Makaleler, Yazılar

ÖNCE İNSAN!

ÖNCE İNSAN!

ÖNCE İNSAN!

Yazılı Makale

ÖNCE İNSAN!

10 dk okuma

DAR­Ü­SSE­L­AM, CİHAT VE İNSAN OLA­B­İ­LMEK

Bir dünya düş­ü­n­e­l­im! Köl­e­l­e­r­in özgü­rle­şti­ği, yoksu­lla­r­ın doyduğu, açların güldüğü, çıpla­kla­r­ın giy­i­ndi­ği ve tüm bu ezi­l­e­nle­r­in yeryü­z­ü­n­ün önderi haline geldiği.

Kur’an-ı Mübin’in Yunus suresi 25. ayette sözünü ettiği “dar­ü­sse­l­am” yani barış ve esenlik yurdunun; diğer bir tabirle cenne­t­in bu dünyada inşa edi­lme­si gibi. Zira Kur’an-ı Mübin’in öze­lli­kle “kefaret” ile ilgili aye­tle­r­i­n­in bile sözünü ettiğim bu inşayı işaret etmesi oldukça ilgi çekici.

Kur’an aye­tle­r­i­ni iyi irde­l­e­y­in.

İnsanın insana nasıl emanet edi­ldi­ğ­i­ni müş­a­h­e­de edecek, Rahman’ın bu emanete sahip çıkılma üze­r­i­nden aff için kap­ı­l­a­rı nasıl sonuna kadar açtı­ğ­ı­nı ili­kle­r­i­n­i­ze kadar hisse­d­e­c­e­ksi­n­iz.

Bakalım hep birli­kte!

Ne diyor Allah?

Bir günah mı işledin, telafi edip tem­i­zle­nmek için hemen boy­u­ndu­r­uk altında olan birini bul ve onu tutsa­klı­ğ­ı­ndan kurtar.

Buna gücün yetme­zse hemen bir yoksul bul ve onu açlı­ktan kurtar.

Buna da gücün yetme­zse aç kal.

Ya köl­e­l­e­re özgü­rlük, yani “fekku ragabe”;

Ya açları doyurma, yani “taâm miskîn”;

Ya da aç kalma, yani “savm”.

“Ya açları doyur ya da kendin aç kal ki halle­r­i­ni anla” diyor adeta Allah. Maide 95, Nisa 92, Müc­a­d­e­le 3 ve 4, Maide 89 aye­tle­r­i­ni ince­l­e­y­i­n­iz.

Kur’an-ı Mübin’deki gün­a­hla­ra karşı kef­a­r­e­tler hep bu yönde…

Düşünün!

Hep ver diyor ayetler…

Yoksu­lla­ra sahip çık…

Açları doyur…

Düşkü­nle­re sahip çık…

Bence mesaj çok açık;

“Benim ema­n­e­t­i­me sahip çıkın ki ben de size sahip çıkayım!”

Haydi!

Dünya imti­h­a­n­ı­nı “yaş­a­tmak” üzerine kuran ilahi sisteme karşı­l­ık gün­ü­m­ü­zde­ki anla­y­ı­şa bakalım şimdi de!

Adam bizim dav­a­m­ı­za muhalif!

Davanız nedir?

Cihat edi­y­o­r­uz!

Cihat insan öldü­rmek midir?

Sen sus, anla­m­a­zsın!

Orta­d­o­ğu’yu, Afga­n­i­stan-Pak­i­stan hattını ve son dönemde de Afrika’yı mesken tutmuş olan bu sözde İslamcı şeb­e­k­e­l­er kendi­l­e­r­i­ne “mücahit” de deseler hep Müslü­m­a­nla­rı öldü­r­ü­y­o­rlar.

Peki Müslü­m­a­n­ın Müslü­m­a­nı öldü­rme­si nasıl mümkün ola­b­i­l­i­y­or?

Bırakın Müslü­m­a­nı, bir insanı nasıl böyle vahşice katle­d­e­b­i­l­i­y­or?

İna­ndı­ğ­ı­nı sandığı dinin ortaya koyduğu her emir ve hüküm, başta adalet olmak üzere rahmet, merha­m­et, şefkat ve en çok da sevgi dilinin inşa edi­lme­si üzerine algılar yar­a­t­ı­rken; tüm davet bunlar üzerine bina edi­lmi­şken…

Allah kel­a­m­ı­nda insa­nlı­ğa kendi­s­i­ni sevgi, merha­m­et, iyilik, saygı, şefkat man­a­s­ı­nı içeren kel­i­m­e­l­e­rle tan­ı­t­ı­y­o­rken hem de.

Kur’an-ı Kerim’in bütün sur­e­l­e­r­i­n­in bunla­rla başla­m­a­sı, günde­l­ik hayatta her işe bunla­rla başla­nma­s­ı­n­ın iste­nme­si, “besme­l­e­n­in” dahi bu kavra­mlar üzerine bina edi­lme­si Kur’an’ın en temel mes­a­j­ı­n­ın “sevgi” oldu­ğ­u­nu apaçık göste­r­i­y­o­rken din adına, Allah adına, Peyga­mber adına bu vahşet nasıl yap­ı­l­ı­y­or?

Çünkü hikme­tten, bas­i­r­e­tten, ahla­ktan ve huk­u­ktan yoksun “ilim pat­e­ntli” fetva­l­a­rla birbi­rle­r­i­ni “kafir” olarak görmeye başlı­y­o­rlar. “Müslü­m­an öldü­r­ü­y­o­r­um” diye değil, “kafir öldü­r­ü­y­or, sevap işli­y­o­r­um” niy­e­t­i­yle yap­ı­y­o­rlar bu vahşe­tle­ri.

Bu sayede de ama farkı­nda­l­ı­kla ama farkı­nda olmadan Batı’nın cihata yönelik man­i­p­ü­l­a­syo­nla­r­ı­na malzeme sunuyor; İslam’ı ter­ö­r­i­ze etme, olmadı kar­i­k­a­t­ü­r­i­ze etme, o da olmadı bu gör­ü­ntü­l­e­ri yayma­kla pas­i­f­i­ze etme amacına hizmet eder hale gel­i­y­o­rlar.

Nasıl oluyor, bu fetva­l­a­rı nereden alı­y­o­rlar, bu apayrı bir tartı­şma ve yazı konusu; ama bu konuda birkaç kelam etmeden geç­e­m­e­y­e­c­e­ğ­im.

Unu­tma­m­ak gerekir ki İslâm, insanın aklı, doğası ve vicdanı ile çatışan bir inanç sistemi değ­i­ldir. Çünkü İslâm, esasen “insan olma” sanatı, insan oldu­ğ­u­m­u­zu hiç aklı­m­ı­zdan çık­a­rma­ma gayre­t­i­d­ir. Bu yüzden de tüm kur­a­lla­r­ı­nı alt alta topla­d­ı­ğ­ı­n­ı­zda insa­nlı­ğ­ın ortak değ­e­rle­r­i­ni içerir.

Gerek yar­a­t­ı­l­ı­şı, gerek aklı ve gerekse de vicda­n­ı­yla büt­ü­nle­şmiş insan varsa İslâm’ın ve ancak İslâm varsa insanın bir anlam ve değeri vardır.

Bu nokta­d­an baktı­ğ­ı­n­ı­zda din olgusu, insana insan olduğu gerçe­ğ­i­ni hat­ı­rla­tmak, ona doğru yolda ile­rle­y­e­b­i­lme­si için kıl­a­v­u­zluk etmek, hay­a­t­ı­nı anlamlı ve değerli kılmak, aklını ve vicda­n­ı­nı kör­e­ltme­s­i­ne engel olmak için vardır.

Peki madem öyle bu insa­nlar bu girda­pta nasıl boğ­u­l­u­y­or?

İşte asıl sorun burada.

Önce­l­i­kle şu akıldan hiçbir surette çık­a­r­ı­lma­m­a­l­ı­d­ır ki din ısrar değil, bir tekli­ftir.

Kimin teklifi?

Bizzat Yaratan’ın teklifi.

Bu yüzden de inanç kişinin bir­e­ysel sor­u­mlu­l­u­ğ­u­d­ur.

Ahi­r­e­tte­ki hesap da zaten bu bir­e­ysel sor­u­mlu­l­u­ğ­un son­u­c­u­d­ur. Yani din insanı tutsak etmek için değil, aksine özgü­rle­şti­rmek için; yok etmek için değil, yaş­a­tmak ve mutlu kılmak için vardır.

Din, bize, aklı­m­ı­za, vicda­n­ı­m­ı­za ve yar­a­t­ı­l­ı­ş­ı­m­ı­za uygun olarak farkı­nda­l­ık ve duy­a­rlı­l­ık kaz­a­ndı­rmak; varoluş anlam ve ama­c­ı­m­ı­zı kavra­m­a­m­ı­zda bize destek olmak; dünya hay­a­t­ı­n­ın geç­i­c­i­l­i­ği ve ölüm gerçeği karşı­s­ı­nda nasıl bir hayat yaş­a­m­a­m­ız ger­e­kti­ği hus­u­s­u­nda bizi bilgi­l­e­ndi­rmek; en güzel şekilde yönle­ndi­rmek; insan onuruna uygun bir hayat yaş­a­m­a­m­ız; barış, huzur, güven içinde yeryü­z­ü­nü güzel ve yaş­a­n­ı­l­a­b­i­l­ir bir yurt kılma­m­ız; iyi ve güzel olana yön­e­l­e­r­ek kötü ve çirkin olandan uzak durma­m­ız; benci­llik, kin, öfke, hırs ve nefret gibi kötü huyla­rdan arı­nma­m­ız; yani kıs­a­c­a­sı Allah’ın bizden razı olacağı bir hayat sürme­m­iz için vardır.

Olmuyor mu?

O zaman bizim din anla­y­ı­ş­ı­m­ı­zda bir problem vardır. Dol­a­y­ı­s­ı­yla sorunu dinde değil, kendi­m­i­zde ve dine bakış açı­m­ı­zda ara­m­a­m­ız gerekir.

Tekrar söyle­m­ek gerekir ki;

Din bir tar­a­fta­rlık değ­i­ldir!

Din bir gelenek değ­i­ldir!

Din folklo­r­ik bir ritüel değ­i­ldir!

Din, Allah’ın kulla­r­ı­na zulüm aracı değ­i­ldir!

Din insanı korumak, değer vermek ve yüc­e­ltmek için gönde­r­i­lmi­ştir!

Peki insa­nla­rı katle­tme olarak algı­l­a­t­ı­l­an cihat kavramı nedir?

Özgü­rlü­kle­ri çiğne­y­en baskıcı güçlere karşı kıyamın adıdır.

Başka?

İslam’ın önü­nde­ki enge­lle­ri berta­r­af edip insa­nla­r­ın kendi ira­d­e­l­e­ri ile İslam’a ulaşma imka­n­ı­nı sunma­ktır.

Peki bunu nereden bil­i­y­o­r­uz?

Bakalım…

Mekke fethe­d­i­ldi­ği sırada Hz. Peyga­mber’in “Küçük cihadı kaz­a­ndık, şimdi büyük cihada başlı­y­o­r­uz” ded­i­ğ­i­ni anla­t­ı­y­or siyer ve hadis kit­a­pla­rı.

Yuk­a­r­ı­da tar­i­f­i­ni yaptı­ğ­ım haliyle “küçük cihat” ile müşri­kler dize get­i­r­i­lmiş; Rahman, Hz. Peyga­mber’i kutsal dav­a­s­ı­nda muz­a­ffer kılmış; yirmi üç yıl boyunca ortaya koyduğu ilahi kelamla canıyla, malıyla sav­a­ş­a­nlar teslim olmuş, kaçacak başka yer bul­a­m­a­d­ı­kla­rı için de Müslü­m­an olmu­şla­rdı.

Peki şimdi sıra nerede?

Büyük cihatta!

İnsanın kendi nefsi­yle savaşı başlı­y­or; kendi­s­i­yle baş başa kaldığı anlarda; vicdan denen gökku­ş­a­ğ­ı­n­ın ucu bucağı gör­ü­nme­y­en siyahı karşı­s­ı­nda muh­a­s­e­b­e­s­i­ni başla­t­a­r­ak Rabbe kul, elçi­s­i­ne ümmet olma yol­u­nda­ki adı­mla­r­ı­nı okuması ve kendi­s­i­ni düz­e­ltme­si ger­e­k­i­y­or.

Alın bunu yuk­a­r­ı­d­a­ki tablo­yla birle­şti­r­in.

Nerede Hz. Peyga­mber’in tespiti?

Hani büyük cihat?

Bitti mi?

Hayır!

Kur’an-ı Mübin’e bakalım;

Furkan sur­e­s­i­n­in 52. aye­t­i­nde “Onlarla büyük cihat ile cihat et” buy­u­r­u­y­or Allah. Bu ayet, peyga­mbe­rli­ğ­in beşinci ya da altıncı yılında indi.

Düşünün!

Daha hicrete yedi sekiz yıl var.

Mekke’nin ilk yılları yani…

Hz. Peyga­mber’in sah­a­b­e­s­i­n­in o ilk yılla­rda Mekke’de herha­ngi birine el kaldı­rdı­ğ­ı­nı, kavga etti­ğ­i­ni, savaş yaptı­ğ­ı­nı duydu­n­uz mu?

O zaman ne anla­y­a­c­a­ğ­ız “büyük cihat” söz­ü­nden?

İnsanın elinden gelen gücü Allah yolunda sarf etme­s­i­ni, gönül kaz­a­nmak için, yürek fethini kaz­a­nma­s­ı­nı anla­y­a­c­a­ğ­ız.

Alın size en güzel cihat örneği!

Halle­r­i­yle cihat!

Davra­n­ı­şla­r­ı­yla cihat!

Sevgi­l­e­r­i­yle cihat!

Payla­ş­ı­mla­r­ı­yla cihat!

Karde­şli­kle­r­i­yle cihat!

Tüm mahlu­k­a­tı kuc­a­kla­y­an merha­m­e­tle­r­i­yle cihat!

Peki Medine?

Oradaki tüm sav­a­şlar sadece “savunma” ama­çlı­d­ır.

Nefs-i müd­a­f­aa­d­ır!

Sonuç?

Cihat, insanın var gücünü kulla­n­a­r­ak imanı bir yüreğe daha taş­ı­m­a­sı, ona ışık olması ve bunun ara­c­ı­l­ı­ğ­ı­yla mük­a­fâtla­nma­s­ı­d­ır.

Zorlama yoktur bu eylemde.

Nasıl ola­b­i­l­ir?

Kapı gibi Bakara 256 dur­u­rken…

Ne diyor Allah?

“Dinde zorlama yoktur!”

Allah Azze ve Celle Fecr sur­e­s­i­n­in yirmi yedi ve otu­z­u­ncu aye­tle­ri ara­s­ı­nda şöyle buy­u­r­u­y­or;

“Ey tatmin olmuş nefis! Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön ve gir cenne­t­i­me.”

Ne anla­d­ı­n­ız bu ayetten?

Kemale varan, yani içi­nde­ki “insani” yanı besle­y­en kişi kemale ermiş, kemale eren bu kişinin büyük cihadı zaferle son­u­çla­nmış, bu cihadı zaferle sonla­ndı­r­an nefis ise artık tatmin olmu­ştur, doğru mu?

Gör­ü­lme­l­i­d­ir ki kemale ermemiş, insani yanını besle­y­e­m­e­m­iş, içi­nde­ki Yezid’i öldü­r­e­m­e­m­iş nefis, tüm köt­ü­l­ü­kle­ri ile uçu­r­u­mdan aşağı düşer. Hırsı, öfkesi, kini, açgö­zlü­l­ü­ğü ve riyası onu alaşağı eder ve Kur’an-ı Mübin’in bahse­tti­ği en güzel surette yar­a­t­ı­lma olan “ahseni takvim” çizgi­s­i­nden uza­kla­ştı­r­ır.

Çıkıyor mu başka bir sonuç?

Bence hayır!

Kıs­a­c­a­sı, insanın kendi içi­nde­ki büyük cihatı bitme­d­en, dışa karşı olan küçük cihat bitmez hiçbir zaman. Yani önce kötü niy­e­tle­r­i­m­i­zi öldü­r­e­c­e­ğ­iz.

Niy­e­tler kin, intikam, öldürme, yok etme zehri­yle boz­u­ldu­ğ­u­nda cihat kel­i­m­e­s­i­n­in anlamı kalmaz. Bütün İslami, Kur’ani ve Muh­a­mme­di hak­i­k­a­tler cihadın aslının nefis ve niyetle alakalı oldu­ğ­u­nu haykı­r­ı­y­or.

Ama bu gerçek algı­l­a­n­a­m­a­d­ı­ğı için de yazık ki insa­nlar sadece kelime-i şehadet get­i­r­e­r­ek “kurtu­lduk” vehmine kap­ı­ldı­l­ar. Hem de kelime-i şeh­a­d­e­t­in Kur’an-ı Mübin’in tüm hük­ü­mle­r­i­n­in altına “ıslak imza” atıp “hepsini kabul ediyor ve yerine get­i­rme­yi taahhüt edi­y­o­r­um” anla­m­ı­na geldi­ğ­i­ni bilme­d­en!

Değişen bir şey var mı?

Aksine, Müslü­m­an oldu­ğ­u­nu söyle­y­en Yezid’in dedesi Ebu Süfyan’ın ortaya koyduğu hırsı, öfkeyi, kini ve zulmü mumla arar olduk.

Kim ne derse desin!

Bu dine iman etti­ğ­i­ni söyle­y­en büyük çoğ­u­nluk Kur’an-ı Kerim’i mehcur bırakıp, yani terk edip, O’na kutsa­llık atfe­d­e­r­ek onu yüksek yerlere asma­ktan vazge­ç­e­r­ek onu açıp “Rabbim bana ne diyor” diye oku­m­a­d­ı­kça; İslâm iddia­s­ı­nda­ki her bir fert tüm aye­tle­ri kendi­s­i­ne nazil olmuş gibi idrak etme­d­i­kçe; İslam dini bir tapınak dini olma­ktan kurta­r­ı­l­ıp Kur’an-ı Kerim’in tabiri ile “din-ül kayyime”, yani hayat dini olarak hayatın her ala­n­ı­nda hüküm sürme­d­i­kçe; bu dine mensup her bir fert, her bir insanı Rahman’ın bir emaneti olarak görme­d­i­kçe, onu sah­i­ple­nme­d­i­kçe, ona karşı olan tebliğ borcunu kal ile değil hal ile yerine get­i­rme­d­i­kçe, dinin asıl membaı olan “sevgi” kavramı tüm kalple­re nüfuz etme­d­i­kçe nasıl olacak?

İnsa­nla­ra Allah ve hesap korkusu aşı­l­a­nma­d­ı­kça, vicda­nla­r­ın üze­r­i­nde­ki kir ve pas yetime, yoksula, düşmüşe el uza­tma­kla, yani Rahman’ın ema­n­e­t­i­ne sahip çıkarak tem­i­zle­nme­d­i­kçe; insa­nlar dini yüc­e­ltme­kten, onun temsi­lci­si ve sahibi olarak gör­ü­nme­kten vazge­çme­d­i­kçe, asıl sahip çık­ı­lma­sı ger­e­k­e­n­in “insan” oldu­ğ­u­nu kavra­m­a­d­ı­kça; yanlış kimden gelirse gelsin karşı çık­ı­lma­d­ı­kça nasıl insa­nla­ş­a­c­a­ğ­ız?

Dil, din, ırk, renk ve mezhep göz­e­t­i­lme­ksi­z­in her türlü zulme kıyam edi­lme­d­i­kçe; herkes kendi putla­r­ı­nı tek tek tespit edip o putları İbrahim’in baltası ile yıkma­d­ı­kça, din bir tar­a­fta­rlık olarak algı­l­a­ndı­kça; kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­nle­r­in Rahman’ın ayeti oldu­ğ­u­n­un ve her bir ayrımın birer ayet oldu­ğ­u­n­un özü­mse­nme­d­i­kçe; Kur’an-ı Kerim’in tam yetmiş beş ayette ısrarla haykı­rdı­ğı “akıl” nimeti kulla­n­ı­lma­d­ı­kça; gön­ü­lle­rde “bir­e­ysel tevhid” kavramı nakış nakış işle­nme­d­i­kçe;

Kimse düzelme bekle­m­e­s­in!

Kimse huzur bekle­m­e­s­in!

Kimse toplu­msal vahdet bekle­m­e­s­in!

Kimse rahmet ve bereket bekle­m­e­s­in!

Cennet bekle­nti­si içinde olanlar!

Cenneti her yıl umreye gidip beş yıldı­zlı ote­lle­rde ara­y­a­nlar! Cennet, her şeyden önce karde­şlik dem­e­ktir. Payla­ş­ım, bölüşüm, sevgi, merha­m­et, adalet, eşitlik, doğru­l­uk, dür­ü­stlük, özgü­rlük dem­e­ktir.

Sonra­d­an ortaya çıkan bütün ayrı­l­ı­kla­r­ın ve gayrı­l­ı­kla­r­ın sona ermesi; “takva” elbi­s­e­si dışında bütün elbi­s­e­l­e­r­in çık­a­r­ı­lma­sı; “erdem” dışında bütün rütbe­l­e­r­in sök­ü­lme­si; “insan” dışında bütün renkle­r­in, ırkla­r­ın, kab­i­l­e­l­e­r­in ve dille­r­in anla­msı­zla­şma­sı; “sah­i­ple­nme” dışında bütün böl­ü­şme­l­e­r­in ortadan kalkma­sı; “sevgi” dışında bütün hisle­r­in bay­a­ğ­ı­l­a­şma­sı; “Hakk”, yani gerçek ve adalet dışında bütün oto­r­i­t­e­l­e­r­in yok olması dem­e­ktir.

Bu kavra­mlar için müc­a­d­e­le etme­y­e­nle­r­in cennet bekle­nti­si sadece bir üto­pya­d­an iba­r­e­ttir.

Çünkü ayetler net ve açıktır!

Önceki günle­rde güldü­r­en o son gün de gülecek… Önceki günle­rde ağlatan o son gün de ağla­y­a­c­ak… Yaşatan yaş­a­y­a­c­ak, öldüren ölecek… Kahre­d­en kahro­l­a­c­ak, sevince boğan sevince boğ­u­l­a­c­ak… Mutlu eden mutlu olacak, azap çekti­r­en azap çekecek… İnsa­nla­r­ın dünya­s­ı­nı cennete çeviren cennete, ceh­e­nne­me çeviren ceh­e­nne­me girecek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir