Makaleler, Yazılar

SEN DÜZELİRSEN DÜNYA DÜZELECEK

SEN DÜZELİRSEN DÜNYA DÜZELECEK

SEN DÜZELİRSEN DÜNYA DÜZELECEK

Yazılı Makale

SEN DÜZELİRSEN DÜNYA DÜZELECEK

10 dk okuma

TOP­RAK, İD­RAK VE DE­Ğİ­ŞİM

Kâi­na­tın dön­gü­sü için­de top­rak de­nin­ce he­pi­mi­zin an­la­dı­ğı mana akla ge­le­ce­ği gibi top­rak­tan ya­ra­tıl­mış be­de­ni­mi­zi de anım­sa­ya­bi­li­riz sa­nı­rım. Top­rak mi­sa­li be­şe­ri­ye­ti­mi­ze eki­len id­rak to­hum­la­rı da bu yö­nüy­le bak­tı­ğı­mız­da göze göze kay­na­yan ilim su­yu­na muh­taç.

Bu şe­kil­de fi­liz­le­nip göğe doğru akan ve dem­be­dem ul­vi­yet se­ma­sı­na yak­la­şan ağaç­lar za­ma­nın­da ve ye­ter­in­ce su­lan­maz­sa veya ha­şe­rat­tan arın­dı­rıl­maz­sa kök salıp de­rin­le­şe­mez. Üs­te­lik bir ağa­cın ba­kı­mı di­ğe­riy­le aynı ol­ma­dı­ğı için her biri de ken­di­ne özel bir ilgi is­ti­yor. Bun­lar hiç ya­pıl­maz ve eksik bı­ra­kı­lır­sa da, kök sa­la­ma­yan bu ağaç­lar ya im­ti­han rüz­gâr­la­rıy­la dev­ri­lip gider ya da ce­ha­le­tin ku­rak­lı­ğın­da su­suz­luk­tan heder olurlar.

Aynı şe­kil­de iş­ten an­la­yan ehil el­ler­de boy veren ve kök­le­ri be­şe­ri­yet top­ra­ğı­na sa­rıl­dık­ça müs­ta­kim hâle ge­le­bi­len ağaç­lar, za­ma­nı gel­dik­çe meyve ver­me­ye baş­lar­lar. Ni­te­kim ki­şi­nin yap­tık­la­rı­nın veya ge­ri­sin­de bı­rak­tı­ğı iz­le­rin tek tek ya­zıl­ma­sı­nın ve kayıt al­tı­na alın­ma­sı­nın bir se­be­bi de sa­nı­rım on­dan geriye kalan böy­le­si hik­met ve teb­liğ mey­ve­le­ri olsa gerek.

Oysa son­ra­ki ne­sil­le­re ma­ne­vi rızık ve­si­le­le­ri bı­ra­ka­bi­len naim ve na­sip­li kul­lar­dan olmak kadar, ar­ka­sın­da Ebu Ce­hil­ler bı­ra­kan­lar­dan olmak teh­li­ke­si de bâ­ki­dir ma­azal­lah.

Naim­lik ve Ebu Ce­hil­lik, insan doğ­mak ile insan kal­mak ara­sın­da­ki o in­ce­cik çiz­gi­de gidip ge­lir­ken; ‘adem­lik­ten adam­lı­ğa doğru’ yeni bir te­fek­kür sof­ra­sı açalım.

He­pi­ni­zin ma­lu­mu­dur! Kü­re­sel öl­çek­te inşa edi­len, hepsi bir­bi­ri­nin ne­rey­se kop­ya­sın­dan öte­ye ge­çe­me­yen insan türü, insan altı bir var­lı­ğa dö­nü­şü­yor hem de baş dön­dü­rü­cü bir hızla.

Al­lah’ın “en güzel su­ret­te ya­rat­tım” dediği insan; dü­şün­me me­le­ke­le­ri­ni yi­tir­miş bir hâlde, nef­si­nin imam­lı­ğın­da öyle bir hâle geldi ki, hız, haz ve ayar­tı­nın kö­le­si olmuş va­zi­yet­te, “Kalp­ler an­cak Al­lah’ı an­mak­la mut­main olur!” ilahi emri­ne karşı durur­ca­sı­na huzur ve din­gin­li­ği film, müzik, spor, finans, medya, sanal medya en­düst­ri­si­nin zihni kör­leş­ti­ren, beyni felç­leş­ti­ren ve ruhu çöl­leş­ti­ren por­no­gra­fi­si­ne kaç­mak­la ken­di­ni öz­gür sa­nı­yor!

Bu man­za­ra için­de de özel­lik­le son yıl­lar­da genç­le­ri­miz ara­sın­da ya­yı­lan “de­izm” denen bir akıma ve bu akımla ilgili bir yığın ha­be­re, araş­tır­ma­ya, görüş ve dü­şün­ce­ye rastlı­y­o­r­uz. Hatta bir tık öteye gidip bu ya­yı­lı­şın özel­lik­le İmam Hatip Li­se­le­rin­de yay­gın­laş­tı­ğı­nı öne sür­e­nler bile var.

Bu ko­nu­da de­rin­le­me­si­ne bir araş­tır­ma yap­tı­ğı­nız­da bunun öy­le­si­ne ortaya atıl­mış bir iddia ol­ma­dı­ğı­nı an­lı­yor­su­nuz. Zira benim araş­tır­dı­ğım ka­da­rıy­la bu akım; din karşıtı bir dü­şün­ce olarak, ya­şan­ma­yan ama ve­ril­me­ye ça­lı­şı­lan yoğun dini eği­ti­me karşı ge­liş­ti­ri­len bir ref­leks.

Din yor­gu­nu(!) genç­li­ğin ka­pıl­dı­ğı fel­se­fi bir akım da di­ye­bi­li­riz sa­nı­rım.

Yani sev­di­re­me­yi­şi­mi­zin, müj­de­le­yi­ci ola­ma­yı­şı­mı­zın, ku­cak­la­ya­ma­ma­mı­zın ve en önem­li­si de örnek ola­ma­yı­şı­mı­zın kar­şı­lı­ğın­da ek­ti­ği­mi­zi biç­ti­ği­mi­zin en bariz örneği.

Adına “deizm” denen bu akımı araş­tır­ma­yı biraz daha de­rin­leş­tir­di­ği­niz­de ise, as­lın­da bu ko­nu­yu çok da tak­ma­dı­ğı­mız çıkıyor ortaya. Top­lu­mun belli bir ke­si­mi­nin dil­len­dir­me­siy­le alev­le­ni­yor, sonra da saman ale­vi mi­sa­li sönüp gi­di­yor, ama içten içe ya­na­rak ma­ale­sef.

“De­iz­min ya­yıl­dı­ğı falan yok böyle bir pro­pa­gan­da var sa­de­ce” diyen de var, “De­ist­ler, de­iz­min ya­yıl­ma­sı için bu iddiayı poh­poh­lu­yor” diyen de. Bir­i­l­e­ri, “bu mu­ha­fa­zakâr din algısı genç­le­ri de­iz­me kay­dı­rı­yor” diye ge­le­nek­sel din al­gı­sı­nı sor­gu­la­ma­ya ça­lı­şı­yor; bir baş­ka­sı, “haz kül­tü­rü ve dün­ye­vi­leş­me genç­le­ri de­iz­me yö­nel­ti­yor” diyor; daha bir baş­ka­sı “de­ğer­le­ri­mi­zi kay­bet­tik, genç­le­re örnek ola­mı­yo­ruz, genç­ler ör­nek­siz ka­lın­ca da de­iz­me kayı­yor” diyor. Ama ka­nım­ca en il­gin­ci “De­iz­min ya­yıl­dı­ğı falan yok. Dinci ku­rum­lar din­sel eği­ti­min do­za­jı­nı ar­tır­mak için ‘deizm’ adı al­tın­da bir öcüyü pi­ya­sa­ya sürüp yeterli dini eği­tim ve­ri­le­mi­yor di­ye­rek dini eği­ti­min ya­yıl­ma­sı için baskı ya­pı­yor­lar” türün­den ortaya atılanı.

Evet, yabancı ma­ka­le­ler de dahil gün­ler süren araş­tır­ma­dan di­ma­ğım­da kal­a­nlar bunlar.

Yani, herkes kendi pen­ce­re­sin­den bakıyor, yo­rum­lu­yor ama hepsi de teh­li­ke­li bir du­rum­dan söz ediyor.

Peki nedir bu “teh­li­ke­li” durum? Sa­nı­rım bu so­ru­ya geç­me­den önce deizm denen kav­ra­mın ta­nı­mı­nı sağ­lık­lı bir şe­kil­de yapmak ge­re­ki­yor!

Deizm ded­i­ğ­i­m­iz şey, tüm ev­re­nin ge­ri­sin­de ha­re­ket veren bir güç ol­du­ğu­na inanan fel­se­fi bir akım. Ama pek çok çeşidi var. Sa­nı­rım ne kadar deist varsa, o kadar deizm çeşidi var da di­ye­bi­li­riz.

Peki, bu fel­se­fe­nin ortak bir dü­şün­ce­si yok mu?

Elbette var.

Bu akımda tek bir Tanrı inancı var ama bu Tanrı in­san­la­rın iliş­ki­le­ri­ne ka­rış­mı­yor. Sa­de­ce ilk ha­re­ke­ti veriyor. Do­la­yı­sıy­la bir elçi gön­der­me­si, kutsal kitap gön­der­me­si, ya­sak­lar koy­ma­sı söz ko­nu­su değil.

Yani deizm denilen “teh­li­ke”, İs­lam’ın pek çok de­ğe­ri­ni red­de­di­yor. Ki­ta­bı, pey­gam­be­ri, ölüm­den sonra di­ril­me­yi, cen­ne­ti, ce­hen­ne­mi, me­le­ği red­de­di­yor. Sa­de­ce birini kabul edi­yor. O da Al­lah’ın var­lı­ğı. Geri kalan esas­la­rın ta­ma­mı­nı inkâr ediyor.

Bu akım aklı esas alıyor ve insan akıl yo­luy­la iyiyi, kötüyü ayırt ede­bi­le­ce­ğin­den “peyga­mbe­rle­re, kutsal kit­a­pla­ra gerek yoktur” diyor. İnsan, ahlâki ku­ral­la­ra uy­mak­la mü­kel­lef­tir ve bu ku­ral­la­rı da ak­lıy­la ya­şa­ya­rak, öğ­re­ne­rek keş­fe­de­bi­lir diye ekliyor. Yet­i­nme­y­ip, ölümün ötesi yoktur ve insan iyi­l­i­ğ­i­n­in de köt­ü­l­ü­ğ­ü­n­ün de karşı­l­ı­ğ­ı­nı bu dünyada alır, esas olan iyi insan olma­ktır, günah veya sevap, helal veya haram yerine iyilik ve kötülük vardır diye üç dört tık ileri gidiyor.

Ön­ce­lik­le şunu ifade et­mem gerekir.

“İs­lam’ın Gün­cel­len­me­si” tar­tış­ma­la­rın­da da gö­rül­dü­ğü gibi günümüz ger­çek­li­ği­nin gereği gibi oku­na­ma­ma­sın­dan kay­nak­la­nan temel bir sorun var kar­şı­mız­da.

Sesi fazla çıkan ke­sim­ler, günümüz ger­çek­li­ği­ni ıs­ka­la­yan­lar ve de­ği­şim ih­ti­ya­cı­nı kav­ra­ya­ma­yan­lar, hemen basit bir suç­la­may­la “gençler elden gi­di­yor, deist olu­yor­lar” diye yay­ga­ra­yı ba­sı­yor­lar.

“Neden” so­ru­su­nu sor­du­ğu­nuz­da ise her bir kafadan ayrı bir ses çıkıyor.

Du­ru­mu ir­de­le­di­ği­niz­de ise en önem­li so­ru­nun as­lın­da “de­ği­şi­me” ka­pa­lı olma ve bunun ya­nı­sı­ra “örnek model bu­la­ma­ma”­dan kay­nak­lı ol­du­ğu­nu gö­re­bi­li­yor­su­nuz.

Bu du­rum­da genç­le­ri deist ol­mak­la tenkit eden­le­rin veya gi­di­şat­ta bir teh­li­ke ol­du­ğu­nu var sa­yan­la­rın ön­ce­lik­le ken­di­le­ri­nin dur­duk­la­rı yere, için­de ol­duk­la­rı çev­re­ye, o çev­re­nin trend­le­ri­ne bak­ma­la­rı ge­re­ki­yor.

Yani as­lın­da sorun ta­sav­vur so­ru­nu.

Niye? Bu so­ru­nun ce­va­bı­na yö­nel­di­ği­niz­de ko­nu­nun sa­de­ce bir kuşak ça­tış­ma­sı değil, aynı za­man­da bir zih­ni­yet ve fikir ça­tış­ma­sı ol­du­ğu­nu gö­rü­yor­su­nuz.

Nasıl bir ça­tış­ma?

Farsça bir kelime olan ve bizdeki kelime anlamı “hazine” olan genç; doğası gereği tepki­s­el ve aceleci, mantı­ğ­ı­ndan çok duygu­s­u­yla hareket eden bir varlık. Hele aldığı eğitim akletme, sorgu­l­a­ma merke­zli değil, ezberci, taklit merke­zli ve içinde yaş­a­d­ı­ğı çevre tas­a­vvu­ru da daha çok duygu­l­a­r­ın yönle­ndi­rme­si sonucu olu­şmu­şsa, bu dur­u­mda­ki bir varlı­ğ­ın önünde “itaat” veya “isyan”­dan başka bir seçenek de kalmı­y­or.

Yani konu “isyan” so­ru­nu.

Peki kime ve neye isyan?

Bu soru bana “eş­ya­nın do­ğa­sın­da­ki di­na­mik­lik ve de­ği­şi­min kav­ra­na­ma­ma­sı” ce­va­bı­nı ve­ri­yor. Zira Ef­la­tun’un iddia et­ti­ği gibi eşya ve hayat sabit değ­i­ldir. Bizim ge­le­nek­sel din, dil ve hayat al­gı­mı­zın bu Ef­la­tun­cu ve Aris­to­cu man­tık­la şekil­len­miş ol­ma­sı bu de­ği­şi­mi bir şe­kil­de ya­şa­dı­ğı­mız hâlde gör­me­mi­zi en­gel­li­yor ve bizi de­ği­şim kar­şı­sın­da aciz bir du­rum­da bı­ra­kı­yor. Yani en önem­li ne­den­ler­den biri müs­lü­man­lar olarak son iki asrın bütün de­ği­şim­le­ri­ne ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­dı­ğı­mız gibi, hız çağının ge­tir­di­ği di­ji­tal dünya çağına da ha­zır­lık­sız ya­ka­lan­mış ol­ma­mız.

Ge­nel­de tüm dünya müs­lü­man­la­rı, özel­de ise Tür­ki­ye­li Müs­lü­man­lar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşı­y­a­y­ız:

Bi­rin­ci­si; batılı bir par­a­d­i­gma, yani değ­e­rler dizisi ile düş­ü­n­e­r­ek yeryü­z­ü­ne ve yeryü­z­ü­nde­ki her şeyin bizim için yar­a­t­ı­ldı­ğ­ı­nı, onların sah­i­b­i­n­in insan oldu­ğ­u­nu, onu elde etmek için her yolu kulla­n­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­i­zi, elde edince de onu sın­ı­rsı­zca tük­e­t­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­i­zi söyle­y­en; böyle­l­i­kle insanı sor­u­msu­zla­ştı­r­an ve ala­b­i­ldi­ğ­i­ne yüc­e­lten, yani merke­z­i­nde insanın bul­u­ndu­ğu seküler, yani dünyevi bir zihne sahip olmamız.

İkin­ci­si; zamanın, eşyanın, düşünce ve fik­i­rle­r­in durağan, hak­i­k­a­t­in geçmi­şte bir yerde sabit olduğu, değ­i­şme­d­i­ği, değ­i­şme­y­e­c­e­ği, kişinin her dönemde bu sab­i­t­e­ye göre kodla­nma­sı ger­e­kti­ğ­i­ni söyle­y­en bir haf­ı­z­a­ya ve din tas­a­vvu­r­u­na sahip olmamız.

Yani, batılı gibi yaş­a­rken atamız dedemiz gibi düş­ü­n­ü­y­or; çoc­u­kla­r­ı­m­ı­zı ve gençle­r­i­m­i­zi onların zihni­yle yet­i­şti­rmek isti­y­o­r­uz. Eyle­mle­r­i­m­iz söyle­mle­r­i­m­i­zi yal­a­nla­d­ı­ğı için de, gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor.

Biz ise itaat edeni alkı­şlı­y­or, mevki ve mak­a­mla­rı onlara sunuyor, isyan ede­nle­re ise ‘dinden çıkmış’ mua­m­e­l­e­si yap­ı­y­o­r­uz. Oysa bu gençler bizim maskeli hay­a­t­ı­m­ı­zdan, riyakâr tut­u­m­u­m­u­zdan kaç­ı­y­o­rlar. Ya bizim yapmaya çal­ı­ştı­ğ­ı­m­ız ancak sahip oldu­ğ­u­m­uz din dili ile maske­l­e­m­e­ye çal­ı­ştı­ğ­ı­m­ız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak isti­y­o­rlar, ya da bizim bu riyakâr hay­a­t­ı­m­ı­za isyan ederek kendi yolla­r­ı­nı bulmaya çal­ı­ş­ı­y­o­rlar.

Konuyu biraz daha açmaya çal­ı­ş­a­r­ak bir parça empati kuralım ve kendi­m­i­zi onların yerine koyarak, dünyaya bu sat­ı­rla­rla da olsa onların göz­ü­nden bakmaya çal­ı­ş­a­l­ım.

Kendi sah­a­s­ı­n­ın dışında hiçbir şey bilme­m­e­yi meziyet zanne­d­en aka­d­e­m­i­sye­nle­r­i­m­iz, bir sonraki sın­a­vdan kaç ala­c­a­ğ­ı­n­ın endi­ş­e­si içinde ömrünün en güzel yılla­r­ı­nı hebâ ettiği için kendi­s­i­nden bihaber yaşayan öğre­nci­l­e­r­i­m­iz, nasılsa mat­e­m­a­t­ik öğre­t­e­c­e­ği için bilmeye ihtiyaç hisse­tme­d­i­ği divan şii­r­i­n­in üç büyük ismini peş peşe sır­a­l­a­y­a­b­i­lme­kten mahrum öğre­tme­nle­r­i­m­iz yok mu?

İlkokul yılları boyunca ödev yapma­ktan oyun oyna­m­a­ya fırsat bul­a­m­a­y­an evlâtla­r­ı­m­ız, ortao­k­ul ve lise sev­i­y­e­s­i­ne geldi­kçe adı her geçen gün değişip say­ı­l­a­rı sürekli artan o meş’um sın­a­vla­rda bir soru daha fazla yap­a­b­i­lmek için bit­e­v­i­ye test çözme­kten, açıp birkaç kitap okumaya fırsat bul­a­b­i­l­i­y­o­rlar mı? Hayır!

Bu anla­msız ve bütün bir çoc­u­klu­ğa kast eden mar­a­t­o­n­un aka­b­i­nde bir üni­v­e­rsi­te kaz­a­n­ı­l­ı­y­or, orada baş­a­r­ı­lı ola­b­i­lmek için önce­k­i­nden çok daha fazla çal­ı­şmak ger­e­k­i­y­or ve iş bulmaya yar­a­m­a­y­a­c­ak bir diploma uğruna cânım gençlik yılları heder edi­l­i­y­or mu? Evet!

Âşık olduğu kıza okumak için lâzım olan şiirden fazla­s­ı­nı bilme­y­en tarihçi, sınavı geçmek için ger­e­k­e­n­in öte­s­i­nde tarih bilgisi olmayan doktor, dini kültürü ahlâkî bilgi zanne­d­en ve onları da kopya kâğı­tla­r­ı­yla maziye gömen müh­e­ndis, şartlar icap etme­d­i­kçe maz­i­s­i­ni merak etmeyen bür­o­krat, okuma yazma bilme­y­en çob­a­nla­r­ın gözya­şlı iba­d­e­tle­r­i­n­in aşk ve zevki­nden mahrum ila­h­i­y­a­tçı, Google’dan apa­r­ı­l­an mal­u­m­a­tla baş­ı­m­ı­zdan aşağı uka­lâlık boca eden aydın, hülasa med­e­n­i­y­e­t­i­m­i­z­in estetik, zarafet ve muh­a­bbe­t­i­nden zerre nasibi olmayan bizden hab­e­rsiz bir dolu “biz” yet­i­şmi­y­or mu sizce de?

Kitabı tel­e­v­i­zyo­nla, mis­a­f­i­rli­ği AVM gezme­s­i­yle, sohbeti akıllı tel­e­f­o­nla­rla, bilgiyi mal­u­m­a­tla, kültürü zevze­kli­kle, insan olmayı meslek sahibi olmakla takas etti­ğ­i­m­iz günden beri, bu günah bizim mi, onların mı?

Haddini aşmak olarak oku­m­a­zsa­n­ız bir iki tık daha öteye gidelim!

Orta ve veya yüksek gelir sev­i­y­e­s­i­ne sahip muh­a­f­a­z­a­kâr iş ada­mla­rı, asgari ev kir­a­l­a­r­ı­n­ın asgari ücre­tten fazla olduğu bir dönemde çal­ı­ş­a­nla­r­ı­nı asgari ücretle çal­ı­ştı­r­ı­y­or mu? Evet!

Kendi çoc­u­kla­r­ı­n­ın sıradan bir ihti­y­a­cı için asgari ücre­tli­ye verdi­ğ­i­n­in onlarca katını çoc­u­ğ­u­na harcı­y­or mu? Evet!

Çoc­u­kla­r­ı­n­ın düğ­ü­nle­r­i­ne milyo­nla­rı harca­d­ı­ğ­ı­nı; evinin şat­a­f­a­ttan geç­i­lme­d­i­ğ­i­ni, iha­l­e­l­er için mukte­d­i­rle­r­in önünde şek­i­lden şekle girdi­ğ­i­ni, her tar­a­f­ı­ndan kibir fışkı­rdı­ğ­ı­nı, buna rağmen takva­d­an, bir lokma bir hırka­d­an, sad­a­k­a­tten, ihla­stan, cenne­tten, ceh­e­nne­mden söz etti­ğ­i­ni görüyor mu? Evet!

Münafık kavra­m­ı­nı duyunca sağa sola bakınan ve parma­ğ­ı­yla karşı­s­ı­nda­k­i­ni işaret edenler; “ayet bizden bahse­tmi­y­or” diye arka­l­a­r­ı­na bak­a­nlar…

Yoksu­lla, düşkü­nle aynı mah­a­lle­de olmamak için semt değ­i­şti­r­e­nler…

Yanı başında komşusu aç, akra­b­a­sı sefil iken her yıl “özlü­y­o­r­um” bah­a­n­e­si ile umre yap­a­nlar…

Eşitlik rit­üe­l­i­nden, yani tav­a­ftan çıkar çıkmaz Mekke’deki kral dai­r­e­l­e­r­i­nde kon­a­kla­y­a­nlar…

Villa­l­a­ra, saray yavrusu evlere taşınıp kendi­l­e­r­i­ne halktan ayrı muamele iste­y­e­nler…

Yanında yirmi yıldır çalışan işçisi hâlâ kirada otu­r­u­rken kendisi katlar, yatlar, apa­rtma­nlar sahibi olanlar…

Asgari ücretin kaç lira oldu­ğ­u­nu bile bilme­y­en “Allah’ın vel­i­l­e­ri!”

Kur’an bilgi­s­i­ne sahip olmayı zengi­nle­şme, sın­ı­fla­şma, hiy­e­r­a­rşi ve heg­e­m­o­nya aracı hâline get­i­r­e­r­ek “din mesleği” icra edenler…

Halkla aynı şeye muhatap olmayı, onların otu­rdu­ğu yerde otu­rma­yı, onların yed­i­ğ­i­ni yemeyi, giydi­ğ­i­ni giymeyi kib­i­rle­r­i­ne yed­i­r­e­m­e­y­e­nler…

Kur’an’ın “ıcığını cıc­ı­ğ­ı­nı” halde iş “mülk” ve “infak” kon­u­l­a­r­ı­na gelince sözle­r­i­ni ve gözle­r­i­ni muh­a­t­a­plı­ktan çık­a­r­a­nlar…

Rabbin kelamı ile uğra­şmak kendi­s­i­ne imtiyaz, kariyer, rütbe, titr, makam, mal, para, iktidar, hiy­e­r­a­rşi, cemaat, vakıf get­i­rdi­ği hâlde, bir türlü halka dönme; onların sor­u­nla­r­ı­nı dille­ndi­rme, sok­a­kta­ki yangını görme, kum tep­e­l­e­r­i­nden inip kumlara karışma, payla­şma, bölüşme, karde­şlik, sevgi ve merha­m­et kon­u­l­a­r­ı­nı gündeme get­i­rme­y­e­nler…

“Allah’ın seçkin kulu” kas­ı­nma­s­ı­yla kor­u­n­a­klı evlerde otu­r­a­nlar, kor­u­m­a­l­a­rla dol­a­ş­a­nlar, elle­r­i­ni öptü­r­e­nler, ete­kle­r­i­ni yal­a­t­a­nlar, cahil ve fakat samimi dinda­rla­rı kendi­l­e­r­i­ne kıyam, kıraat, rükû ve secde etti­r­e­nler…

Yani bütün dini “zengin eğle­nce­si” hâline get­i­r­e­nler içinde siz genç olsanız hangi­s­i­ni tercih ede­rdi­n­iz?

Kabul edelim ne olur!

Sayfa­l­ar dolusu yaz­a­b­i­l­e­c­e­ğ­im bu tespi­tler içinde; artık günün gerçe­kli­ği ile örtü­şme­y­en fik­i­rle­r­i­m­i­zi, İslam’ın temel ilke ve kur­a­lla­r­ı­na ters düşen ve bugüne ait bir şey söyle­m­e­y­en İslam algı­m­ı­zı, gel­e­n­e­ksel İslami zihne sahip bir batılı oldu­ğ­u­m­u­zu veya batılı zihne sahip bir Müslü­m­an oldu­ğ­u­m­u­zu örtmek isti­y­o­r­uz ama gençler “kral çıplak” ded­i­kle­ri için kız­ı­y­o­r­uz.

Gençler deizme yön­e­l­i­y­o­rsa, devlet kur­u­mla­r­ı­yla, cem­aa­tle­r­i­yle, aka­d­e­m­i­sye­nle­r­i­yle, din ada­mla­r­ı­yla, kanaat önde­rle­r­i­yle, san­a­tçı­l­a­rı, yaz­a­rla­rı, çiz­e­rle­ri, iş adamı, siy­a­s­e­tçi­si, yön­e­t­i­c­i­si ile hep birli­kte deizm yolla­r­ı­nı biz açı­y­o­r­uz onlara.

Gençler, bizim gizli­d­en gizliye yaptı­kla­r­ı­m­ı­zı, üstü örtük bir şekilde yaş­a­d­ı­kla­r­ı­m­ı­zı, alenen kon­u­ş­u­y­o­rlar, göstere göstere yaş­ı­y­o­rlar hepsi bu.

Kırmızı ışıkta geçen araç sür­ü­c­ü­s­ü­n­ün, çok kazanma hırsına yaptığı inşaa­ttan demir ve çimento çal­a­b­i­l­en müt­ea­hhi­d­in, mal sat­a­b­i­lmek için türlü yem­i­nler ve yal­a­nlar üre­t­e­b­i­l­en esnafın, çay içmek isteyen müşte­r­i­l­e­r­i­ne boya katarak çayını renkle­ndi­r­en çaycı­n­ın, kal­a­b­a­l­ık cadde orta­s­ı­na dahi tük­ü­r­e­b­i­l­en insa­nla­r­ın, yapılan maçla­rda şike iddia­l­a­r­ı­na bulaşan futbo­lcu ve hak­e­mle­r­in, reyting uğruna insan onurunu hiçe sayarak yalan haber yap­a­b­i­l­en gaz­e­t­e­c­i­l­e­r­in, müşte­r­i­s­i­nden daha fazla para almak için kısa yol yerine uzun yolu tercih eden taksi­c­i­n­in, organik olma­d­ı­ğı hâlde insa­nla­r­ın doğ­a­llık duygu­l­a­r­ı­nı sui­sti­m­al ederek piy­a­s­a­n­ın üç katı fiy­a­t­ı­na domates sat­a­b­i­l­en pazarcı ve manavın, kad­a­vra­d­a­ki altın dişi sökerek rant elde etmeyi düş­ü­n­e­b­i­l­e­c­ek kadar ruhsu­zla­şmış mezar hırsı­zla­r­ı­n­ın, ebe­v­e­ynle­r­i­n­in serve­t­i­ne kon­a­b­i­lmek için gözünü kırpma­d­an onları kes­e­b­i­l­en çoc­u­kla­r­ın olduğu bir toplu­mda siz genç olsanız ne yap­a­rsı­n­ız?

Bizim en büyük yanlı­ş­ı­m­ız, ailede başla­m­a­sı gereken değ­e­rler eği­t­i­m­i­ni sadece başka kur­u­mla­rdan bekli­y­or olma­m­ı­zdır.

Ötesi sadece laf­a­z­a­nlık!

Bu yanlı­şla­rı yokmuş gibi görmeye devam edersek yanlı­ş­ın bir parçası ola­c­a­ğ­ız. Doğruyu söyle­m­e­d­en, doğruca eyle­m­e­d­en sadece “yanlış var” diye bağ­ı­r­ı­rsak vicda­n­ı­m­ı­zı sahte bir tes­e­lli­yle avu­t­a­c­a­ğ­ız. “Bir­i­l­e­ri artık bu yanlı­şla­rı düz­e­ltme­li” deyip kenara çek­i­l­i­rsek yükü omu­zla­m­a­n­ın külfe­t­i­nden ele­şti­rme­n­in kol­a­ycı­l­ı­ğ­ı­na kaçmış ola­c­a­ğ­ız. “Kendimi düz­e­lti­rsem yeryüzü bir yanlı­ştan kurtu­l­a­c­ak” şuuru içinde emro­l­u­ndu­ğu gibi dosdo­ğru kalmak kaydı­yla yaş­a­rsak, işte o zaman gerçe­kten bir şey yapmış olacak ve kimbi­l­ir belki o zaman gençle­r­i­m­i­ze yaşayan bir örnek olarak hem kendi­m­i­zi hem de onları bu ateşten kurta­r­a­c­a­ğ­ız!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir