GÜNCEL SET
GÜNCEL SET Orijinal fiyat: ₺3,840.00.Şu andaki fiyat: ₺2,500.00.
Back to products
LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN SETİ (6 CİLT)
LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN SETİ (6 CİLT) Orijinal fiyat: ₺2,100.00.Şu andaki fiyat: ₺375.00.

MUHAMMED RIDVAN SADIKOĞLU KÜLLİYATI

Orijinal fiyat: ₺5,760.00.Şu andaki fiyat: ₺2,750.00.

18 eser BİR ARADA

(12 ESER FİZİKİ 6 ESER BASKISI OLMADIĞI İÇİN DİJİTAL ESERDİR)

Bu eserlerin satışından doğan imkân, yurdun farklı şehirlerinde gerçekleştirdiğimiz okul buluşmalarında, okul yöne­timlerinin rehberliğinde belirlenen kız öğ­ren­cilerin okuma serüvenine omuz olmakta; aynı zamanda okul kütüphanelerine ücretsiz kitap setleri ulaştırılarak daha geniş bir iyiliğe kapı aralamaktadır. Bu çalışmalara ilişkin belge ve bilgilere sitemiz üzerinden ulaşabilirsiniz.

Ademlikten Adamlığa, Yürek Ülkesi, İnsan İnsana Emanettir, Diriliş, Geceye Bir Güneş Çizdim, Kerb-ü-Belâ 1–2–3, Galiba Yanlış Anladık 1–2, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2 ve LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN 1–6’dan oluşan bu büyük külliyat, insanın iç dünyasından toplumsal vicdana, romandan araştırmaya, tarihten vahye, ibadetten kadın meselesine kadar uzanan çok katmanlı bir düşünce ve yüzleşme alanı sunar. Kalp, merhamet, emanet, hakikat, adalet, ihanet, aile, kadın, Kur’an merkezli din anlayışı ve çağın insanlık yaraları etrafında örülen bu eserler, okuru yalnızca okumaya değil; kendisini, inancını, sessizliğini ve yaşadığı çağı yeniden tartmaya çağırır.

Açıklama

MUHAMMED RIDVAN SADIKOĞLU KÜLLİYATI

18 ESER

8021 SAYFA

(12 ESER FİZİKİ 6 ESER BASKISI OLMADIĞI İÇİN DİJİTAL ESERDİR)

(Eserleri İncelemek için lütfen isimlerine tıklayınız)

Ademlikten Adamlığa

Yürek Ülkesi

İnsan İnsana Emanettir

Diriliş

Geceye Bir Güneş Çizdim

Kerb-ü-belâ 1.Cilt

Kerb-ü-belâ 2.Cilt

Kerb-ü-belâ 3.Cilt

Galiba Yanlış Anladık 1.Cilt

Galiba Yanlış Anladık 2.Cilt

Hz Havva’dan Günümüze Kadın 1.Cilt

Hz Havva’dan Günümüze Kadın 2.Cilt

Leküm Diniküm Veliyedin 1.Cilt

Leküm Diniküm Veliyedin 2.Cilt

Leküm Diniküm Veliyedin 3.Cilt

Leküm Diniküm Veliyedin 4.Cilt

Leküm Diniküm Veliyedin 5.Cilt

Leküm Diniküm Veliyedin 6.Cilt

Ademlikten Adamlığa, Yürek Ülkesi, İnsan İnsana Emanettir, Diriliş, Geceye Bir Güneş Çizdim, Kerb-ü-Belâ 1–2–3, Galiba Yanlış Anladık 1–2, Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2 ve LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN 1–6’dan oluşan bu büyük külliyat, bir yazarın farklı zamanlarda kaleme aldığı dağınık eserler toplamı değildir; o, insanın kalbinden başlayıp topluma, tarihe, aileye, kadına, ibadete, adalete, vahye, sorumluluğa ve hakikate kadar uzanan son derece geniş bir düşünce ve vicdan coğrafyasını tek bir omurgada birleştiren büyük bir inşa çabasıdır. Bu eserlerin her biri tek başına okunabilir; ancak asıl tesir, hepsi birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkar. Çünkü burada bir tarafta insanın iç yıkımı, anlam kaybı, kalp yorgunluğu ve vicdan eksilişi; öte tarafta din adına konuşan otoritelerin, geleneklerin, yorumların, korkuların ve iktidar ilişkilerinin vahyin berrak sesini nasıl örttüğü; bir başka tarafta da savaş, yoksulluk, çocukluk, muhacirlik, ihanet, susuzluk, merhamet ve emanet gibi ağır insanlık meseleleri yan yana gelerek büyük bir soru etrafında birleşir: İnsan, gerçekten neyi kaybetti de bu kadar konuşup bu kadar az diriltebilir hâle geldi?

Bu külliyatın ilk büyük damarı, insanın önce kendi içine dönmesi gerektiğini söyleyen eserlerde belirginleşir. Ademlikten Adamlığa, insanın bilgiyle değil kalp işçiliğiyle olgunlaşacağını, çağın haz ve hız ikliminde kişinin kendi benliğini kolayca bir tapınç nesnesine dönüştürebildiğini ve asıl ihtiyacın, cevaptan önce insanı içten içe uyandıracak bir dert olduğunu söylerken; Yürek Ülkesi, “kendini doğurmak”, “faili meçhul kötülükler”, “anlam haritalarımız işgal altında” ve “kalbin terazisi” gibi başlıklarla, yaşadığımız her toplumsal bozulmanın biraz da bireyin kendi payını görmemesinden beslendiğini gösterir. İnsan İnsana Emanettir ise bu iç yüzleşmeyi yalnızca bireysel arınma noktasında bırakmaz; onu doğrudan başkasına karşı taşıdığımız ahlâkî borca çevirir ve insanın, kendisine değen her hayat karşısında sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu ısrarla hatırlatır. Bu üç eser birlikte okunduğunda, insanın asıl probleminin sadece dünyayı okuyamamak değil, önce kendi kalbini okuyamamak olduğu berraklaşır; çünkü kalbini ihmal eden, başkasına yük olmayan ve kendini hakikat karşısında tartıya çıkarmayan bir insanın adalet, merhamet ve emanet hakkında kuracağı her cümle eksik kalacaktır.

Bu büyük bütünün ikinci damarı, düşüncenin ete kemiğe büründüğü romanlarda açılır. Diriliş, yalnızca bir öğretmenin taşrada verdiği eğitim mücadelesini anlatan bir roman değildir; o, cehalet, töre, yoksulluk ve bürokratik kayıtsızlık karşısında tek başına omuz vermeye çalışan vicdanın romanıdır. Berfin’in kaderi, Mustafa Öğretmen’in yalnızlığı, ödül törenleriyle örtülmek istenen çürüme ve “bugün eksik ve yanlış yetişen bir nesli tekrar eğitimden geçirmenin neredeyse imkânsız oluşu” gibi sahneler, romanı kuru bir hikâye olmaktan çıkarır ve doğrudan toplumsal vicdan muhasebesine dönüştürür. Geceye Bir Güneş Çizdim ise bu çizgiyi daha ağır bir karanlığa taşır; annesizlik, yetimlik, savaş, mültecilik ve parçalanmış hayatlar arasında, insanın hâlâ bir başkasının acısına omuz verip veremeyeceğini sorar ve açık biçimde Diriliş Romanı’nın ikinci cildi olarak Hatice ile Tuğba öğretmenin yürüyüşünü sürdürür. Bu iki roman birlikte okunduğunda okur, yalnızca dramatik olaylarla değil, şu yakıcı hakikatle baş başa kalır: Bir çocuğun kaderi kırılırken, bir kadının yüreği paramparça olurken, bir öğretmen yalnız bırakılırken ve bir mülteci çocuk kümesten farksız bir evde yaşamaya mahkûm edilirken, insanlık denilen şey tam olarak nerede başlamalıdır? Bu yüzden bu iki eser, külliyatın düşünsel damarlarını romanın acısı ve etiyle görünür kılan temel halkalardır.

Bu külliyatın tarih ve vicdan cephesi ise Kerb-ü-Belâ 1, 2 ve 3. ciltlerde en yoğun hâlini bulur. Bu üçleme, Kerbelâ’yı yalnızca tarihî bir trajedi, bir ağıt alanı veya duygusal bir yas zemini olarak değil; hakikatin iktidar karşısında yalnızlaştırılmasının, sevginin sadakate dönüşememesinin, kalabalıkların bedel anında nasıl çözülüp dağıldığının ve merhametin geri çekildiği yerde insanlığın nasıl taşlaştığının büyük aynası olarak okur. İlk ciltte “ya biat ya ölüm” eşiğiyle hakikatin neden boyun eğmediği, ikinci ciltte “ihanetin şifreleri” ile mektup yazıp yürümeyenlerin ve korku karşısında geri çekilenlerin ruhu, üçüncü ciltte ise “susuzluğun feryadı” ile merhametin nasıl bilinçli biçimde boğulduğu görünür olur. Bu üç cilt birlikte, okura sadece Hz. Hüseyin’e üzülmeyi değil; hakikat kendi çağında yeniden yalnız bırakıldığında hangi safta duracağını sormayı öğretir. Dolayısıyla Kerb-ü-Belâ üçlemesi, bu külliyatın yalnızca tarihsel ayağı değil; bütün eserlerde dolaşan sadakat, emanet, ihanet, merhamet ve taraf seçimi meselesinin en büyük metafizik ve ahlâkî aynasıdır.

Galiba Yanlış Anladık 1–2, bu bütün içinde belki de en sarsıcı iç eleştiri halkasını kurar. Çünkü burada mesele inançsızlık değil; inandığını söyleyen ama inancın ruhunu kaybetmiş, ibadeti çoğaltırken merhameti azaltmış, kutsalı dilde büyütüp hayatta küçültmüş bir dindarlık biçimidir. “İbadetlerimiz kime hayat veriyor?”, “hayata kıldırılan namaz”, “kavramlarınıza ruh verin”, “beş yıldızlı dindarlığımız”, “oku, anla, yaşa ve taşı” ve “Müslümanlık kaliteye mecbur olmaktır” gibi başlıklar, bu eserlerin asıl derdini açıkça ortaya koyar: Eğer bir inanç yoksulu doyurmuyor, yetimin başını okşamıyor, komşunun yükünü hafifletmiyor, kalbi arındırmıyor ve merhameti hayata indirmiyorsa, orada eksik kalan şey yalnızca amel değil, ruhun kendisidir. Bu nedenle Galiba Yanlış Anladık, okuyucusunu kolay cevaplarla avutmaz; aksine onu daha derin bir yüzleşmeye çağırır ve şu ağır hakikati bırakır: Belki de dini inkâr ederek değil, onu hayattan eksilterek yanlış anladık. Bu iki kitap, külliyatın kalbe, ibadete ve gündelik dindarlığa yönelttiği en doğrudan soruları taşır.

Hz. Havva’dan Günümüze Kadın 1–2, bu büyük külliyatın adalet terazisini kadın meselesi üzerinden en açık, en ciddi ve en cesur biçimde tarttığı damardır. Birinci cilt, yaratılıştan tarihe, Kur’an’dan aile ve evlilik hukukuna kadar geniş bir zeminde kadının serüvenini yeniden düşünmeye çağırırken; ikinci cilt boşanma, kadının boşanma hakkı, çok eşlilik, cariyelik, zina, kürtaj, hayız, mescide giriş, miras, tanıklık, örtünme ve kadınları dövme meselesi gibi doğrudan hayatı etkileyen başlıklarda din diye dolaşıma sokulan kabulleri tekrar vahyin terazisine çıkarır. Bu eserleri kıymetli kılan şey, kadın meselesini sloganla değil; irade, hukukî ehliyet, adalet, vahye sadakat ve yorum krizinin sınırları üzerinden tartışmalarıdır. Böylece okur, kadına dair pek çok yargının aslında Kur’an’ın doğrudan hükmü değil, tarih içinde mezhep, kültür ve alışkanlık tarafından sertleştirilmiş yorum katmanları olabileceğini fark eder. Bu iki cilt, külliyat içinde yalnızca kadın üzerine yazılmış iki çalışma olarak durmaz; onlar, dinin nasıl yorumlandığını ve adaletin nerede yara aldığını gösteren çok güçlü iki eşik işlevi görür.

Bütün bu eserlerin ortasında ise, büyük araştırma omurgasını taşıyan LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN 1–6 yer alır. Altı ciltlik bu seri, dinin kaynağından hadis ve sünnete, mezheplerden cemaat ve tarikatlara, kadın meselesinden recm ve mitolojik anlatılara, ibadetlerin anlamından toplumsal adalete, salat ve infaktan siyaset, özgürlük, insan psikolojisi, aile, emanet, çoğunluk psikolojisi, dindarlığın değişen yüzü, takva, kul hakkı, tefekkür, cehennem ve meal okuma yöntemine kadar uzanan son derece geniş bir alanda, “uydurulan din” ile “indirilen din” ayrımını sistematik biçimde tartışır. İlk iki cilt kaynak ve yöntem krizini, üçüncü ve dördüncü cilt ibadet, kavram ve hayat alanlarını, beşinci cilt insan, sorumluluk, aile, emanet ve toplumsal dindarlık sorunlarını, altıncı cilt ise serinin büyük finali olarak Allah–insan ilişkisi, vahyin anlatım biçimi, nifak, takva, özgürlük, kısas, hırsızlık ve meal okuma yöntemi gibi temel başlıkları derinleştirir. Bu altı cilt birlikte, okuyucuya yalnızca Kur’an merkezli bir bakış önermekle kalmaz; ona bizzat nasıl okuyacağını, neyi nasıl tartacağını ve vahyin önüne hangi insan ürünü yapıları koymuş olabileceğini de yeniden düşündürür. Dolayısıyla LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN, bu külliyatın araştırma omurgası, düşünsel laboratuvarı ve ana tartışma zemini hâline gelir.

Bu eserlerin tamamını aynı çatı altında kıymetli kılan şey, her birinin başka bir konuyu işlemesi değil, hepsinin aslında aynı büyük yaraya bakmasıdır. Ademlikten Adamlığa ve Yürek Ülkesi insanın iç kaybını; İnsan İnsana Emanettir başkasına karşı taşıdığı borcu; Diriliş ve Geceye Bir Güneş Çizdim vicdanın sahadaki yükünü; Kerb-ü-Belâ hakikatin tarih karşısındaki imtihanını; Galiba Yanlış Anladık ibadetin hayata can verip vermediğini; Hz. Havva’dan Günümüze Kadın adaletin kadın üzerinden nasıl sınandığını; LEKÜM DİNÜKÜM VELİYEDİN ise bütün bu alanların Kur’an karşısında nasıl yeniden tartılması gerektiğini konuşur. Böyle bakıldığında bu külliyat, on sekiz ayrı kitap değil; bir insanı kalbinden başlayarak düşüncesine, oradan davranışına, aile anlayışına, toplumsal sorumluluğuna, tarih şuûruna ve vahiy ile ilişkisine kadar bütüncül biçimde yeniden kurmayı amaçlayan çok katmanlı bir yürüyüştür. Bu yüzden bu eserleri bir araya getiren şey yalnızca aynı yazar değildir; onları bir araya getiren şey, hepsinin aynı derdi başka cephelerden taşıyor oluşudur:

İnsanı yeniden insan, dini yeniden hayat, merhameti yeniden eylem ve hakikati yeniden omurga kılmak.

Bu yüzden bu külliyatı edinmek, yalnızca çok sayıda kitaba sahip olmak değildir. Bu külliyatı edinmek, kendi kalbinizi, inanç biçiminizi, adalet duygunuzu, kadın meselesine bakışınızı, ibadet tasavvurunuzu, merhametinizi, tarih şuûrunuzu ve Kur’an’la ilişkinizi tekrar tartıya çıkaracak büyük bir aynayı hayatınıza almak demektir. Bu eserler sizi okurken rahat bırakmaz; kimi yerde mahcup eder, kimi yerde öfkelendirir, kimi yerde içinizi sızlatır, kimi yerde sessizliğinizi yüzünüze vurur, kimi yerde ise bütün bu dağınıklığın içinden yine de ayağa kalkılabileceğini hissettirir. Belki de bu külliyatın en büyük kıymeti tam burada saklıdır: O, okuyucusuna sadece bilgi vermez; aynı zamanda içten içe yeniden inşa olma ihtimalini de hatırlatır. Ve sonunda geriye yalnızca çok şey okumuş olma duygusu kalmaz; insanın göğsünde, uzun süre susmayacak şu soru kalır:

Ben gerçekten inandığımı yaşıyor muyum, yoksa yalnızca konuştuğum kadar mı inanıyorum?