Blog

MODERN ÇAĞIN İLLÜZYONU

2026-03-25

MODERN ÇAĞIN İLLÜZYONU

İnsa­n­o­ğlu, yeryü­z­ü­ne indi­r­i­ldi­ği andan iti­b­a­r­en göğüs kaf­e­s­i­nde taş­ı­d­ı­ğı muk­a­ddes ema­n­e­t­in ağı­rlı­ğ­ı­yla kendi varoluş gay­e­s­i­ni arayan garip bir yolcu iken, bugün etra­f­ı­nı saran beton ve demir yığ­ı­nla­r­ı­n­ın ara­s­ı­nda kendi hak­i­k­a­t­i­ne büt­ü­n­ü­yle yab­a­ncı­l­a­ş­a­r­ak eşyanın kölesi haline gelmiş soluk bir gölgeye dön­ü­şmü­ştür.

Çünkü üze­r­i­m­i­ze kâbus gibi çöken bu çağın gör­ü­nmez, sessiz fakat insanın kanına ağır ağır işleyen sinsi tah­a­kkü­mü, ruh­u­m­u­zu kendi asil topra­ğ­ı­ndan koparıp onu yalnı­zca pazar tezgâhla­r­ı­nda sergi­l­e­n­en, üze­r­i­nde eti­k­e­tler taşıyan ve doymak bilmez kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın onayına sunulan ruhsuz bir nesneye indi­rge­me gayre­t­i­ni ara­l­ı­ksız sürdü­rme­kte­d­ir.

Tarih sahne­s­i­ne çıkan her dönemin kendi kar­a­nlık putla­r­ı­nı yonta­r­ak kitle­l­e­r­in zihnine zerk ettiği sahte cazibe merke­zle­ri kurduğu, ardı­ndan da insanı bir gelişim yahut med­e­n­i­y­et maskesi altında bu kaskatı tar­i­fle­re benze­m­e­ye zorla­d­ı­ğı inkâr edi­l­e­m­ez bir sab­i­t­e­d­ir; ne var ki gün­ü­m­ü­z­ün maddeye tapan yorgun insanı, ruhunun der­i­nli­kle­r­i­nde saklı duran ilahî nefesin vak­a­r­ı­nı, vicda­n­ı­n­ın hiç uyu­m­a­y­an uya­n­ı­klı­ğ­ı­nı ve bir başka­s­ı­n­ın üşüyen hay­a­t­ı­na şefka­tle dokunan elinin o kadim sıc­a­klı­ğ­ı­nı büt­ü­n­ü­yle unu­t­a­r­ak, dış­a­r­ı­d­an bak­ı­ldı­ğ­ı­nda ne nispe­tte eri­ş­i­lmez, ne ölçüde göste­r­i­şli ve ne derece kudre­tli gör­ü­ndü­ğü üze­r­i­nden kendi­s­i­ne yık­ı­lma­ya mahkûm bir varoluş kalesi inşa etme bedba­htlı­ğ­ı­na rıza göste­rme­kte­d­ir.

Oysa Âde­m­o­ğlu­nu tab­ia­t­ın diğer bütün unsu­rla­r­ı­ndan ayı­r­a­r­ak ona halife olma haysi­y­e­t­i­ni kaz­a­ndı­r­an o sarsı­lmaz hakikat, etra­f­ı­na yığdığı nesne­l­e­r­in göz alan ihti­ş­a­m­ı­nda değil, eşyanın, par­ı­ltı­n­ın ve dünyevî imkânla­r­ın tam orta­s­ı­nda dur­u­rken ruhunu ne nispe­tte lekesiz, niy­e­t­i­ni ne nispe­tte şeffaf ve elle­r­i­ni ne nispe­tte adil tut­a­b­i­ldi­ğ­i­nde tecelli etme­kte­d­ir; bu yüzden madde­n­in kör edici caz­i­b­e­si, insanın elinin altında durduğu ve yalnı­zca hayatı idame ettiren bir vasıta olarak kaldığı sürece sessiz bir hizme­tkâr iken, kalbin o muk­a­ddes tahtına sızıp yerle­şti­ği andan iti­b­a­r­en kimlik düz­e­nle­y­en bir efe­ndi­ye, sapkın bir değer ölçü­s­ü­ne ve nihayet gör­ü­nmez bir kulluk biç­i­m­i­ne dön­ü­ş­e­r­ek sah­i­b­i­ni içten içe kemiren paslı bir esaret zinciri halini alma­kta­d­ır.

Bu ağır ve boğucu yan­ı­lsa­m­a­n­ın tam merke­z­i­nde nefes almaya çab­a­l­a­rken, yaş­a­d­ı­ğ­ı­n­ız dönemin sahte pır­ı­ltı­l­a­r­ı­na kap­ı­lma­m­ış hakiki ve sessiz soylu­l­a­r­ı­ndan biri olarak kal­a­b­i­lmek, dünya­n­ın gelip geçici alkı­şla­r­ı­na, göz kam­a­ştı­r­an fakat ruhun kökle­r­i­ni acı­m­a­s­ı­zca kurutan tekli­fle­r­i­ne dir­e­n­e­r­ek o dik duruşu muh­a­f­a­za etmek, sarsı­lmaz bir iradeyi her sabah yeniden kuş­a­nma­yı ger­e­kti­r­en muk­a­ddes bir varoluş müc­a­d­e­l­e­s­i­d­ir.

Zira son nef­e­s­i­n­iz göğsü­n­ü­zden o acı hır­ı­ltı­yla sökülüp alı­ndı­ktan sonra bed­e­n­i­n­iz topra­ğ­ın o eşi­tle­y­en, o soğuk ve o dilsiz kuc­a­ğ­ı­na teslim edi­ldi­ğ­i­nde dahi arka­n­ı­zda temiz bir iz, hayırla anılan bir isim ve yeryü­z­ü­nde ince­l­i­kle yürümüş bir insanın vakur hat­ı­r­a­s­ı­nı bır­a­kmak niy­e­t­i­ni taş­ı­y­o­rsa­n­ız, bak­ı­şla­r­ı­n­ı­zı madde­n­in dipsiz çuk­u­r­u­ndan ruhun aydı­nlık ufu­kla­r­ı­na çev­i­rmek, kâi­n­a­t­ın sessiz ritmi­yle büt­ü­n­ü­yle uyumlu bir vicdan kalesi inşa etmek mecbu­r­i­y­e­t­i­nde­s­i­n­iz.

Ceb­i­n­i­zde taş­ı­d­ı­ğ­ı­n­ız kâğıt parça­l­a­r­ı­n­ın rak­a­msal karşı­l­ı­ğ­ı­na, kap­ı­n­ı­z­ın önünde duran teneke yığ­ı­nla­r­ı­n­ın marka­s­ı­na, omu­zla­r­ı­n­ı­za geç­i­rdi­ğ­i­n­iz kum­a­şla­r­ın menşei­ne yahut başka­l­a­r­ı­n­ın hasetle karışık hayra­nlı­kla­r­ı­na yasla­n­a­r­ak bir ömür sürmek, hak­i­k­a­tte ruhun iflas bayra­ğ­ı­nı çekme­s­i­nden ve insanın kendi eliyle kendi ceh­e­nne­m­i­n­in ateşini harla­m­a­s­ı­ndan başka bir anlam taş­ı­m­a­m­a­kta­d­ır; çünkü topra­ktan gelip toprağa dön­e­c­e­ğ­i­n­in ağır şuurunu kalbi­nde taşıyan insan, yüz­ü­nde­ki samimi teb­e­ssü­m­ün hangi kimse­s­iz kalbi fer­a­hla­ttı­ğ­ı­na, nasırlı avu­çla­r­ı­nda bir­i­kti­rdi­ği sessiz duanın hangi ümitsiz vak­i­tle­re aydı­nlık taş­ı­d­ı­ğ­ı­na ve vicda­n­ı­ndan yükse­l­en o gür sadânın kendi­s­i­ni hangi haksı­zlı­ğa ortak olma­ktan çekip aldı­ğ­ı­na oda­kla­n­a­r­ak hay­a­t­ı­nı sıradan bir biy­o­l­o­j­ik döngü olma­ktan çıkarıp eşsiz bir şah­i­tlik mak­a­m­ı­na yükse­ltme­kle mük­e­lle­ftir.

İnsanın bu yeryü­z­ü­nde­ki asıl ve değ­i­şmez mes­e­l­e­si, modern asrın her köşe başında arsızca day­a­ttı­ğı gibi başka­l­a­r­ı­n­ın omu­zla­r­ı­na basarak makam işgal etmek, ekra­nla­rda boy göste­rmek, cüzda­nla­rı şiş­i­rmek, dep­o­l­a­rda erzak yığmak ve kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın zihni­nde kof bir büy­ü­klü­kle yer kapla­m­ak gibi süflî hed­e­fle­r­in peşinde ömrünü israf etmek olamaz; çünkü insanın kadim, ağır ve var­o­l­u­şsal mes­e­l­e­si, bütün bu çıldı­rtı­cı kal­a­b­a­l­ı­ğ­ın, bu sağır edici metalik gür­ü­ltü­n­ün ve bu madde fırtı­n­a­s­ı­n­ın orta­s­ı­nda kendi ruhunu zed­e­l­e­m­e­d­en, onurunu eksi­ltme­d­en, asil bir derviş gibi sükûne­tle kal­a­b­i­lme erde­m­i­ni bütün hücre­l­e­r­i­yle göste­r­e­b­i­lme­ktir.

Eline geçen her türlü maddî ve manevî imkânı, kendi­s­i­ni kibre sür­ü­kle­y­en bir üstü­nlük anla­t­ı­s­ı­na yahut zay­ı­flar üze­r­i­nde kur­u­l­a­c­ak bir tah­a­kküm aracına dön­ü­ştü­rmek yerine, yolda kalmışa, muhtaca ve kimse­s­i­ze fayda taşıyan bir emanet şuu­r­u­yla yoğ­u­r­a­b­i­lmek, insan olmanın o çetin sırat köprü­s­ü­nden alnının akıyla geçmek man­a­s­ı­na gelme­kte­d­ir; çünkü dünya hay­a­t­ı­n­ın insana sunduğu geçici kudret biç­i­mle­r­i­ni kalbi­n­in başkö­ş­e­s­i­ne otu­rtma­d­an yaşamak, içi­nde­ki o cılız ama hak­i­k­a­tli ilahî sesi dış­a­r­ı­d­a­ki yığ­ı­nla­r­ın anla­msız ve vahşi gür­ü­ltü­s­ü­ne kurban etmemek, var­o­l­u­ş­un idra­k­i­ne var­a­b­i­lmiş olgun bir aklın ver­e­b­i­l­e­c­e­ği en zorlu imti­h­a­ndır.

Madde bedene kol­a­ylık sağla­y­a­b­i­l­ir, makam demir kap­ı­l­a­rı aça­b­i­l­ir, tekno­l­o­ji zamanın akışını ivme­l­e­ndi­r­e­r­ek mes­a­f­e­l­e­ri dar­a­lta­b­i­l­ir; lakin bunla­r­ın hiçbi­r­i­si tek başına insana o topra­ktan neşet eden ağı­rba­şlı­l­ı­ğı, o sarsı­lmaz sükûne­ti ve ruhu doyuran o manevî der­i­nli­ği sunma kudre­t­i­ni kendi içinde bar­ı­ndı­rma­m­a­kta­d­ır; şayet insanın iç terbi­y­e­si, vicdanî muh­a­s­e­b­e­si ve ahiret şuuru tem­e­lsi­zse, bütün bu modern araçlar kalpte­ki gizli eğri­l­i­kle­ri besle­y­en, nefsi devle­şti­r­en ve insanı kendi kibri­n­in kar­a­nlık zinda­n­ı­na hapse­d­en paslı pra­nga­l­a­ra dönüşür.

Bu sarsı­lmaz hak­i­k­a­tle­r­in isti­k­a­m­e­t­i­nden sapma­d­an, o ince çizgide vakarla yürümek niy­e­t­i­nde olan bir idrakin unu­tma­m­a­sı gereken mutlak gerçek şudur ki, asalet, dış­a­r­ı­d­an satın alı­n­a­r­ak omu­zla­ra geç­i­r­i­l­e­b­i­l­e­c­ek ipekli bir kaftan değil, içeride, ta kalbin der­i­nli­kle­r­i­nde acıyla, sabırla, gözya­ş­ı­yla ve ağır bed­e­ller öde­n­e­r­ek kurulan sarsı­lmaz bir ahlâk niz­a­m­ı­n­ın ta kendi­s­i­d­ir.

Soylu­l­uk, tarihî bir soy­a­d­ı­na, kal­a­b­a­l­ık ve güçlü bir çevreye, ula­ş­ı­l­a­m­az bir makama yahut göz alan bir servete yasla­n­a­r­ak sürdü­r­ü­l­e­b­i­l­e­c­ek bir göste­r­iş biçimi yahut usta bir tiyatro oyu­ncu­s­u­n­un sahne perfo­rma­nsı gibi sergi­l­e­n­e­b­i­l­e­c­ek iğreti bir tutum değ­i­ldir; zira gerçek soylu­l­uk, dünyevî menfaat ile ilahî hakikat ama­nsı­zca karşı karşıya geldi­ğ­i­nde insanın o terle­t­en eşikte ter­e­ddü­tsüz kimi seçti­ğ­i­nde, hangi safta durdu­ğ­u­nda ve hangi bedeli ödemeyi göze aldı­ğ­ı­nda açığa çıkan o asil ve tav­i­zsiz dur­u­ştur.

Güç büt­ü­n­ü­yle eline geçti­ğ­i­nde intikam almanın o zehirli hazzına kap­ı­lma­d­an, eli­nde­ki kılıcı ada­l­e­t­in ter­a­z­i­s­i­yle denge­l­e­y­e­r­ek ne ölçüde merha­m­e­tli kal­a­b­i­ldi­ğ­i­nde; kendi­s­i­ne hiçbir dünyevî faydası dok­u­nma­y­a­c­ak bir doğruyu dahi kın­a­y­ı­c­ı­l­a­r­ın kın­a­m­a­s­ı­na zerre kadar aldı­rma­d­an savunup sav­u­n­a­m­a­d­ı­ğ­ı­nda ortaya çıkan o muazzam içsel dirayet, insanın ruh çapını ele veren yegâne ölçüdür.

Kimse­n­in sizi görme­d­i­ği, kam­e­r­a­l­a­r­ın kap­a­ndı­ğı, alkı­şla­r­ın büt­ü­n­ü­yle sustuğu o tenha anlarda dahi Allah’ın sizi gördüğü şuu­r­u­yla emanete riayet edip etme­d­i­ğ­i­n­iz, başka­s­ı­n­ın o incecik kır­ı­lga­nlı­ğı karşı­s­ı­nda kalbi­n­i­zde ne kadar rahmet ve şefkat bar­ı­ndı­r­a­b­i­ldi­ğ­i­n­iz, kâi­n­a­t­ın büyük sic­i­l­i­ne düşülen asıl kaydı olu­ştu­rma­kta­d­ır; dol­a­y­ı­s­ı­yla insan, dünyevî ölçü­l­e­rle ne kadar bilgili, ne kadar zengin, ne kadar korku­l­an ve ne kadar iti­b­a­rlı biri olursa olsun, eğer dil­i­nde­ki ağı­rba­şlı zar­a­f­e­ti, kalbi­nde­ki titre­t­en merha­m­e­ti, eyle­mle­r­i­nde­ki kılı kırk yaran adaleti ve ruh­u­nda­ki topra­ktan gelme tev­a­z­u­yu yit­i­rmi­şse, cek­e­t­i­n­in altında yalnı­zca kof bir boşluk ve çür­ü­m­e­ye yüz tutmuş bir hiçlik taş­ı­m­a­kta­d­ır.

Etra­f­ı­m­ı­zı ahtapot gibi kuşatan o dijital ve süslü modern hayatın en tahri­pkâr, en sinsi tuz­a­kla­rı, bizi birde­nbi­re ve kabaca değ­i­şti­rme­s­i­nde değil, yavaş yavaş, milim milim, günlük hayatta masum zanne­d­i­l­en alı­şka­nlı­kla­rla, küçük tav­i­zle­rle ve herke­s­in zaten yaptı­ğ­ı­na ina­ndı­r­ı­ldı­ğ­ı­m­ız o sır­a­d­a­nla­şmış eğri­l­i­kle­rle bizi kendi fıtra­t­ı­m­ı­zdan kop­a­rma­s­ı­nda yatma­kta­d­ır.

Çünkü insan, ilkin eli­nde­ki nimete şükre­tme­yi bırakıp başka­l­a­r­ı­n­ın eli­nde­k­i­l­e­rle kendi hay­a­t­ı­nı kıyas etme hasta­l­ı­ğ­ı­na tutulur, sonra bu asılsız kıyasın doğ­u­rdu­ğu o kar­a­nlık eksi­kli­ği sürekli kanayan ilti­h­a­plı bir yara gibi zihni­nde taş­ı­m­a­ya mahkûm olur.

Ardı­ndan bu manevî sızıyı eşyayla, vitri­nle, marka­yla, sahte baş­a­r­ı­l­a­rla ve tük­e­t­i­m­in dipsiz girda­b­ı­yla kap­a­t­a­b­i­l­e­c­e­ği yan­ı­lgı­s­ı­na düşerek kendi mez­a­r­ı­nı kendi elle­r­i­yle kazmaya başlar; gün gelir, sanal bir alkışı yahut yüz­e­ysel bir takdiri, vicda­n­ı­n­ın sessiz uya­r­ı­l­a­r­ı­na tercih ederek iç mahke­m­e­s­i­n­in kap­ı­s­ı­na paslı bir kilit vurur, hak­i­k­a­t­in omuz çök­e­rten ağır yükünü taş­ı­m­a­kta­nsa imajın ve göste­r­i­ş­in o uçucu haf­i­fli­ğ­i­ne teslim olarak onurunu ayaklar altına alır.

Nih­a­y­e­t­i­nde öyle kör, öyle kar­a­nlık bir noktaya savru­l­ur ki, kendi­s­i­ni kalbi­n­in saffe­t­i­yle değil sosyal pence­r­e­l­e­rden aldığı yalan ona­yla­r­ın ve kır­ı­lgan ilgi­l­e­r­in topla­m­ı­yla tarif eden zavallı bir silüete dönüşür; oysa insanın gerçek büy­ü­klü­ğü, eşyaya hükme­tti­ğ­i­ni zanne­tti­ği o kibirli anlarda değil, eşyanın ve par­ı­ltı­n­ın tam orta­s­ı­nda ne kadar insan, ne kadar merha­m­e­tli ve ne kadar kul kal­a­b­i­ldi­ğ­i­nde tecelli etme­kte­d­ir.

Hayatın bütün yaldı­zlı yal­a­nla­r­ı­nı, makya­jlı hez­e­y­a­nla­r­ı­nı ve zehirli illü­zyo­nla­r­ı­nı parça­l­a­y­a­b­i­lmek için, insanın o kaç­ı­n­ı­lmaz sonun, yani ölüm gerçe­ğ­i­n­in soğuk, tav­i­zsiz ve mutlak aynası önünde dür­ü­stçe dik­i­l­e­r­ek kendi gözle­r­i­n­in içine bak­a­b­i­lme ces­a­r­e­t­i­ni göste­rme­si kâfidir; zira ölüm, bir ömür boyu büyük bir hırsla çevre­m­i­zde bir­i­kti­rdi­ğ­i­m­iz bütün o sahte yan­ı­lsa­m­a­l­a­rı, el kon­u­lmuş hakları, geçici kudre­tle­ri, göste­r­i­şli ve kibirli kimli­kle­ri tek bir nef­e­slik sürede büt­ü­n­ü­yle sustu­r­an, bize ait oldu­ğ­u­nu zanne­tti­ğ­i­m­iz her şeyi kat­ı­ksız ada­l­e­tle eli­m­i­zden çekip alan ve geriye yalnı­zca ame­lle­r­i­m­i­z­in çır­ı­lçı­plak hak­i­k­a­t­i­ni bırakan en sarsıcı öğre­t­i­c­i­d­ir.

Öyle bir gün gelecek ki, bugün uğruna uyku­l­a­r­ı­n­ı­zı feda etti­ğ­i­n­iz, nice kadim dostlu­kla­rı göz­ü­n­ü­zü kırpma­d­an harca­d­ı­ğ­ı­n­ız, nice yakıcı hak­i­k­a­ti menfaa­t­i­n­iz uğruna erte­l­e­d­i­ğ­i­n­iz ve uğruna nice yetim kalple­r­i­ni hoyra­tça kırdı­ğ­ı­n­ız o dünya­l­ık hırsla­r­ın, son sekerat eşiğine geldi­ğ­i­n­i­zde size zerre kadar teselli ver­e­m­e­d­i­ğ­i­ni o dehşe­tli yalnı­zlı­ğ­ın içinde bütün hücre­l­e­r­i­n­i­zle hisse­d­e­c­e­ksi­n­iz.

O çok övü­ndü­ğ­ü­n­üz banka hes­a­pla­rı, kap­ı­n­ı­zda­ki göste­r­i­şli ara­b­a­l­ar, üze­r­i­n­i­zde­ki el dok­u­m­a­sı kum­a­şlar ve o riyakâr övgü­l­e­r­in sahte sıc­a­klı­ğı, topra­ğ­ın nemli, kar­a­nlık ve hesap sorucu hak­i­k­a­ti karşı­s­ı­nda bir anda un ufak olacak, tabutun daracık ölçü­s­ü­nde size hiçbir fer­a­hlık sağla­m­a­y­a­c­ak ve o son yalnız yolcu­l­u­ğ­u­n­u­zda ruh­u­n­u­zu ayakta tutmaya yetme­y­e­c­e­ktir.

İşte bu yüzden insanın her sabah elini kalbine koyarak kendi­s­i­ne sorması gereken yegâne soru, bugün kas­a­s­ı­na ne kadar altın koy­a­c­a­ğı yahut mak­a­m­ı­nı ne kadar yükse­lte­c­e­ği değil, bugün kimin yar­a­s­ı­na merhem olacağı, hangi mazlu­m­un hakkını sav­u­n­a­c­a­ğı ve günün sonunda Allah’ın huz­u­r­u­na çıkmaya yüzü olan nasıl bir insana dön­ü­ş­e­c­e­ğ­i­d­ir.

Dünya­n­ın nim­e­tle­r­i­nden büt­ü­n­ü­yle yüz çev­i­r­e­r­ek bir mağ­a­r­a­ya çek­i­lmek yahut hayatın meşru imkânla­r­ı­nı toptan redde­tmek dinin de aklın da emri değ­i­ldir; nimeti kulla­nmak, ondan şükürle isti­f­a­de etmek ve yeryü­z­ü­nü ada­l­e­tle imar etmek insanın asli vaz­i­f­e­l­e­ri ara­s­ı­nda­d­ır, lakin o nimeti kalbe indirip putla­ştı­rmak, eşyayı ilah edi­n­e­r­ek ona secde etmek ruhun geri dön­ü­l­e­m­ez katli­d­ir.

Konfo­rlu ve rahat bir hayat sürmek kendi başına cürüm değ­i­ldir; ancak o konforu kaybe­tme­m­ek uğruna zulme rıza göste­rmek, vicda­n­ın sesini kısmak, haksı­zlı­ğa dilsiz şeytan gibi susmak ve gücün önünde iki büklüm eğilmek, insa­nlı­ğ­ın tel­a­f­i­si imkânsız bir şekilde çür­ü­m­e­si dem­e­ktir.

Güçlü olmak, makam ve mevki sahibi olarak topluma yön vermek sak­ı­nca­lı bir durum değ­i­ldir; asıl felaket, o gücü tah­a­kküm aracına, hoyra­tlık ger­e­kçe­s­i­ne ve zayıfın, fakirin, kimse­s­i­z­in sırtına basarak yükse­lme­n­in meşru bah­a­n­e­s­i­ne dön­ü­ştü­rme­ktir.

Mesele, cüzda­n­ı­n­ı­zda ne kadar mal taş­ı­d­ı­ğ­ı­n­ız yahut tap­u­l­a­r­ı­n­ı­z­ın ne kadar geniş ara­z­i­l­e­re yay­ı­ldı­ğı değ­i­ldir; mesele, o malın sizin gönül tahtı­n­ı­zda mülki­y­et kurma­s­ı­na, sizi esir alma­s­ı­na ve gece uyku­l­a­r­ı­n­ı­zı kaçıran kar­a­nlık bir puta dön­ü­şme­s­i­ne izin verip verme­d­i­ğ­i­n­i­zdir.

Toplum içinde görünür olmak yahut tan­ı­nmak kendi başına bir tehlike değ­i­ldir; asıl tehlike, gör­ü­n­ü­rlük denen o sarhoş edici şarap uğruna sessiz, müt­e­v­a­zı ve ağı­rba­şlı hak­i­k­a­tle­rden vazge­ç­e­r­ek maska­r­a­l­a­şmak ve ruhun haysi­y­e­t­i­ni ayaklar altına alma­ktır.

İnsan, tuttuğu makamın, kaz­a­ndı­ğı paranın ve elde ettiği gücün yalnı­zca bir emanet oldu­ğ­u­nu, günün birinde asıl sah­i­b­i­ne kuruşu kur­u­ş­u­na hes­a­b­ı­n­ın ver­i­l­e­c­e­ğ­i­ni unu­ttu­ğu an, ceh­e­nne­m­i­n­in ateşini kendi elle­r­i­yle bu dünyada harla­m­a­ya başla­m­ış dem­e­ktir; üstelik bu esareti özgü­rlük, bu kibri özsaygı, bu göste­r­i­şi ise itibar sanarak kendi kendi­s­i­ni zeh­i­rle­d­i­ğ­i­n­in farkına bile varamaz.

Hayatın en sahici, en dok­u­n­u­lmaz, en saf ve en asil tarafı, insanın çelik kas­a­l­a­rda kilit altında tuttuğu sen­e­tle­rde yahut sergi sal­o­nla­r­ı­nda teşhir ettiği mad­a­lya­l­a­rda değil, kalbi­nde büy­ü­t­e­r­ek etra­f­ı­na, taşına, topra­ğ­ı­na, kurduna ve kuşuna yay­a­b­i­ldi­ği o gör­ü­nmez iyilik hal­e­s­i­nde gizli­d­ir; çünkü yüz­ü­n­ü­zde taş­ı­d­ı­ğ­ı­n­ız o karşı­l­ı­ksız, çık­a­rsız ve hes­a­psız gül­ü­mse­me, sadece fiz­i­ksel bir kas har­e­k­e­ti yahut sosyal bir nezaket kuralı değil, karşı­n­ı­zda­ki yorgun, ezilmiş ve umudunu büt­ü­n­ü­yle yit­i­rmiş bir insana bu acı­m­a­s­ız dünyada hâlâ ince­l­i­ğ­in, güvenin ve insa­nlı­ğ­ın ölme­d­i­ğ­i­ni göste­r­en, toprağa düşen ilk cemre gibi umudu yeniden yeş­e­rten sessiz bir devri­mdir.

Avu­c­u­n­u­zda gözya­şla­r­ı­yla, yak­a­r­ı­şla­rla taş­ı­d­ı­ğ­ı­n­ız o sessiz dua, yalnız dilin mekanik bir tekrarı yahut âdet yerini bulsun diye mır­ı­lda­n­ı­l­an kel­i­m­e­l­er bütünü değ­i­ldir; insanın kendi aci­zli­ğ­i­ni ve kendi sın­ı­rla­r­ı­nı bütün hücre­l­e­r­i­yle kabul ederek o sonsuz Kudret’e yön­e­lme­s­i­n­in, kibri­nden sıyrı­l­a­r­ak toprağa değme­s­i­n­in en samimi niş­a­n­e­s­i­d­ir.

Vicda­n­ı­n­ı­z­ın der­i­nli­kle­r­i­nden gelen o cılız ama uyku­l­a­rı bölecek kadar keskin ses ise, dünya­d­a­ki bütün ana­y­a­s­a­l­a­rdan, bütün ağır ceza mahke­m­e­l­e­r­i­nden ve bütün kolluk kuvve­tle­r­i­nden daha kudre­tli bir iç mahkeme kurarak insanı hesaba çeker; çünkü insanı gerçek anlamda halife kılan şey, yalnı­zca dış­a­r­ı­d­an gelecek cezadan korkma­sı değil, yalnı­zken ve kimse­n­in kendi­s­i­ni kın­a­m­a­y­a­c­a­ğı tenha­l­ı­kta dahi ruhunun kirle­nme­s­i­nden edep edip ürpe­r­e­b­i­lme­s­i­d­ir.

İnsanın kâi­n­a­tta­ki dur­u­ş­u­nu bel­i­rle­y­en o sarsı­lmaz adalet duygusu, yalnı­zca şekli hukuku uygu­l­a­m­ak yahut kanun madde­l­e­r­i­ni ezbe­rle­m­ek değ­i­ldir; hakkın, hukukun ve doğru­l­u­ğ­un hat­ı­r­ı­nı kendi menfaa­t­i­n­i­zden, kendi ail­e­n­i­zden ve hatta yeri geldi­ğ­i­nde kendi can­ı­n­ı­zdan daha aziz bil­e­b­i­lme erde­m­i­n­in ta kendi­s­i­d­ir.

Eski bir ahşap binada kurulu ter­a­z­i­n­in o incecik gıc­ı­rtı­sı, aslında gökleri ve yeri ayakta tutan ilahî mizanı hat­ı­rla­t­an, haksı­zlı­ğa yelte­n­en elleri ateş gibi yakan kâi­n­a­t­ın ortak vicda­n­ı­n­ın sesidir; bu yüzden adalet, yalnı­zca mahkeme sal­o­nla­r­ı­nda hüküm giydi­r­en resmî bir mek­a­n­i­zma değil, insanın tic­a­r­e­t­i­nde, dilinde, öfke­s­i­nde, sevgi­s­i­nde, taraf olu­ş­u­nda ve susku­nlu­ğ­u­nda her gün yeniden sınanan bir omu­rga­d­ır.

Kişi yalnı­zca kendisi mağdur oldu­ğ­u­nda adaleti hat­ı­rlı­y­or, sevdi­ğ­i­n­in yanlı­ş­ı­nı himaye ederken sevme­d­i­ğ­i­n­in doğru­s­u­nu inkâr ediyor, kendi çevre­s­i­n­in acısına içi sızla­rken öte­k­i­n­in yar­a­s­ı­na kay­ı­tsız kal­a­b­i­l­i­y­o­rsa, adalet onun ağzında dolaşan bir kel­i­m­e­d­en ileri gitmez; gerçek adalet, canını yakan yerde bile hak­i­k­a­t­in yanında dur­a­b­i­lmek, kendi ale­yhi­ne olsa dahi doğru­n­un hakkını teslim ede­b­i­lme­ktir. İnsanı büyük yapan şey de; doğruyu teorik olarak bilmesi değil, doğru yüz­ü­nden zarar gör­e­c­e­ğ­i­ni bilse bile ondan vazge­çme­m­e­s­i­d­ir.

Yür­e­ğ­i­n­i­zde taş­ı­d­ı­ğ­ı­n­ız merha­m­et, zay­ı­fla­r­ın yahut kaybe­d­e­nle­r­in sığ­ı­ndı­ğı bir acizlik sığ­ı­n­a­ğı değil, bilakis gücü inci­tme­ye değil ona­rma­ya, bilgiyi küç­ü­mse­m­e­ye değil anla­m­a­ya, üstü­nlü­ğü ezmeye değil kor­u­m­a­ya yön­e­lten o asil, o kuc­a­kla­y­ı­cı ve o ilahî kudre­ttir.

İnsan, karşı­s­ı­nda­k­i­ni kır­a­b­i­l­e­c­ek kudrete sahip olduğu halde kırmı­y­o­rsa, haklı olduğu halde aşa­ğ­ı­l­a­m­ı­y­o­rsa, yardım ettiği kişiyi minnet altında ezmi­y­o­rsa ve başka­s­ı­n­ın kır­ı­lga­nlı­ğ­ı­nı kendi insa­nlı­ğ­ı­n­ın uza­ğ­ı­nda, önemsiz bir ayrıntı gibi görmü­y­o­rsa, işte orada merha­m­et hüküm sürme­kte­d­ir.

Yüz­ü­n­ü­zde­ki teb­e­ssüm, gecenin kar­a­nlı­ğ­ı­nda avu­çla­r­ı­n­ı­zda biriken dua, vicda­n­ı­n­ı­zda­ki şaşmaz terazi, eyle­mle­r­i­n­i­zde­ki tav­i­zsiz adalet ve yür­e­ğ­i­n­i­zde­ki engin merha­m­et, bu dönen gökku­bbe altında bır­a­k­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­n­iz en sahici, en ağı­rba­şlı ve en ölümsüz mirasın yap­ı­t­a­şla­r­ı­d­ır; çünkü bu manevî değ­e­rler hiçbir banka kas­a­s­ı­nda kil­i­tle­n­ip sakla­n­a­m­az, hiçbir lüks vitri­nde fiyat biç­i­l­e­r­ek alınıp sat­ı­l­a­m­az, hiçbir hırsız tar­a­f­ı­ndan çal­ı­n­a­m­az ve topra­ğ­ın kar­a­nlık dehli­zle­r­i­nde böc­e­kle­re yem olup çürümez.

Aksine bu erde­mler, başka insa­nla­r­ın yaralı kalple­r­i­ne değdi­kçe, o kalple­ri ona­rdı­kça ve onların hay­a­tla­r­ı­nda bir iyilik fidanı, bir sığınak ve bir güven abidesi olarak kök saldı­kça ebe­d­i­y­e­te kadar çoğ­a­l­a­r­ak yaş­a­m­a­ya devam eder; insanın yoklu­ğ­u­nda bile adını sessiz bir duaya, hat­ı­r­a­s­ı­nı da iç ısıtan bir iyiliğe dön­ü­ştü­r­en şey tam olarak budur.

İrfan gel­e­n­e­ğ­i­n­in bize bır­a­ktı­ğı derin idrak, eşyaya yalnı­zca yüz­e­y­i­yle değil, ardı­nda­ki manayla bakmayı ger­e­kti­r­ir; zira eski bir kitabın sar­a­rmış sayfa­l­a­r­ı­ndan yükse­l­en o genzi yakan koku, asırlar önce­s­i­nden bugüne uzanan, aklın ve kalbin birle­şti­ği kadim hikme­t­in zamana dir­e­n­e­r­ek ruh­u­m­u­za fıs­ı­lda­d­ı­ğı sarsı­lmaz hak­i­k­a­tle­r­in kok­u­s­u­d­ur.

Bir insan belki ardında gökde­l­e­nler dolusu servet, uçsuz buc­a­ksız ara­z­i­l­er yahut ciltler dolusu eser bır­a­kma­y­a­b­i­l­ir; belki kitle­l­e­r­in alkı­ş­ı­na mazhar olup adını tarihe kalın harfle­rle yazdı­rma­y­a­b­i­l­ir; fakat eğer bir yetimin ıslak dua­s­ı­nda kendi­s­i­ne sıcak bir yer bul­a­b­i­lmi­şse, beli bük­ü­lmüş bir mazlu­m­un yüküne hiçbir karşı­l­ık bekle­m­e­d­en omuz ver­e­b­i­lmi­şse, bir yab­a­ncı­n­ın üşüyen kalbine ince­l­i­ğ­i­yle ateş düş­ü­r­e­b­i­lmi­şse, işte o insan bed­e­n­i­yle toprağa girip kem­i­kle­ri un ufak olsa da ruhuyla ve bır­a­ktı­ğı seda ile asla kaybo­lmaz.

Zira yaş­a­rken tuğla tuğla inşa ettiği ahlâk, merha­m­et ve sevgi, topra­ğ­ın üstünde dolaşan başka kalple­rde, başka bed­e­nle­rde ve başka nes­i­lle­rde yeniden dir­i­l­e­r­ek hak­i­k­a­t­in bayra­ğ­ı­nı en ön safta taş­ı­m­a­ya devam eder.

Buna mukabil, dış­a­r­ı­d­a­ki hay­a­tla­r­ı­nı, şöhre­tle­r­i­ni ve cüzda­nla­r­ı­nı büy­ü­t­e­b­i­lmek için içe­r­i­d­e­ki ruhla­r­ı­nı acı­m­a­s­ı­zca öldüren, vicda­nla­r­ı­nı sustu­r­an ve insa­nlı­kla­r­ı­nı cüc­e­l­e­şti­r­e­nler, tarihin çöplü­ğ­ü­nde unu­t­u­lma­ya mahkûmdur; çünkü bu kibirli ruhlar, iyilik yap­a­rken bile o iyiliği nasıl göste­r­i­şe dön­ü­ştü­r­e­c­e­kle­r­i­n­in ve ondan nasıl menfaat devşi­r­e­c­e­kle­r­i­n­in hes­a­b­ı­nı yapar, haklı oldu­kla­rı en basit tartı­şma­da bile karşı­d­a­k­i­ni ezerek zal­i­mle­şme­yi marifet sayar ve etra­fla­r­ı­na korku­yla karışık sahte bir saygı saçtı­kla­rı için gerçe­kten büyük oldu­kla­r­ı­nı zanne­d­e­rler.

Oysa son nefes verilip de beden soğuk musalla taşına yat­ı­r­ı­ldı­ğ­ı­nda, arka­l­a­r­ı­nda hayırla, duayla yahut içten bir teb­e­ssü­mle yâd edi­l­e­c­ek tek bir sada bır­a­k­a­m­a­d­an topra­ğ­ın kar­a­nlı­ğ­ı­na yuv­a­rla­nma­l­a­rı, dünyevî büy­ü­klü­kle­r­i­n­in hak­i­k­a­tte ne kadar kof oldu­ğ­u­nu ele veren en sessiz ve en ağır hük­ü­mdür.

Terte­m­iz, asil ve toprağa yakışır bir hayatı inşa ede­b­i­lmek için insanın önce­l­i­kle etra­f­ı­nda­ki o sağır gür­ü­ltü­yü aza­ltma­sı, sonra da elini kendi kalbi­n­in üstüne koyarak içeride neyin büy­ü­d­ü­ğ­ü­nü dür­ü­stçe izle­m­e­si gerekir; çünkü insanın en büyük alda­n­ı­şı, dış­ı­nda­ki eski­m­e­yi fark ederken içi­nde­ki çür­ü­m­e­yi gör­e­m­e­m­e­s­i­d­ir.

Aynanın karşı­s­ı­na geçti­ğ­i­n­i­zde yüz­ü­n­ü­zde­ki çizgi­l­e­ri, dökülen saçla­r­ı­n­ı­zı, bed­e­n­i­n­i­z­in fan­i­l­i­ğ­i­ni ve zamana yenilen ten­i­n­i­zi dikka­tle süzdü­ğ­ü­n­üz kadar, kalbi­n­i­zde­ki lek­e­l­e­ri, ruh­u­n­u­zda­ki yar­a­l­a­rı, niy­e­t­i­n­i­zde­ki eğri­l­i­kle­ri ve içi­n­i­zde sessi­zce serpi­l­en kar­a­nlı­ğı da aynı ciddi­y­e­tle görmeyi öğre­nme­l­i­s­i­n­iz.

İnsan dış gör­ü­n­ü­ş­ü­nde­ki yıpra­nma­yı telafi etmek için saatler, günler ve serve­tler harca­rken, kalbi­nde­ki pası tem­i­zle­m­ek için çoğu zaman tek bir samimi muh­a­s­e­be vakti bile ayı­rmı­y­o­rsa, aslında kendi­s­i­ni değil yalnı­zca dış kab­u­ğ­u­nu kor­u­m­a­ya çal­ı­ş­ı­y­or dem­e­ktir; bu ise çürüyen bir ağacın gövde­s­i­ni cil­a­l­a­y­a­r­ak onu sağlam zanne­tmek kadar büyük bir yan­ı­lgı­d­ır.

Zira insanı ayakta tutan şey, dış gör­ü­n­ü­ş­ü­n­ün parla­klı­ğı değil, içeride ne kadar doğru, ne kadar adil ve ne kadar merha­m­e­tli kal­a­b­i­ldi­ğ­i­d­ir.

Bu sebeple yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız çağın sahte ışı­ltı­l­a­rı karşı­s­ı­nda yap­ı­l­a­b­i­l­e­c­ek en büyük iş, dünyayı büt­ü­n­ü­yle terk etmek değil, dünyayı kalbin tahtına otu­rtma­m­ak; nimeti redde­tmek değil, nimeti emanet bilmek; görünür olma­ktan kaçmak değil, gör­ü­n­ü­rlük uğruna şahsi­y­e­t­i­ni satma­m­a­ktır.

İnsan helâli­nden kaz­a­n­a­b­i­l­ir, geniş yaş­a­y­a­b­i­l­ir, güzel giy­i­n­e­b­i­l­ir, bilgi bir­i­kti­r­e­b­i­l­ir, etkili ola­b­i­l­ir ve hayatı imar edecek kudrete sahip ola­b­i­l­ir; fakat bütün bunları kendi nefsini büy­ü­tmek, başka­l­a­r­ı­nı küç­ü­ltmek, korku üretmek, göste­r­i­şe malzeme yapmak ve Allah’ın huz­u­r­u­nda değil kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın gözünde büyümek için kulla­n­ı­y­o­rsa, dış­a­r­ı­d­an düzen kuruyor gibi görünse de içeride yık­ı­m­ı­nı büy­ü­tme­kte­d­ir.

Oysa nimet, şükürle taş­ı­ndı­ğ­ı­nda güz­e­ldir; güç, ada­l­e­tle denge­l­e­ndi­ğ­i­nde güz­e­ldir; bilgi, tevazu ile birle­şti­ğ­i­nde güz­e­ldir; şöhret, hizmete dön­ü­ştü­ğ­ü­nde güz­e­ldir; zengi­nlik, payla­şma­yla ber­e­k­e­tle­n­ir ve makam, emaneti ehline teslim etti­ğ­i­nde anlam kazanır.

Bunla­r­ın her biri kalpte yer değ­i­şti­r­ip insanın değer ölçü­s­ü­ne dön­ü­ştü­ğü anda ise nimet olma­ktan çıkar, sah­i­b­i­n­in başına bela kesilir; nefsin kar­a­nlık oda­l­a­r­ı­nda bir­i­kmiş putlar gibi ağı­rla­ş­a­r­ak ruhu secde etmesi gereken hak­i­k­a­tten uza­kla­ştı­r­ır.

Net­i­c­e­de mesele, bu dünyada ne kadar yaş­a­d­ı­ğ­ı­n­ız, ne kadar bir­i­kti­rdi­ğ­i­n­iz, ne kadar alkış aldı­ğ­ı­n­ız, ne kadar görünür oldu­ğ­u­n­uz, kaç kişiyi etki­l­e­d­i­ğ­i­n­iz yahut hangi sal­o­nla­rda ağı­rla­ndı­ğ­ı­n­ız değ­i­ldir; asıl mesele, bütün bu imkânlar, bütün bu gür­ü­ltü­l­er, bütün bu baş döndü­r­ü­cü hız ve bütün bu yan­ı­ltı­cı başarı anla­t­ı­l­a­rı ara­s­ı­nda ruh­u­n­u­zu ne ölçüde kor­u­y­a­b­i­ldi­ğ­i­n­iz, adaleti ne ölçüde şahsi­y­e­t­i­n­i­z­in omu­rga­sı kıl­a­b­i­ldi­ğ­i­n­iz, merha­m­e­ti ne ölçüde kudre­t­i­n­i­z­in terbi­y­e­si haline get­i­r­e­b­i­ldi­ğ­i­n­iz ve toprağa döndü­ğ­ü­n­ü­zde arka­n­ı­zda hayırla anı­l­a­c­ak ne bır­a­ktı­ğ­ı­n­ı­zdır.

İnsan, sonunda ne kadar büyük gör­ü­ndü­ğ­ü­yle değil, gör­ü­nme­d­i­ği yerde ne kadar temiz kaldı­ğ­ı­yla; ne kadar yükse­ldi­ğ­i­yle değil, yükse­l­i­rken kimseyi ezip ezme­d­i­ğ­i­yle; ne kadar kaz­a­ndı­ğ­ı­yla değil, kaz­a­n­ı­rken neyi kirle­tme­d­i­ğ­i­yle; ne kadar kon­u­ştu­ğ­u­yla değil, sözünün kaç kalbi inci­tme­d­en yerini bul­a­b­i­ldi­ğ­i­yle tartı­l­a­c­a­ktır.

Bütün ışıklar söndü­ğ­ü­nde, bütün oyunlar bitti­ğ­i­nde, bütün göste­r­i­l­er dağ­ı­ldı­ğ­ı­nda ve insan o yap­a­y­a­lnız anında hak­i­k­a­t­in ezici ama terte­m­iz ağı­rlı­ğ­ı­yla baş başa kaldı­ğ­ı­nda, yanında yalnı­zca toprağı inci­tme­y­en adı­mla­rı, harama uza­nma­y­an elleri, kalple­ri kırma­y­an kel­i­m­e­l­e­ri, ada­l­e­tten sapma­y­an tavrı ve merha­m­e­ti eksi­ltme­y­en gücü bul­u­n­a­c­a­ktır; bundan daha büyük bir servet, bundan daha sahici bir soylu­l­uk ve bundan daha ağı­rba­şlı bir başarı yoktur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir