu, o yolun içine döşenmiş ihanet taşlarını, onu yalnız bırakan zihniyeti, valilerde cisimleşen makam tutkusunu ve haklıya omuz vermeyen kalabalıkların vebalini daha derin okuyabilmek için. Çünkü Kerbela, yalnızca zalimlerin cinayeti değildir; aynı zamanda haklıyı desteklemeyi erteleyenlerin, davet edip sahip çıkmayanların, sevgisini sadakate dönüştüremeyenlerin ve görüp susanların da büyük imtihanıdır. Bu cildin muradı, o imtihanı bugüne taşımak ve insana şu zor soruyu yeniden sordurmaktır:

Hakikati sevdiğini söylemek mi daha kolaydır, yoksa bedel anında onun yanında kalmak mı?

Bazı ihanetler bir anda doğmaz; Kerb-ü-Belâ – 2. Cilt, hakikatin nasıl yavaş yavaş yalnızlaştırıldığını ve en büyük felaketlerin çoğu zaman kötülüğün cesaretinden çok iyiliğin suskunluğundan büyüdüğünü göstermek için yazıldı.