Yolun Tozu
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun Hayat Hikâyesi
Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun hayat hikâyesi, doğum tarihiyle başlayıp meslek unvanlarıyla ilerleyen ve başarı başlıklarıyla tamamlanan sıradan bir biyografi kalıbına hiçbir zaman bütünüyle sığmaz; çünkü bu hikâye, insanın dünyaya yalnızca bir isimle, bir şehirle ve bir kimlik bilgisiyle değil, henüz ilk nefeste omuzlarına bırakılmış görünmez bir yükle, zaman geçtikçe ağırlaşan bir hafızayla ve giderek derinleşen bir vicdan mecburiyetiyle geldiğini hatırlatan uzun, katmanlı ve sabır isteyen bir iç yürüyüştür.
15 Temmuz 1973’te Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde başlayan bu yolculuk, çoğalarak değil eksilerek açılmıştır. Dünyaya ikiziyle birlikte gelen Sadıkoğlu, onu hayatın henüz kelimeyle buluşmadığı o ilk eşikte toprağın serinliğine emanet etmek zorunda kalmış; böylece daha başlangıçta yaşamı, çoğu insanın yıllar sonra sezebildiği o sarsıcı hakikatle tanımıştır: İnsan bazen bir eksikle büyür, fakat o eksik zamanla yalnızca bir yokluk olarak kalmaz; bakışa derinlik, sese ihtiyat, kalbe dikkat ve kelimeye ağırlık kazandıran sessiz bir öğretmene dönüşür.
Bu erken kayıp, onun hayatında yalnızca hüzünlü bir biyografik ayrıntı değildir; bilakis insanı yüzeyinden değil derinliğinden okumayı, görünenin ardındaki kırılganlığı sezebilmeyi ve konuşmadan önce dinlemeyi öğreten ilk büyük terbiyedir. Bu yüzden Sadıkoğlu’nun metinlerinde sık sık hissedilen o iç ağırlık, o hüküm vermeden önce durma ihtiyacı, o kolay yargılardan uzak duruş; yalnızca düşünsel bir tercihin değil, çok erken yaşta ruhun içine düşen büyük bir sessizliğin eseridir.
Hayata bir eksikle başlayan insan için yaşamak, hiçbir zaman hafif ve kendiliğinden akan bir hâl değildir. Yaşamak, onun dünyasında sahip olunan sıradan bir imkân olmaktan çok, her sabah yeniden omuzlanması gereken bir sorumluluk biçimine dönüşmüştür. Bu yüzden o, yıllar boyunca hayatı sadece olmuş bitmiş olayların toplamı olarak değil; insanın kendisiyle, kaderiyle, inancıyla, toplumsal adaletsizliklerle ve başkasının acısı karşısındaki suskunluğu ile giriştiği derin bir muhasebe alanı olarak kavramıştır.
İlköğrenim yıllarında Zonguldak’ın Çaycuma ilçesindeki Barbaros İlkokulu’nda başlayan, ardından Ordu merkez ve Mesudiye hattında devam eden eğitim serüveni; dışarıdan bakıldığında yalnızca coğrafi bir hareketlilik gibi görünse de, onun iç dünyasında farklı insan manzaralarının, farklı yoksunluk biçimlerinin, farklı hayat ritimlerinin ve farklı kader çizgilerinin dikkatle gözlemlendiği sessiz bir birikim dönemine dönüşmüştür. Şehirler değiştikçe yalnızca sokaklar ve evler değil; insan ilişkilerinin tonu, yoksulluğun görünüşü, kırgınlığın dili ve umudun biçimi de değişmiş; o ise bütün bunları yalnızca görüp geçen değil, zihninde ve kalbinde biriktiren bir dikkat terbiyesi geliştirmiştir.
1989 yılında liseden mezun olduğunda önünde çizilmiş kolay bir meslek planından çok, insanı, toplumu, inancı, adaleti, eğitimi ve ahlâkı birlikte düşünmeye zorlayan derin sorular vardır. Bu sorular, onun hayatında gelip geçici bir merak olmamış; yön tayin eden, yürüyüşünü belirleyen ve seçimlerini sessizce biçimlendiren bir iç pusulaya dönüşmüştür. Üniversite yılları işte bu soruların disiplinli bir düşünce zeminine taşındığı belirleyici bir eşik hâline gelir.
Eğitim bilimleri, psikolojik danışmanlık ve rehberlik, ilahiyat, sosyoloji ve hukuk alanlarına uzanan çok yönlü ilgisi; onun zihninde birbirinden kopuk uzmanlık alanları olarak değil, insanın aklı, kalbi, inancı, davranışı ve toplumsal varlığı arasında köprü kuran bütünlüklü bir arayış olarak anlam kazanmıştır. Bu yönüyle Sadıkoğlu, bilgiyi bölünmüş alanlarda saklanan teknik birikim olarak değil; insanın varlığını daha adil, daha dikkatli ve daha merhametli okuyabilmek için birbirine temas etmesi gereken düşünce katmanları olarak görmeyi tercih etmiştir.
Adalet fikri, onun düşünce dünyasında hiçbir zaman soyut bir kavram olarak kalmaz. Hukuk, onun nazarında yalnızca maddeler, hükümler, prosedürler ve karar metinlerinden ibaret değildir; hukuk dili, insan onuruna değdiği, mağduriyet karşısında imtihan verdiği ve güç karşısında vicdanını koruyabildiği ölçüde anlam kazanan ahlâkî bir alandır. Bu nedenle karar gerekçeleri, hüküm dili, hak arayışı ve hakkaniyet fikri onun zihinsel disiplininin kalıcı unsurlarından biri hâline gelmiştir.
1996 yılında üniversite eğitimini tamamladığında elinde yalnızca bir diploma değil, bilgiyi güvenli raflarda saklamayı reddeden ve onu hayatın içine, sahanın sertliğine, insanın kırılganlığına ve toplumsal gerçekliğin tam ortasına taşımayı göze alan güçlü bir irade vardır. 12 Eylül 1996’da öğretmenlik mesleğine adım atmasıyla birlikte bu irade, teorik bir niyet olmaktan çıkıp doğrudan hayata temas eden bir pratiğe dönüşür.
Köy okullarında başlayan öğretmenlik serüveni, kısa sürede onun için müfredat anlatılan sıradan bir mesleki alan olmaktan çıkar. Çünkü o, sınıfı yalnızca dört duvarla çevrili teknik bir öğretim alanı olarak görmemiş; çocuğun evine, yoksulluğuna, sessizliğine, utanmasına, eksikliğine, korkusuna ve geleceğine kadar uzanan geniş bir insanlık alanı olarak kavramıştır. Bu yüzden Sadıkoğlu için eğitim, yukarıdan aşağıya aktarılan soğuk bir bilgi değil; insanın görülmek, korunmak, fark edilmek ve yeniden kurulmak istediği canlı bir ilişki biçimidir.
Onlarca köyde ve mezrada yürüttüğü saha çalışmaları, okulla bağı kopmuş çocukların yeniden eğitim hayatına kazandırılması için gösterdiği çaba ve yalnızca derslikte değil hayatın içinde kurduğu temas; onun öğretmenliğini bir meslek tanımından çok daha ileriye taşımıştır. Bugün hâkim, kaymakam, doktor, mühendis, öğretmen, esnaf ya da işçi olarak hayatını sürdüren çok sayıda insanın yaşam çizgisinde, bu sessiz ama köklü dokunuşun izleri yaşamaya devam etmektedir. Onun öğretmenliği, yalnızca ders anlatan bir meslek pratiği değil; kaderi geri çekilmiş çocukların alnına yeniden ışık sürme çabasıdır.
Bu dönemde, hiçbir resmî maddi desteğe yaslanmadan yürütülen yardım çalışmaları sayesinde sekiz derslikli bir okul inşa edilmiş, binlerce öğrenciye ayni yardım ulaştırılmış ve yüzlerce kız öğrencinin eğitimine burslarla devam edebilmesi mümkün hâle gelmiştir. Bu çaba, yalnızca bir sosyal sorumluluk faaliyeti değil; vicdanın, toplumsal dayanışmanın ve insanın insana borçlu olduğuna dair köklü inancın sahadaki somut karşılığıdır. 2005 yılında verilen “Yılın Öğretmeni” ödülü de onun için bir varış noktası değil, aksine omuzlarındaki yükün daha da ağırlaştığını hatırlatan yeni bir mesuliyet eşiği olmuştur.
Ağustos 2008’de öğretmenlik mesleğinden ayrılması ise dışarıdan bakıldığında bir meslek değişikliği gibi görünse de, hakikatte tanıklığın başka bir biçimde devam edeceği uzun bir yolun başlangıcıdır. Çünkü bu tarihten sonra yazı, onun hayatında yardımcı bir ifade aracı olmaktan çıkmış; yaşanmışlığın ağırlığını taşıyan, sessizliği söze dönüştüren, görmezden gelinen yaraları görünür kılan merkezî bir alana dönüşmüştür.
Sadıkoğlu’nun kaleminden çıkan metinler, okuru rahatlatmak için kurulmuş cilalı cümlelerden ibaret değildir. Onun yazısı, çoğu zaman okuru bulunduğu rahat yerden kaldırmak, onu kendi suskunluğu, kendi ihmali, kendi korkuları ve kendi vicdanıyla yüzleştirmek ister. İnanç, gelenek, modernlik, iktidar, ahlâk, yoksulluk, merhamet ve adalet gibi temalar, onun metinlerinde birbirinden ayrışmış başlıklar değil; aynı derin sorumluluk duygusunun farklı yüzleri olarak belirir.
Bu nedenle yazmak, onun dünyasında bir görünürlük tekniği değildir. Yazmak; susmanın ahlâksızlığa dönüştüğü yerde kelimenin yükünü omuzlama cesareti, bir tür iç hesaplaşma ve aynı zamanda başkasının acısı karşısında kayıtsız kalmama biçimidir. Beşi roman olmak üzere otuz beş esere ve iki bini aşkın makaleye ulaşan külliyatı da nicelikten çok bu ağır sorumluluk duygusunun ürünüdür.
Sadıkoğlu’nun metinleri, hız çağının yüzeyselliğine bilinçli bir mesafe koyar. O, okura hazır cevaplar vermeyi değil; onu durdurmayı, yavaşlatmayı, düşündürmeyi ve kendi hayatıyla yüzleştirmeyi amaçlar. Onun yazısının merkezinde, bir fikri galip ilan etmekten çok, zihinde ve kalpte verimli bir huzursuzluk uyandırmak vardır. Çünkü ona göre gerçek düşünce, çoğu zaman insanı rahatlatan değil; insanı yeniden kendine döndüren sarsıcı bir iç dikkat hâlidir.
Bu yazı pratiğinin sahadaki en güçlü karşılıklarından biri, yıllardır merkezinde taşıdığı “İnsan İnsana Emanettir” ilkesidir. Bu anlayış doğrultusunda 2017 ile 2020 yılları arasında yirmi dokuz il ve yüz doksan üç ilçeyi dolaşmış; konferans salonlarından çok köy odalarında, sokaklarda, küçük buluşmalarda ve yüz yüze temasın sahih alanlarında insan hikâyelerine tanıklık etmiştir. Bu yolculuk, onun için yalnızca anlatmak değil; dinlemek, görmek, dokunmak ve başkasının hayatı karşısında yeni bir sorumluluk almak anlamına gelmiştir.
Bugün Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu, yazarlığı sayılarla ölçülen bir üretim alanı olarak değil, zamanla ağırlaşan bir emanet olarak taşıyan bir çizgide yürümektedir. Onun kalemi hüküm dağıtmaktan çok dikkat kesilmeyi, slogan atmaktan çok düşünceyi derinleştirmeyi, alkış toplamaktan çok okurun zihninde kalıcı bir sarsıntı bırakmayı amaçlar. Yazmak onun için yalnızca konuşmak değil; gerektiğinde susmasını da bilen bir kelime ahlâkını koruma çabasıdır.
Bu yüzden Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu’nun hayat hikâyesi, hangi şehirlerde okuduğunu, hangi mesleklerden geçtiğini ve kaç eser verdiğini kayda geçirmekten ibaret değildir; asıl olarak bu hikâye, eksilerek başlayan bir ömrün zamanla nasıl derin bir vicdana, nasıl dikkatli bir bakışa, nasıl sarsılmaz bir sorumluluk bilincine ve nasıl insanı insana emanet bilen bir düşünce disiplinine dönüştüğünü gösteren uzun, vakur ve ağır bedellerle örülmüş bir ruh yürüyüşünün adıdır.