Zamanın Süzgeci
PAYELERİN GÖLGESİ VE EKSİLENİN HAKİKATİ
Zaman, merhametsiz bir hükümran gibi her şeyi kendi amansız eleğinden geçirirken; o süzgecin ince gözeneklerinden aşağı süzülüp tarihin adsız çukuruna dökülen, 2005 yılında bir tören salonunun ışıkları altında göğse takılan “Yılın Öğretmeni” nişanının gelip geçici parıltısı değil; 15 Temmuz 1973 sabahı Diyarbakır’ın kadim ve dirençli toprağında ilk nefesle başlayan, Zonguldak’ın kömür karası kaderinden Ordu’nun fındık kokulu sarp yamaçlarına dek uzanan o meşakkatli yürüyüşün ruha bir nakkaş titizliğiyle kazıdığı sarsılmaz, her türlü rüzgâra göğüs geren çelikten disiplindir.
Zamanın süzgeci, her türlü süsü, her türlü yapaylığı ve her türlü “mış gibi” yapılmış başarıyı acımasızca ayıklarken; geriye kalan tek şey, insanın üzerine giydiği tüm toplumsal rollerden, tüm iğreti kimliklerden ve tüm dünyevi hırslardan arındığında elde kalan o çıplak özü, yani hakikat karşısındaki sadakatidir.
Biz biliriz ki zaman, en çok da parlatılmış olanı aşındırır; en çok da yüksek sesle söylenen yalanları yutar. Oysa o süzgecin üzerinde pırlanta gibi parlamaya devam eden şey, bir insanın en dar, en kuytu ve en sahipsiz anlarında bile kendi hakikatine olan sarsılmaz sadakatidir. 1973’ten bugüne kat edilen her kilometrede, yutulan her toz zerresinde ve sığınılan her kerpiç duvarda; bu disiplin bir dış zorunluluk olarak değil, bir varoluş refleksi olarak inşa edilmiştir.
Zamanın süzgecinden süzülüp yarına, yani kalıcılığın o tekin ama vaat dolu kıyısına ulaşan yegâne ve en sahih gerçek; tüm unvanların, tüm rütbelerin ve tüm omuzlara takılan, insanı aslına yabancılaştıran sahte yıldızların fersah fersah ötesinde bir “fikir işçisi” olarak kalabilme becerisidir. İnsanın insana kayıtsız şartsız emanet olduğu o mukaddes sızıyı, bir ömür boyu taşınacak ve her türlü dünyevi kirlenmeye karşı korunacak bir haysiyet mührü gibi ruhun en derin mahzeninde muhafaza etme iradesidir.
Bu irade, payelerin gölgesinde serinlemeyi değil, o gölgeyi bir kenara itip güneşin altındaki tozlu hakikati kucaklamayı seçenlerin harcıdır. Çünkü zaman geçtikçe eksilen yalnızca ömür değildir; asıl eksilen, insanın kendi sesindeki ham ve bencil yankıdır. Eksildikçe tamamlanan, azaldıkça derinleşen ve süzüldükçe berraklaşan bu yürüyüş; bir yazarın kalemini sadece kâğıda değil, insanlığın ortak vicdanına mühür gibi basma kavgasıdır. Bu kavga, süzgecin üzerinde kalan en ağır, en sarsılmaz ve en mukaddes parçadır; zira o mühür bir kez vurulduğunda, zaman bile onu silmeye güç yetiremez.
PARILTININ İLLÜZYONU VE HAKİKATİN ÇETİN MEYDANI
1995 yılında Kahta’nın kerpiç kokulu Damüstü köyünden Diyarbakır’ın yiğit ve mahzun Yiğityolu’na dek uzanan o insanüstü gayret; yalnızca teknik bir eğitimcilik başarısı veya profesyonel bir performans grafiği değil, mevcut imkânsızlıkların boğucu kuşatmasını birer imkân kalesine dönüştürme, yokluğun orta yerinde varlık sancısıyla yükselen bir irade inadı idi.
Bu inat, her ne kadar kamusal bir takdirle mühürlenip “Yılın Öğretmeni” unvanının ışıltılı gölgesine evrilmiş görünse de; ekranların insanı kendi merkezinden ve omuzlarındaki kadim yükten sinsice koparan aldatıcı parıltısı sönüp kalabalıklar dağıldığında, zamanın süzgeci üzerinde kalan asıl ve sarsıcı gerçek; bir öğretmenin yirmi yıl boyunca tek başına, her gün yeniden kurulan bir barikat gibi sürdürdüğü vakur ve tavizsiz hukuk mücadelesidir.
İnsan, sadece alkışlandığı kürsülerin yapay yüksekliğinde değil; o kürsülerden inip hakikatin en sert, en yalnız ve en çıplak meydanında rüzgârla, yoksunlukla, adaletsizlikle ve suskunlukla baş başa kaldığında kendi gerçek ruhsal hacmini ölçebilirmiş. O gün, o aldatıcı ışıklar söndüğünde ve geçici kalabalıklar dağıldığında, iliğime kadar sarsılarak anladım ki; gerçek başarı, isminizin parlak metal levhalarda yahut süslü gazete sütunlarında görünmesi değil, adaletin sağır bir sessizliğe gömüldüğü, vicdanların konforla körleştiği en karanlık dehlizlerde bile vicdanın sesini on altı yıl boyunca bir an olsun kısmadan hakikati haykırabilmektir.
Bu meydan, hiçbir sahteliği kabul etmez. Orada payeler birer yük, unvanlar ise sadece birer imtihandır. On altı yıl süren o uzun ve ince adalet nöbeti; levhaların ışıltısından değil, dilsiz çocukların bakışlarındaki hak duygusundan ve hukuktan beslenen bir fikir işçisinin namus davasından beslenmiştir. Başarı, işte tam da bu namusun; parıltının illüzyonuna feda edilmeden, zamanın süzgeci üzerinde sükûnetle ve vakar içinde kalabilmesidir.
ZIRHIN İNŞASI: BEŞ FAKÜLTE VE RUHUN AKADEMİK SEFERBERLİĞİ
Zamanın merhametsiz süzgeci, sığ olanı ve emek verilmemiş olanı büyük bir hızla elerken; kök salmak ve sarsılmaz bir hakikat zemininde derinleşmek adına, o ilk idealleri taşıyan Eğitim Fakültesi ve PDR koridorlarından, zamanın din diline öfke duyup hikmet arayan İlahiyat kürsüsüne; toplumu ve insanı bir bütün olarak kavrayan Sosyoloji zemininden hukuk ve klinik psikoloji hedeflerine uzanan büyük akademik zırh, adeta ruhun çevresine tuğla tuğla örülen bir savunma hattı gibi inşa edilmiştir.
Bu yürüyüş, sadece entelektüel bir biriktirme hevesi veya öğrenme açlığının kabarması değildir. Bu yürüyüş, İslam’ın sosyalliği ile insanın yeryüzündeki en mutlak ve en dokunulmaz kutsal oluşu arasındaki bağı savunma; dinsel terminolojinin toplumsal katmanlara sızmış yanlış anlamalarını, tarihsel tortularını ve vicdanı yaralayan sertleşmelerini onarma cehdidir.
Otuz dört basılı eser, bin iki yüzün üzerinde makale ve üç bin iki yüz seksen sayfalık devasa bir zihinsel anıt olan “Leküm Dinüküm Veliye Din” serisi; bir yazarın fildişi kuleden attığı teorik nutuklar değil, hayatın tam kanayan yerinden süzülen bir vicdan dökümüdür. Hz. Havva’dan bugüne kadının dilsizleştirilmiş tarihini, Kerbela’nın bin yıldır sönmeyen yangınını ve “Âdemlikten Adamlığa” uzanan o çileli yolu yazmak; benim için sadece edebî bir eylem değil, çağın koyu karanlığına ruhumun tüm terini akıtarak sönmeyecek bir ışık sızdırma kavgasıdır.
Bu akademik seferberlik, kalemi bir süs olmaktan çıkarıp onu sokağın, hukukun ve vicdanın en keskin enstrümanına dönüştürme sürecidir. Beş ayrı fakülteden süzülen bu zırh, yazarın yalnızca bilgisini değil; omuzlarındaki büyük emaneti taşıma kapasitesini de temsil eder. Yazılan her sayfa bu zırhın bir halkası, her makale ise hakikatin tavizsiz savunmasında kullanılan bir siperdir. Biz bu zırhı dünyadan bir şeyler almak için değil; dünyaya, omuzlarımızdaki kadim mirası en sahih ve en donanımlı biçimde geri verebilmek için kuşandık.
SÜZGECİN ÜSTÜNDE KALAN: BİR MİLYON NEFES VE BEDELSİZ ŞAHİTLİK
Bugün zamanın o sarsıcı ve hiçbir mazereti kabul etmeyen süzgecinin üzerinde pırlanta gibi parlayan yegâne cevher; yirmi bir ilin tozlu yollarında ve yüz doksan altı ilçenin o dilsiz meydanlarında, devletten yahut kurumlardan tek bir kuruş ücret talep etmeden, yalnızca çocukların gözlerindeki saklı ışığa talip olarak gerçekleştirilen milyonlarca yürek buluşmasıdır.
Bu, herhangi bir projenin sınırlarını fersah fersah aşan bir eylemdir. “İnsan İnsana Emanettir” düsturuyla üç bin on yedi ayrı okulun koridorlarında, gençlerin ufkuna kadim ve sarsılmaz hakikati bir sır gibi fısıldamak; elli yedi ayrı yerel gazetede kalemi bir vicdan nöbetçisi gibi tutarak kelamın haysiyetini savunmaktır. Yetmiş iki ayrı hukuk disipliniyle adaletin teknik zırhını kuşanmak, on üç ayrı kişisel gelişim uzmanlığıyla insan ruhunun karanlık dehlizlerine inebilmek ve otuz üç ayrı teknik donanımla çağın gürültülü dijital kaosunu yönetecek bir stratejik dikkat geliştirmektir.
Gerçek başarı; kalabalıklar tarafından alkışlanmak veya geçici takdirlerin gölgesinde serinlemek değil; “Ertelenen Hayatlar”ın hüzünlü dokusunda, “Sayha”nın kulakları yırtan sessiz satır aralarında saklı olan samimiyetin ve adanmışlığın; bugün bir hâkimin vakur duruşunda, bir doktorun hayat dağıtan neşterinde, bir gencin kendi içinde başlattığı büyük devrimde yaşamaya devam ediyor olmasıdır.
İnsan, kendi eserini kâğıtta değil, değiştirdiği ve dokunduğu hayatlarda gördüğü an aslına rücu eder. Bu bedelsiz şahitlik, dünyanın hiçbir maddi karşılıkla satın alamayacağı; yalnızca ömrünü bir başkasının varlığına feda edenlerin anlayabileceği o büyük zenginliğin ta kendisidir. Varlık sancısı, işte bu devasa akademik birikimi, yıllar süren uykusuz düşünceyi ve sahada tüketilen yorgun nefesi; “İnsan İnsana Emanettir” hakikatiyle birleştirerek salt bir bilgi yığını olmaktan çıkarıp bir haysiyet mirasına dönüştürme davasının adıdır.
Biz bu yola, zamanın süzgeci üzerinde kalacak o tek doğru cümleyi kurabilmek, o tek hayatı karanlıktan çekip çıkarabilmek için çıktık. Geriye dönüp baktığımızda gördüğümüz o bir milyon nefes, aslında bir yazarın yazdığı en uzun, en derin ve en gerçek kitabın yaşayan sayfalarıdır. O sayfalarda ne kibir vardır ne çıkar hesabı; orada yalnızca insanın insana, ruhun ruha olan o kadim emaneti ve o emaneti korumak için dökülen yürek teri vardır.