Blog

KIYAMETİ GECİKTİREN İNSANLAR

2026-03-19

KIYAMETİ GECİKTİREN İNSANLAR

Gariban bir meczup, bayra­mlık birkaç parça kıyafet almak için çarşı­n­ın yolunu tutar. Parası yoktur ama önceki bayra­mla­rdan tecrübe ettiği kad­a­r­ı­yla esnafın cöm­e­rtli­ğ­i­ne itimadı vardır. Selam verip bir dükkânın kap­ı­s­ı­ndan girer ve mer­a­m­ı­nı anlatır mahcu­b­i­y­e­tle. Aldığı; “İş yok güç yok evladım, bir başka zaman belki” cev­a­b­ı­yla gerisin geri çıkar dükkândan. Bir sonraki mağ­a­z­a­ya girer umutla ama hem başı kal­a­b­a­l­ı­ktır mağaza sah­i­b­i­n­in hem de vermeye gönlü yoktur. “Allah versin evladım, haydi bakalım, haydi” diyerek uğurlar o da meczubu.

Canı sıkılır, yüzü düşer ama yit­i­rmez umudunu. Bir başka mağ­a­z­a­ya girer ama nafile. Çaldığı bütün kapılar kapanır birbiri ardınca. Ne gar­i­ptir, umut biter ama esnafta bahane bitmez. Daha da eyva­llah edesi kalmaz kimseye. “Amaan, varsın bu bayram da böyle geç­i­v­e­rsin, bu cimri­l­e­re ne minnet ede­c­e­ğ­im.” der. Tam çarşı­d­an çık­a­c­a­kken son bir mağaza takılır gözüne. Girmek istemez pek ama bayram sabahı gelir aklına. Ces­a­r­e­t­i­ni topla­y­ıp dalar içeri ve kek­e­l­e­y­e­r­ek konuşur: “Selamün aleyküm hacım, bayra­mlık birkaç bir şey bak­a­c­a­ktım ama param yok.”

“Ve aleyküm selam” deyip gül­ü­mser dükkân sahibi. Görmüş geç­i­rmiş adamdır, halden anlar. “Bayra­mlık kolay” der. “Gel hele otur bakalım, aç mısın?” “Açım” der bizimki mahcu­b­i­y­e­tle. Adam sesle­n­ir çır­a­ğ­ı­na: “Oğlum oradan iki tandır söyle­y­in, birer buçuk olsun.”

Yüzü güler garibin. Yemek bitince bir daha sesle­n­ir dükkân sahibi: “İki sac arası söyle­y­i­v­er oğlum, sıc­a­ğ­ı­ndan şöyle.” Bayramı etmiş kadar olur bizimki. Tatlı­n­ın ardı sıra sade kahve­l­er keyifle içilir. “Evet” der dükkân sahibi, “elbise mi diy­o­rdun evlat?” “He hacım, malum önümüz bayram…”

Cümle­s­i­ni tam­a­mla­m­a­s­ı­na gerek kalmaz. “Seç” der hacı abi, “iste­d­i­ğ­i­ni ala­b­i­l­i­rsin.” Şaşırır bizimki. “Nasıl yani buradan mı, iste­d­i­ğ­i­mi mi?” Başını sallar müt­e­b­e­ssim: “Tabii evladım, ya nereden seç­e­c­e­ksin? Hepsi Allah’ın malı, bizler ise senin gibi gariban ema­n­e­tçi­l­e­r­iz.

Bir kat daha şaşırır. Alı­şmı­ştır çünkü kendi­s­i­ne deponun yolunun göste­r­i­lme­s­i­ne; malum, sat­ı­lma­y­an eskiler de depoda olur, def­o­l­u­l­ar ve iadeler de. Tezgâhta­rlar iki elbi­s­e­yi de güzelce pak­e­tler. Poş­e­tle­ri kaptığı gibi soluğu kasada alır. Eve gidip giy­e­c­e­ktir elbi­s­e­l­e­r­i­ni; kim bilir kaç defa çıkarıp çıkarıp giy­e­c­e­ktir hem de. Hacı Abi’nin keyfi gelir onun gülen yüzünü görünce, sarılır boynuna. Kaşla göz ara­s­ı­nda cebine birkaç kuruş harçlık sık­ı­ştı­r­ır ve kapıya kadar uğurlar. Gözleri dolar bu kez garibin. Döner hacıya ve gön­ü­lden: “Hacım, Allah senden razı olsun.” der.

“Âmin, cümle­m­i­zden.” der Hacı Abi. Meczup birden kaşla­r­ı­nı çatar, sesini yükse­ltir: “Cümle­s­i­n­in ta…! Sadece senden razı olsun.”

Güldü­ğ­ü­n­ü­zü görür gibiyim ama bu anla­ttı­ğ­ım bizim hikâye­m­iz. Hani vakti­yle bir Allah dostu, yalnız kal­a­m­a­m­a­ktan şikâyet eden mür­i­d­i­ne şöyle demiş: “Seninki de dert mi evladım? Tan­ı­d­ı­ğ­ın zengi­nle­rden borç al, fak­i­rle­re borç ver, bak bakalım etra­f­ı­nda kimse­c­i­kler kalıyor mu?” Bir caminin giriş kap­ı­s­ı­n­ın hemen yanında bir levha görmü­ştüm: “Bu cami zengi­nle­r­in duası fak­i­rle­r­in par­a­s­ı­yla yaptı­r­ı­lmı­ştır.”

O hacı abi­l­e­rden kaç tane kaldı bilmem ama o ve onun gibiler son nef­e­s­i­ni verme­d­en kıy­a­m­e­t­in kopma­y­a­c­a­ğ­ı­nı bilirim. Bu dünya, gör­ü­ndü­ğü gibi büyük lafla­rla, yüksek kürsü­l­e­rle ve gür­ü­ltü­lü hakikat iddia­l­a­r­ı­yla ayakta durmaz; bu dünya, kimse­n­in adını anma­d­ı­ğı ve kimse­n­in alkı­şla­m­a­d­ı­ğı o sessiz iyi­l­i­kle­r­in omu­zla­r­ı­nda durur. Birinin cebine fark etti­rme­d­en bır­a­k­ı­l­an bir harçlık, bir kapının eşi­ğ­i­nde mahcu­b­i­y­e­tle duran birine uza­t­ı­l­an bir teb­e­ssüm ve bir sofrada eksilen bir lokma­n­ın ber­e­k­e­te dön­ü­şme­si, hayatı ayakta tutan asıl süt­u­nla­rdır.

O insa­nlar, iyiliği bir gösteri olarak görmez; iyiliği bir sor­u­mlu­l­uk ve bir emanet olarak taşır. Verdi­kle­ri şeyi büy­ü­tme­zler; verdi­kle­ri şeyin insanda açtığı yarayı kap­a­tma­s­ı­nı öne­mse­rler. Bir insanın kalbini inci­tme­d­en yardım ede­b­i­lmek, onlar için verilen şeyin mikta­r­ı­ndan her zaman daha kıyme­tli­d­ir. Bu yüzden onlar, yardım ederken kendi­l­e­r­i­ni geri çeker ve karşı­s­ı­nda­k­i­n­in onurunu öne koyar.

Onların varlığı, yalnı­zca bir insanın varlığı değ­i­ldir; onların varlığı, bir ölçünün, bir denge­n­in ve bir ahlâkın hayatta kalma­s­ı­d­ır. Onlar eksi­ldi­kçe şeh­i­rler büyür ama insan küçülür; imkânlar artar ama merha­m­et azalır; kal­a­b­a­l­ı­klar çoğalır ama yalnı­zlık der­i­nle­ş­ir. İnsan, sahip oldu­kla­r­ı­yla zengi­nle­şmez; insan, kaybe­tti­kle­r­i­yle yoksu­lla­ş­ır.

Merha­m­et, yeryü­z­ü­n­ün en ağır ama en gör­ü­nmez yüküdür. Bu yükü taş­ı­y­a­nlar çoğu zaman bil­i­nmez; fakat bu yük ortadan kalktı­ğ­ı­nda herkes onun yoklu­ğ­u­nu hisse­d­er. Bir gün gelir ve o incelik hay­a­ttan çek­i­l­i­rse, hayat gör­ü­n­ü­şte devam eder ama anla­m­ı­nı kaybe­d­er; kapılar açılır ama içeriye davet kalmaz; sofra­l­ar kurulur ama bereket hisse­d­i­lmez; insa­nlar konuşur ama birbi­r­i­ne ula­ş­a­m­az.

Asıl mesele, o insa­nla­rdan kaç tane kaldı­ğ­u­nu bilmek değ­i­ldir; asıl mesele, o insa­nla­r­ın bır­a­ktı­ğı yerden bir adım ata­b­i­lme­ktir. İnsan, dünyayı değ­i­şti­r­e­c­ek kadar büyük olmak zorunda değ­i­ldir; insan, bir insanın yükünü haf­i­fle­t­e­c­ek kadar insan olmak zor­u­nda­d­ır.

Şimdi asıl soru şudur: Biz bu dünya­n­ın yükünü artı­r­a­nla­rdan mı ola­c­a­ğ­ız, yoksa kimse görme­d­en bu yükü haf­i­fte­nle­rden mi? Çünkü insan, çoğu zaman büyük yanlı­şla­r­ın ve gür­ü­ltü­lü hat­a­l­a­r­ın içinde kaybo­l­a­r­ak değil; tam aksine, önemsiz zanne­d­i­l­en küçük iyi­l­i­kle­ri erte­l­e­y­e­r­ek, görme­zden gelerek ve kendi­nce haklı ger­e­kçe­l­e­rle geri çek­i­l­e­r­ek içten içe eksilir ve bu eksiliş, fark edi­lme­d­en kar­a­kte­re, oradan da hayata sirayet eder.

İnsanı ayakta tutan şey, sahip olduğu imkânla­r­ın büy­ü­klü­ğü değil; o imkânla­rı kulla­n­ı­rken göste­rdi­ği ince­l­i­ğ­in, göz­e­tti­ği onurun ve kor­u­d­u­ğu merha­m­e­t­in sür­e­kli­l­i­ğ­i­d­ir; çünkü bir insanın gerçek değeri, eli­nde­k­i­l­e­rle ne kadar büy­ü­d­ü­ğ­ü­yle değil, eli­nde­k­i­l­e­ri kulla­n­ı­rken kaç kalbi inci­tme­d­en yol ala­b­i­ldi­ğ­i­yle ölçülür.

Bugün sahip oldu­ğ­u­m­uz her şeyin geçici olduğu, eli­m­i­zden çıkıp gid­e­c­e­ği ve bir gün hat­ı­rla­nma­y­a­c­a­ğı hak­i­k­a­ti apaçık orta­d­a­yken; dok­u­ndu­ğ­u­m­uz bir kalbin, iyi­l­e­şti­rdi­ğ­i­m­iz bir yaranın ve haf­i­fle­tti­ğ­i­m­iz bir yükün zamanın aşı­ndı­r­a­m­a­y­a­c­a­ğı bir iz olarak kal­a­c­a­ğı gerçeği de aynı der­e­c­e­de kes­i­ndir; çünkü insan, ardında bır­a­ktı­ğı eşyanın mikta­r­ı­yla değil, bır­a­ktı­ğı iyi­l­i­ğ­in der­i­nli­ğ­i­yle hat­ı­rla­n­ır.

İnsan, verme­kten korktu­ğu her an aslında kaybe­tme­ye başlar; çünkü eksi­lme­kten korka­r­ak tutulan her şey, insanın iç dünya­s­ı­nda dar­a­lma­ya, sertle­şme­ye ve zamanla taşla­şma­ya sebep olur; oysa payla­ş­ı­l­an her imkân, bölünen her lokma ve karşı­l­ı­ksız verilen her destek, insanın içinde gen­i­şle­y­en bir alan açar ve o alan, zamanla insanın kendi­s­i­ni de içine alacak kadar büyür.

Bir gün herkes, sahip oldu­kla­r­ı­nı sır­a­l­a­y­a­r­ak değil, sahip oldu­kla­r­ı­nı nasıl kulla­ndı­ğ­ı­nı hat­ı­rla­y­a­r­ak kendi iç muh­a­s­e­b­e­s­i­ni yap­a­c­a­ktır; o gün, kaz­a­n­ı­l­a­nla­r­ın değil, esi­rge­n­e­nle­r­in ağı­rlı­ğı hisse­d­i­l­e­c­ek ve insan, verme­d­i­ği her şeyin aslında kendi­s­i­nden eksi­ldi­ğ­i­ni daha der­i­nden idrak ede­c­e­ktir.

Belki de bu yüzden bayram, sadece sev­i­nmek, bir araya gelmek ve hat­ı­rla­m­ak değ­i­ldir; bayram, bir başka­s­ı­n­ın hay­a­t­ı­na dok­u­n­a­r­ak onun yükünü haf­i­fle­t­e­b­i­lmek, onun yalnı­zlı­ğ­ı­nı payla­ş­a­b­i­lmek ve onun yar­ı­nla­r­ı­na küçük de olsa bir umut bır­a­k­a­b­i­lme­ktir; çünkü insan, ancak bir başka­s­ı­n­ın hay­a­t­ı­nda anlam kaz­a­ndı­ğ­ı­nda kendi varlı­ğ­ı­nı gerçek anlamda hisse­d­er.

Ve nih­a­y­e­t­i­nde bütün mesele, geride ne bır­a­ktı­ğ­ı­m­ı­zla değil; geride bır­a­ktı­kla­r­ı­m­ı­z­ın kimin hay­a­t­ı­nda nasıl bir karşı­l­ık buldu­ğ­u­yla ilgi­l­i­d­ir; çünkü insan, yaş­a­d­ı­ğı kadar değil, yaş­a­ttı­ğı kadar iz bırakır ve bu iz, çoğu zaman bir ismin değil, bir iyi­l­i­ğ­in hat­ı­rla­nma­s­ı­na vesile olur.

İnsanın ardında bır­a­ktı­ğı en kalıcı şey, çoğu zaman görünür olanlar değil; gör­ü­nme­d­en yapılan, dille­ndi­r­i­lme­y­en ve karşı­l­ık bekle­nme­d­en ver­i­l­e­nle­rdir; çünkü görünür olan zamanla unu­t­u­l­ur, anla­t­ı­l­a­nlar yerini başka hikâye­l­e­re bırakır ama bir kalpte sessi­zce yer eden iyilik, hat­ı­rla­nma­sa bile hisse­d­i­lme­ye devam eder ve o his, insanın yoklu­ğ­u­nda bile varlı­ğ­ı­nı sürdü­r­ür.

Bu yüzden insanın asıl mirası, bir­i­kti­rdi­ği değil; dağ­ı­ttı­ğ­ı­d­ır; çünkü bir­i­kti­r­i­l­en her şey zamanla sah­i­b­i­ni terk ederken, payla­ş­ı­l­an her şey başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­nda çoğ­a­l­a­r­ak yaş­a­m­a­ya devam eder ve insanın ömrü, kendi sın­ı­rla­r­ı­n­ın dışına taşarak başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­na karışır.

İyilik, çoğu zaman büyük imkânla­r­ın değil; doğru anda göste­r­i­l­en küçük bir dikka­t­in ve ince­l­i­ğ­in son­u­c­u­d­ur; çünkü bir insanın hay­a­t­ı­nda dönüm noktası olan şey, çoğu zaman büyük bir yardım değil, zam­a­n­ı­nda uza­t­ı­lmış bir eldir ve o el, bir hayatın yönünü değ­i­şti­r­e­c­ek kadar güçlü ola­b­i­l­ir.

İnsan, dünyayı değ­i­şti­r­e­c­ek kadar büyük olmak zorunda değ­i­ldir; fakat bir insanın hay­a­t­ı­na dok­u­n­a­c­ak kadar duyarlı olmak zor­u­nda­d­ır; çünkü dünya, büyük değ­i­ş­i­mle­rle değil, küçük dok­u­n­u­şla­r­ın bir­i­kme­s­i­yle dönüşür ve her küçük iyilik, gör­ü­nme­y­en bir zinci­r­in halkası gibi başka iyi­l­i­kle­re bağla­n­ır.

Ve günün sonunda insan, kendi­s­i­ne verilen ömrü nasıl yaş­a­d­ı­ğ­ı­ndan çok, o ömrü başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­na ne kadar dahil ede­b­i­ldi­ğ­i­yle yüzle­ş­ir; çünkü yaşanan hayat, sadece sah­i­b­i­ne ait bir hikâye olarak kalırsa eksik, başka­l­a­r­ı­n­ın hay­a­t­ı­na değdiği ölçüde tam­a­mla­nmış sayılır.

Bu yüzden mesele, iyi bir insan olarak bil­i­nmek değil; bir insanın hay­a­t­ı­nda gerçe­kten iyi bir karşı­l­ık bul­a­b­i­lme­ktir; çünkü isimler unu­t­u­l­ur, yüzler silinir, zaman her şeyi aşı­ndı­r­ır ama bir insanın içini rah­a­tla­t­an, yükünü haf­i­fle­t­en ve ona yeniden umut veren bir iyilik, unu­t­u­lsa bile etki­s­i­ni kaybe­tmez.

Ve belki de bütün bu sözle­r­in vardığı yer şudur: İnsan, bu dünya­d­an sessi­zce geç­e­b­i­l­ir ama bır­a­ktı­ğı iyilik sessiz kalmaz; bir kalpte yer bulan her merha­m­et, başka kalple­re doğru yol alır ve insanın gerçek varlığı, işte o yolcu­l­u­kta devam eder.

Şimdi karar, her zamanki gibi sade ama ağırdır: Bir ömür tüketip iz bır­a­kma­d­an geç­e­nle­rden mi ola­c­a­ğ­ız, yoksa bir kalbe değip o kalpte çoğ­a­l­a­r­ak yaş­a­m­a­ya devam ede­nle­rden mi?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir