Makaleler, Yazılar

NİTELİK DEĞİL NİCELİĞE ODAKLIYIZ

NİTELİK DEĞİL NİCELİĞE ODAKLIYIZ

NİTELİK DEĞİL NİCELİĞE ODAKLIYIZ

Yazılı Makale

NİTELİK DEĞİL NİCELİĞE ODAKLIYIZ

10 dk okuma

Eği­tim ve öğ­re­ti­mi sa­yı­sal ve­ri­ler­le oku­mak yap­tı­ğı­mız en büyük yan­lış­lar­dan biri.

Sa­yı­sal ve­ri­ler deyin­ce eko­no­mi­ye ba­kar gibi “üretim ve ihracat patladı, turist sayısı başına düşen harcama ikiye katla­ndı, oto­m­o­t­iv üre­t­i­m­i­nde rekora gid­i­y­o­r­uz” şek­lin­de­ki açık­la­ma­lar­dan söz et­mi­yo­rum ama ya­zık ki bu açık­la­ma­la­rın ben­zer­le­ri­ni eği­tim­de de gö­rü­yo­ruz. “Okul ve derslik sayısı şu kadar arttı, öğrenci ve öğre­tmen sayısı şu kadar yükse­ldi, şur­a­d­a­ydık buraya geldik, bak­a­nlık bütçe­m­iz şuradan şuraya geldi, çoc­u­kla­r­ı­m­ı­z­ın bursla­rı üçe beşe ona katla­ndı” türün­den açık­la­ma­lar, eği­ti­me yö­ne­lik söy­lem­le­ri­mi­zin ana ça­tı­sı­nı oluş­tu­ru­yor.

Sa­yı­sal ge­liş­me­ler yok mu? El­bet­te var. Hem de faz­la­sıy­la.

Zo­run­lu eği­tim sü­re­sin­den, ayrı­lan büt­çe­ye; öğ­ren­ci ve öğ­ret­men sa­yı­sın­dan maaş­la­ra kadar hemen her şey dünle kı­yas­lan­ma­ya­cak oran­lar­da ta­bii ki yük­sel­di. Ha­ri­ku­la­de ve şu ya­şı­ma rağ­men gidip öğ­ren­ci­si olmak is­te­di­ğim do­na­nım­lı ve de­va­sa bi­na­lar ya­pıl­dı.

Ama san­ki eği­tim­de çok daha önem­li olan sa­yı­sal artış değil de; kalite, toplum memnu­n­i­y­e­ti, çağın ger­e­kle­r­i­ne uyum, ulu­sla­r­a­r­a­sı der­e­c­e­l­e­ndi­rme kur­u­mla­r­ı­nda­ki yerimiz, maa­şla­r­ın yet­e­rli­l­i­ği, peyga­mbe­rlik mesle­ğ­i­ni ifa eden toplum müh­e­ndi­si yaşları kaç olursa olsun eli öpülesi öğre­tme­nle­r­i­m­i­z­in saygı­nlı­ğı; eğitim ve öğre­t­i­m­in toplu­mda yar­a­ttı­ğı katma değer ve en öne­mli­si de ülkeye, millete, mesleğe, çevreye, tarihe, kültüre, milli ve manevi değ­e­rle­re yönelik aid­i­y­e­tle­r­i­m­i­ze katkı ve bilgiyi hayata ne kadar kattı­ğ­ı­m­ı­z­ın derdi­yle kıvra­nma­m­ız ger­e­k­i­y­or.

Ancak ya­zık ki özel­lik­le ulu­sal ve ulus­la­ra­ra­sı ve­ri­ler bu ko­nu­da artık gör­me­yi er­te­le­ye­me­ye­ce­ği­miz, ku­lak­la­rı­mı­zı tı­ka­ya­ma­ya­ca­ğı­mız, vic­dan­la­rı­mı­zı ör­tüp ba­şı­mı­zı çe­vi­re­me­ye­ce­ği­miz teh­li­ke sin­yal­le­ri ve­ri­yor ve “haz­i­n­e­m­iz” olan genç­le­ri­mi­zi top­rak al­tın­dan çı­ka­ra­rak cev­her­le­ri­ni cü­ru­fun­dan ayı­rı­p in­san­lı­ğa ve top­lu­ma ya­rar­lı birer fert ha­li­ne ge­ti­re­ce­ği­mi­ze onları daha çok göm­dü­ğü­mü­zü gös­te­ri­yor.

Buyurun, bu ver­i­l­e­re hep beraber bakalım;

Dünya Eko­n­o­m­ik Forumu ve­ri­le­ri­ne göre “Genel Eğitim Kal­i­t­e­m­iz” forum içe­ri­sin­de­ki 143 ülke için­de 2008-2009 Eği­tim Öğ­re­tim yı­lın­da 77. sı­ra­da iken, 2014-2015 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 89. sı­ra­ya, 2015-2016 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 92. sı­ra­ya ve ni­ha­ye­tin­de 2016-2017 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da ise 104. sı­ra­ya düş­müş.

Aynı fo­ru­mun ve­ri­le­ri­ne göre “İlkokul Eğitim Kal­i­t­e­m­iz” yine 143 ülke için­de 2008-2009 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 91. sı­ra­da iken, 2014-2015 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 94. sı­ra­ya, 2015-2016 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 100. sı­ra­ya, 2016-2017 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da ise 105. sı­ra­ya düş­müş.

Bitti mi? Yazık ki hayır.

Durum “Temel bil­i­mler” olan Fen ve Ma­te­ma­tik alan­la­rın­da da ol­duk­ça vahim ma­a­le­sef.

143 ülke için­de­ki “Mat­e­m­a­t­ik ve Fen Bil­i­mle­ri eğitim kal­i­t­e­m­iz” 2008-2009 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 73. sı­ra­da iken, 2014-2015 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 98. sı­ra­ya, 2015-2016 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 103. sı­ra­ya, 2016-2017 eği­tim öğ­re­tim yı­lın­da 107. sı­ra­ya düş­müş.

Dünya Eko­n­o­m­ik Kalkı­nma ve İşbi­rli­ği Örgütü’nün her yıl ba­kan­lı­ğı­mız ile or­tak­la­şa yap­tı­ğı PİSA ve­ri­le­ri­ne göre ma­te­ma­tik ve fen bi­lim­le­ri ala­nın­da “mük­e­mmel” ka­te­go­ri­sin­de tek bir öğ­ren­ci­miz dahi yok ma­a­le­sef.

Bu yıl 2018 PİSA’da açık­la­nan ve­ri­ler­de iler­le­me ka­de­dil­miş olsa da ya­zık ki ye­ter­siz ol­du­ğu ko­nu­sun­da top­lu­mun te­pe­den tır­na­ğa tüm ke­sim­le­ri hem fi­ki­riz.

Bizdeki sayısal ver­i­l­e­rde de durum çok farklı değil.

Üni­ver­si­te­ye gi­riş sı­nav­la­rın­da 2001 yı­lın­da 9.315 gen­ci­miz, 2002 yı­lın­da 8.919 gen­ci­miz, 2016 yı­lın­da 32.983 gen­ci­miz, 2017 yı­lın­da 37.026 gen­ci­miz “sıfır” çek­miş.

Yani “Temel yet­e­rli­l­ik testi” için ba­raj geçme puanı olan 100 puan ve üstü ala­ma­mış ki bu aday­la­rın yarım net dahi ya­pa­ma­dı­ğı an­la­mı­na ge­li­yor.

2018 yılına bak­tı­ğı­nız­da “sıfır çeken” genç sa­yı­mız 41.281 ki­şi­ye yük­sel­miş ve 2018 yı­lın­da temel ye­ter­lik tes­ti­ni ge­çe­me­yen genç sa­yı­mız 496.616 ki­şi. Geçen yıl sı­na­va giren yak­la­şık iki mil­yon üç­yüz bin aday açı­sın­dan bak­tı­ğı­nız­da bu rakam ne­rey­se her dört aday­dan bi­ri­ne te­ka­bül edi­yor.

Ürkü­t­ü­cü bir tablo değil mi sizce de…

Ama dahası var.

ÖSYM’nin res­mi web si­te­si­ne gi­re­rek ra­hat­lık­la gö­re­bi­le­ce­ği­niz bu ve­ri­le­re göre 2018 yı­lın­da temel ye­ter­lik tes­ti­ne ka­tı­lan aday­la­rın % 8’i yani yak­la­şık 181.000 aday hiçbir mat­e­m­a­t­ik sor­u­s­u­na doğru cevap ver­e­m­e­m­iş. Fen Bi­lim­le­rin­de ise bu oran % 7’lik bir ora­na te­ka­bül edi­yor ve sı­na­va giren 169.000 aday hiçbir Fen bil­i­mle­ri sor­u­s­u­na doğru cevap ver­e­m­e­m­iş.

Ba­kan­lı­ğı­mı­zın ya­yın­la­mış ol­du­ğu is­ta­tis­ti­ki ve­ri­le­re bak­tı­ğı­nız­da özel­lik­le bu işin maddi bo­yu­tu çok daha kor­kunç ra­kam­la­ra ula­şı­yor.

Bu işin canını ade­ta di­şi­ne ta­kıp “çocuğum yeter ki okusun” dü­şün­ce­si için­de gece gün­düz ça­ba­la­yan anne, baba ve ebe­veyn bo­yu­tu­nu gör­mez­den gel­se­niz, sı­na­va giren gen­cin ya­şa­dı­ğı hayal kı­rık­lı­ğı­nın üs­tü­nü ört­se­niz bile; 2017 ve­ri­le­ri­ne göre bir or­ta­öğ­re­tim öğ­ren­ci­si­nin ba­kan­lı­ğı­mı­za ma­li­ye­ti­ni kişi başı 6.676 TL olarak he­sap­la­dı­ğı­nız­da “sıfır çeken” 41.281 genci­m­i­z­in dev­le­te ma­li­ye­ti 2018 yılı için 275.591.956 lira.

Yani yak­la­şık 276 milyon liramız çöpe gitmiş.

Peki onca çabaya rağmen “neden böyle” diye sor­a­c­a­ksı­n­ız bil­i­y­o­r­um;

Çünkü okul­lar, ço­cuk­la­rı­mı­zı ha­ya­ta ha­zır­la­ma­sı ge­re­ken, cev­he­ri cü­ru­fun­dan ayı­ra­rak onları ilgi, is­ti­dat, ka­bi­li­yet ve ye­te­nek­le­ri­ne göre grup­lan­dı­rıp top­lu­ma ve in­san­lı­ğa ya­rar­lı birer fert ha­li­ne ge­tir­me­si ge­re­kir­ken, eği­ti­min onca ka­za­nı­mı­nı bir ta­ra­fa itip sa­de­ce ama sa­de­ce sın­a­vla­ra oda­kla­ndı­l­ar.

Neden? Çünkü ve­li­ler öyle is­ti­yor ve ilk sor­duk­la­rı şey okul­la­rın sınav baş­a­r­ı­sı!

Sadece veliler mi? Hayır!

Oku­lla­rı de­net­le­yen mü­fet­tiş­le­ri­miz­den ilçe kay­ma­kam­la­rı­mı­za, il va­li­le­ri­mi­ze, ba­kan­lı­ğı­mız yet­ki­li­le­ri­ne kadar hep­si­nin odağı “aka­d­e­m­ik başarı!” Yani hep de­di­ğim gibi oku­la gön­der­di­ği­miz her gen­cin avu­kat, dok­tor, hâkim, sav­cı, bü­rok­rat ol­ma­sı­nı is­ti­yor; “hiçbir şey ola­m­a­zsan bari git öğre­tmen ol” di­yo­ruz!

Bu top­lu­mun aynı za­man­da es­na­fa, ter­zi­ye, ma­ran­go­za, elek­trik­çi­ye, ta­mir­ci­ye de ih­ti­ya­cı ol­du­ğu­nu at­lı­yor; orta­ya koy­du­ğu­muz sı­nav sis­te­mi­ne uyum sağ­la­ya­ma­yan­la­rı “sistem dışına” atı­yor; “baş­a­r­ı­s­ız” ilan edi­yor, “işe yar­a­m­a­zsın” fik­ri­ni em­po­ze edi­yor, henüz ha­yat­la­rı­nın ba­ha­rın­da on­la­ra ça­re­siz­li­ği öğ­re­ti­yo­ruz.

Sın­a­vlar önemsiz mi? Elbette önem­li ama her şey değil!

Sınav olmalı mı? İlgi, is­ti­dat, ka­bi­li­yet ve ye­te­nek­le­rin ölçümü için evet ama, eleyip sis­tem dışı­na itip “işe yaramaz” fik­ri­ni em­po­ze edip ça­re­siz­li­ği öğ­ret­mek için ha­yır. Zira sı­nav­lar­da­ki bi­rin­ci­li­ğin ha­yat­ta bir kar­şı­lı­ğı ol­say­dı dün­ya­yı sı­nav şam­pi­yon­la­rı yö­ne­tir­di!

Kabul edelim ki, sın­a­vlar özel­lik­le bizim gibi ül­ke­ler­de, umut tac­i­rli­ğ­i­ne dö­nüş­müş du­rum­da ve öğ­ren­ci­ler de ebe­veyn­ler de har­ca­dık­la­rı eme­ğin, pa­ra­nın ve ya­pı­lan fe­da­kâr­lı­ğın kar­şı­lı­ğı­nı ke­sin­lik­le ala­mı­yor.

Alın baş­ı­n­ı­zı elle­r­i­n­i­zi arasına düşünün ne olur? Sınav şam­pi­yon­la­rı ha­ya­tın ne­re­sin­de­ler?

Ya­rış atı mi­sa­li bir sı­nav­dan di­ğe­ri­ne koş­tu­ra­rak genç­li­ğin öyle­si­ne oku­yo­ruz ki ha­ya­ta atıl­dık­la­rın­da artık pek çok ko­nu­da ne he­ye­can­la­rı ka­lı­yor ne de onca öz­ve­ri­nin kar­şı­lı­ğı­nı ala­bi­li­yor­lar! Küs­kün­lük­le­ri, orta­dan ka­yo­luş­la­rı, yeni şam­pi­yon­luk­lar pe­şin­de koş­ma­ma­la­rı biraz da o yüz­den.

Siz hiç, her yıl şampi­y­on olan takım gördü­n­üz mü?

Çok zor ama, biz çoc­u­kla­r­ı­m­ı­zdan hep bunu bekli­y­o­r­uz! Girdi­kle­ri her sınavı kaz­a­nsı­nlar isti­y­o­r­uz. O da yetmi­y­or, der­e­c­e­ye girme­l­e­r­i­ni bekli­y­o­r­uz. Olma­y­ı­nca da zaten içsel dünya­l­a­r­ı­nda yaş­a­d­ı­kla­rı savaşta yanla­r­ı­nda yer almak yerine karşı­l­a­r­ı­na geç­i­y­o­r­uz. Çünkü hemen hepimiz, olması ger­e­k­e­ni değil popüler olanı tercih edi­y­o­r­uz. Çoc­u­kla­r­ı­m­ı­z­ın ilgi ve yet­e­n­e­kle­r­i­ni keşfe­tme­d­en, hay­a­lle­r­i­ni dinle­m­e­d­en, bekle­nti­l­e­r­i­ni göz önünde bul­u­ndu­rma­d­an, kul­a­ktan dolma bilgi­l­e­rle bir dayatma içe­r­i­s­i­ne gir­i­y­o­r­uz. Bu yüzden okul seç­e­rken ilk sordu­ğ­u­m­uz soru kaz­a­ndı­rdı­kla­rı özgüven değil, sın­a­vla­rda­ki baş­a­r­ı­l­a­rı oluyor.

Eğitime olan inanç aza­l­ı­y­or…

Bakın topluma. Bugün üni­v­e­rsi­t­e­yi kaz­a­n­a­nla­r­ın üçte ikisi hiç iste­m­e­d­i­kle­ri fak­ü­lte­l­e­rde okuyor, yüz binle­rce­si her yıl kaz­a­ndı­kla­rı fak­ü­lte­yi bır­a­k­ı­y­or, milyo­nla­rca üni­v­e­rsi­te mezunu da öğrenim gördüğü alandan çok farklı ala­nla­rda çal­ı­ş­ı­y­or.

Üni­ver­si­te me­zu­nu genç­le­rin sa­yı­sın­da hızlı bir artış ol­du­ğu he­pi­mi­zin ma­lu­mu ancak eko­no­mik ve sos­yal ya­şa­mın dışı­na iti­len genç­ler ara­sın­da dip­lo­ma­lı ve va­sıf­lı iş­siz sa­yı­sı da aynı oranda hızla artı­yor.

İşsiz üni­v­e­rsi­te mez­u­nla­r­ı­n­ın oranı 2014 yılında yüzde 10.6 iken 2018 yılında yüzde 12.4’e yükse­lmiş durumda. 2018 ver­i­l­e­ri derle­ndi­ğ­i­nde müh­e­ndis diplo­m­a­sı olan 91 bin, mimar diplo­m­a­sı olan 40 bin genci­m­i­ze iş imkânı sun­a­m­ı­y­o­r­uz. Sosyal hizmet bölümü mez­u­nla­r­ı­n­ın yüzde 24’üne, gaz­e­t­e­c­i­l­ik bölümü mez­u­nla­r­ı­n­ın yüzde 23.8’ine ve sanat mez­u­nla­r­ı­n­ın yüzde 17.8’ine isti­hdam alanı aça­b­i­lmiş değiliz.

TÜİK’in 2018 ve­ri­le­ri­ne göre 15-24 yaş ara­lı­ğın­da­ki genç nü­fu­sun yüzde 20.3’ü iş­siz iken, bu oran 2019 yı­lın­da yüzde 26.1 gibi de­va­sa bir se­vi­ye­ye yük­sel­miş. OECD ül­ke­le­rin­de genç iş­siz­lik oranı yüzde 10.9 iken Tür­ki­ye’de bu oran yüzde 26 ile OECD ül­ke­le­ri­nin 2 ka­tı­nı aş­mış du­rum­da. Bu da her dört genç­ten bi­ri­nin eko­no­mik ve eğitim ha­ya­tı­nın dışı­n­da kal­ma­sı an­la­mı­nı taşı­yor.

TÜİK’e göre ne eğitim öğre­t­i­mde ne de isti­hda­mda ola­m­a­y­an gençle­r­in oranı yüzde 24.8 olurken, erke­kle­rde bu oran yüzde 17.6; kad­ı­nla­rda ise yüzde 32.2.

Avrupa Birliği’nin resmî ista­t­i­stik kurumu Eur­o­stat’ın Nisan 2019’da yay­ı­mla­n­an ‘Çal­ı­şma­y­an, eğitim ve öğrenim görme­y­en (20-34 yaş arası) gençler (NEET)’ ara­ştı­rma­s­ı­nda ise 28 AB ülke­s­i­n­in orta­l­a­m­a­sı yüzde 16.5 iken bu oran Türkiye’de yüzde 33.2.

Burada asıl çarpıcı olan, çal­ı­şma­y­an, eğitim ve öğrenim görme­y­en genç kadın ora­n­ı­n­ın AB ülke­l­e­r­i­nde yüzde 21 iken ülke­m­i­zde yüzde 51 gibi çok çarpıcı bir sev­i­y­e­de olma­s­ı­d­ır ki bu da ülke­m­i­zde her iki genç kad­ı­ndan birinin eko­n­o­m­ik yaşam ve eğitim siste­m­i­n­in dışında kaldı­ğ­ı­nı göste­rme­kte­d­ir.

He­pi­mi­zin sun­ma­ya ça­lış­tı­ğım ve say­fa­lar do­lu­su an­la­ta­bi­le­ce­ği­miz, cilt­ler do­lu­su ya­za­bi­le­ce­ği­miz tablo için­de farkına var­ma­mız ge­re­ken en önem­li şey top­lum­da eğitime olan inancın azalmış olması teh­li­ke­si­dir.

Fazla değil, daha beş on yıl ön­ce­si­ne kadar bir ço­cu­ğun ge­le­ce­ği için eğitim olmazsa olma­zla­r­ın en ba­şın­da ge­li­yor­du. Aileler yemez, içmez, gezmez, çoc­u­kla­r­ı­n­ın gel­e­c­e­ği için her türlü fed­a­kârlı­ğa katla­n­ı­rlar ve iyi oku­lla­ra girsin, iyi mesle­kler edi­nsi­nler diye çırpı­n­ı­rla­rdı. Ama üni­v­e­rsi­te mez­u­nla­rı işsi­zlik sır­a­l­a­m­a­s­ı­n­ın en tep­e­s­i­nde yer almaya ve eğitime, diplo­m­a­ya olan ilgi giderek ero­zyo­na uğra­m­a­ya başladı.

Eğitim kal­i­t­e­m­iz her geçen yıl düştüğü içindir ki, Sül­e­yma­n­i­ye taklidi cami yapıyor ama Mimar Sinan’lar yet­i­şti­r­e­m­i­y­o­r­uz, adına enstitü kuruyor ama Yunus’ça bir dünya kur­a­m­ı­y­o­r­uz, Cel­a­l­e­ttin-i Rumi’nin sözleri dud­a­kla­r­ı­m­ı­zdan düşmü­y­or ama ahlâkı ve bak­ı­ş­ı­ndan nas­i­psiz halde­y­iz.

Eğitim kal­i­t­e­m­iz her geçen yıl düştüğü içindir ki, Gazâlî’yi, Râzî’leri, Cürcanî’leri, İbn Arabî’yi, İmam Rabbânî’yi, Sinan’ı, Itrî’yi, Yunus’u, Şeyh Galip’i özü­mse­y­en, tartı­ş­an; Batı düş­ü­nce­s­i­n­in de Doğu düşünce gel­e­n­e­kle­r­i­n­in de kurucu düş­ü­n­ü­rle­r­i­ni, yön­e­l­i­mle­r­i­ni iyi bilen öncü bir kuşak yet­i­şti­rmek bir tarafa girip çıktı­ğ­ı­n­ız kur­u­mla­rda bu isimler anı­l­ı­nca gençler “kim bunlar” diye aval aval yüz­ü­n­ü­ze bakıyor.

Bu gaflet uyku­s­u­ndan uya­n­a­r­ak sorma­m­ız ger­e­k­i­y­or;

İngi­l­i­zce kel­i­m­e­l­e­ri canım lis­a­n­ı­m­ı­z­ın içinde alelade kulla­nma­yı ente­l­e­ktüe­llik alâmeti saya saya Türkçe’yi İngiliz aksa­n­ı­yla kon­u­şma­ya başla­y­an ama “kendi dilinde oku­d­u­ğ­u­nu anla­m­a­da” dünya­d­a­ki 72 ülke içinde 50. olan nesli­m­i­zle nereye var­a­c­a­ğ­ız?

Kendi dilini anla­m­a­y­a­n­ın kendi dünya­s­ı­nı da kur­a­m­a­y­a­c­a­ğ­ı­nı; kendi dünya­s­ı­nı kur­a­m­a­y­a­nla­r­ın başka­l­a­r­ı­n­ın dünya­s­ı­nda başka­l­a­rı gibi yaş­a­m­a­ya mecbur kal­a­c­a­ğ­ı­nı, kendisi ola­m­a­y­an kimse­n­in bir başka­s­ı­na yeni bir dünya teklifi sun­a­m­a­y­a­c­a­ğ­ı­nı ne zaman anla­y­a­c­a­ğ­ız?

Kel­i­m­e­l­e­ri ile birli­kte ruhunu da yit­i­rdi­ği için varlığı, bilgiyi ve değeri kendisi gibi anla­mla­ndı­r­a­m­a­y­an ve bu anla­mla­ndı­r­a­m­a­y­ı­ş­ı­yla mes­u­l­i­y­e­t­i­n­in yük­ü­nden bihaber siy­a­s­e­tçi­m­iz; eği­t­i­m­in sız­ı­s­ı­ndan mahrum işi sadece maaş alma, geç­i­m­i­ni sağlama olarak gören eği­t­i­mci­m­iz; yardı­mla­şma­n­ın ruh­u­ndan nas­i­psiz tücca­r­ı­m­ız, muhtaç olsa dahi payla­şma­n­ın zevki­nden hab­e­rsiz fuk­a­râmız, tas­a­vvu­fu mûsikî zanne­d­en dervi­ş­i­m­iz, ibadeti cennet bekle­nti­si içinde bir tacir eda­s­ı­yla muh­a­s­e­be zanne­d­en âbi­d­i­m­iz, mah­a­lle­n­in berbe­r­i­nden farkı olmayan ima­m­ı­m­ız; evla­d­ı­n­ın başını emanet bilme­y­en annemiz, anne­s­i­n­in ayağını cennet bilme­y­en evla­tla­r­ı­m­ı­zla gel­e­c­e­ğe nasıl yür­ü­y­e­c­e­ğ­iz fikri olan var mı?

Ortada keşfe­d­i­lme­yi bekle­y­en muazzam bir med­e­n­i­y­et bir­i­k­i­m­i­m­iz, insa­nlı­ğa sun­a­c­a­ğ­ı­m­ız muazzam şahsi­y­e­tle­r­i­m­iz; dünyaya yeniden adaleti, hakka­n­i­y­e­ti, karde­şli­ği armağan ede­c­e­ğ­i­m­iz nefis hikâye­l­e­r­i­m­iz varken neyi bekli­y­o­r­uz?

Ne zaman fark ede­c­e­ğ­iz?

Devle­t­in en büyük iha­l­e­s­i­nden en ücra köş­e­d­e­ki herha­ngi bir mutfağa kürdan alımına var­ı­nca­ya kadar her bir şeyiyle dürüst ve şeffaf oldu­ğ­u­nu ülkede yaşayan herkes tar­a­f­ı­ndan kabul edi­lme­s­i­ne sebep olacak kadar daha fazla dür­ü­stlü­ğe muhtaç oldu­ğ­u­m­u­zu,

Empa­t­i­ye ihti­y­a­c­ı­m­ız oldu­ğ­u­nu,

Aldı­ğ­ı­m­ız her kararda en tep­e­d­e­ki yön­e­t­i­c­i­m­i­zden en alt kad­e­m­e­d­e­ki mem­u­r­u­m­u­za kadar herke­s­in fikir birliği içinde olduğu dur­u­mla­rda baş­a­r­ı­n­ın da, kaz­a­ncın da, ber­e­k­e­t­in de kendi­l­i­ğ­i­nden gel­e­c­e­ğ­i­ni,

Yön­e­t­i­c­i­l­i­ğ­in hâkim olmak değil değer katmak olduğu bilinci içinde bunu tüm kur­u­mla­ra aşı­l­a­m­ak zorunda oldu­ğ­u­m­u­zu,

İnsa­nla­r­ın din­i­nden, ina­ncı­ndan, meşre­b­i­nden, ırkı­ndan, mezhe­b­i­nden, siyasi gör­ü­ş­ü­nden, aid­i­y­e­tle­r­i­nden, sad­a­k­a­tle­r­i­nden, kim oldu­ğ­u­ndan, kimin yakını oldu­ğ­u­ndan, kimin kartvi­z­i­t­i­yle geldi­ğ­i­nden ziyade önce bu işi yapmayı ne kadar hak etti­ğ­i­n­in tek ve şaşmaz ter­a­z­i­si olarak liy­a­k­a­ti ben­i­mse­m­ek dışında çaremiz olma­d­ı­ğ­ı­nı;

Ema­n­e­t­in ehline ver­i­lme­s­i­n­in man­e­v­i­y­a­t­ı­m­ı­z­ın “olmazsa olma­zla­r­ı­ndan” oldu­ğ­u­nu,

Hatta bir tık öteye geçerek ehli­y­e­t­in olma­d­ı­ğı, ema­n­e­t­in ehlinde olma­d­ı­ğı vak­i­tle­r­in kıyamet hab­e­rci­si oldu­ğ­u­nu ikaz eden nebevî soluğun tep­e­m­i­zde durdu­ğ­u­nu,

Etra­f­ı­m­ı­zda topla­n­a­nla­r­ın, bizi ona­yla­ma vaktini hesap ederek başını salla­m­a­ya hazır bekle­y­e­nle­rde­nse, bize yanlı­ş­ı­m­ı­zı çek­i­nme­d­en ifade ede­b­i­l­e­c­ek birikim ve şahsi­y­e­tte­ki kimse­l­e­rden olu­şma­s­ı­n­ın ger­e­kli­l­i­ğ­i­ni ne zaman fark ede­c­e­ğ­iz?

Peki ne zaman kaybe­ttik?

Eflatun’un iddia ettiği gibi eşya ve hayat sabit değ­i­ldir. Bizim gel­e­n­e­ksel din, dil ve hayat algı­m­ı­z­ın bu Efla­t­u­ncu ve Ari­sto­cu mantı­kla şek­i­lle­nmiş olması bu değ­i­ş­i­mi bir şekilde yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız halde görme­m­i­zi enge­lli­y­or ve bizi değişim karşı­s­ı­nda aciz bir durumda bır­a­k­ı­y­or.

Yani en önemli ned­e­nle­rden biri müslü­m­a­nlar olarak son iki asrın bütün değ­i­ş­i­mle­r­i­ne haz­ı­rlı­ksız yak­a­l­a­ndı­ğ­ı­m­ız gibi, hız çağının get­i­rdi­ği dijital dünya çağına da ayak uydu­r­a­m­a­m­ış olmamız. Genelde tüm dünya müslü­m­a­nla­rı, özelde ise Türki­y­e­li müslü­m­a­nlar olarak bu konuyla ilgili iki temel sorun ile karşı karşı­y­a­y­ız:

Bir­i­nci­si; batılı bir par­a­d­i­gma yani değ­e­rler dizisi ile düş­ü­n­e­r­ek, yeryü­z­ü­nde­ki her şeyin bizim için yar­a­t­ı­ldı­ğ­ı­nı, onların sah­i­b­i­n­in insan oldu­ğ­u­nu, onu elde etmek için her yolu kulla­n­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­i­zi, elde edince de onu sın­ı­rsı­zca tük­e­t­e­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­i­zi söyle­y­en; böyle­l­i­kle insanı sor­u­msu­zla­ştı­r­an ve ala­b­i­ldi­ğ­i­ne yüc­e­lten, yani merke­z­i­nde insanın bul­u­ndu­ğu seküler, dünyevi bir zihne sahip olmamız.

İki­nci­si; zamanın, eşyanın, düşünce ve fik­i­rle­r­in durağan, hak­i­k­a­t­in ise geçmi­şte bir yerde sabit olduğu, değ­i­şme­d­i­ği, değ­i­şme­y­e­c­e­ği, kişinin her dönemde bu sab­i­t­e­ye göre kodla­nma­sı ger­e­kti­ğ­i­ni söyle­y­en bir haf­ı­z­a­ya ve din tas­a­vvu­r­u­na sahip olmamız.

Yani batılı gibi modern yaş­a­rken, atamız ve dedemiz gibi düş­ü­n­ü­y­or; çoc­u­kla­r­ı­m­ı­zı ve gençle­r­i­m­i­zi onların zihni­yle yet­i­şti­rmek isti­y­o­r­uz! Eyle­mle­r­i­m­iz söyle­mle­r­i­m­i­zi yal­a­nla­d­ı­ğı için de gençler itaat yerine “isyan” yolunu seçiyor. Biz ise itaat edeni alkı­şlı­y­or, mevki ve mak­a­mla­rı onlara sunuyor, isyan ede­nle­re ise ‘dinden çıkmış’ mua­m­e­l­e­si yap­ı­y­o­r­uz. Oysa bu gençler bizim maskeli hay­a­t­ı­m­ı­zdan, riyakâr tut­u­m­u­m­u­zdan kaç­ı­y­o­rlar. Ya bizim yapmaya çal­ı­ştı­ğ­ı­m­ız ancak sahip oldu­ğ­u­m­uz din dili ile maske­l­e­m­e­ye çal­ı­ştı­ğ­ı­m­ız hayatı apaçık ve sonuna kadar yaşamak isti­y­o­rlar, ya da bizim bu riyakâr hay­a­t­ı­m­ı­za isyan ederek kendi yolla­r­ı­nı bulmaya çal­ı­ş­ı­y­o­rlar.

Peki çözüm ne?

Unu­tma­m­a­l­ı­y­ız ki, bireyin rolleri ailede şek­i­lle­nme­ye başlar. Çoc­u­klar, ailede ve sosyal çevrede önce­l­i­kle rolleri, terci­hle­ri ve sahip oldu­kla­rı kimli­kle­rle ilgili aid­i­y­e­tle­ri öğre­n­i­rler. Aile ve yaş­a­d­ı­ğı toplu­m­un inanç ve ideo­l­o­j­ik sistemi yönünde örtük pro­p­a­g­a­nda­ya maruz kalır ve ile­rle­y­en yılla­rda bu öğre­t­i­l­en terci­hle­r­in yaşam tarzına ilişkin algı­l­a­r­ı­na, kabul ve tepki­l­e­r­i­ne oda­kla­n­ı­rlar.

Değ­e­rle­r­in yaşam tarzı haline geldiği, etkili kaz­a­ndı­r­ı­ldı­ğı toplu­mla­rda çoc­u­kla­ra “üst değ­e­rler” kaz­a­ndı­r­ı­lma­sı zar­u­r­i­d­ir. Çocuk, aile ve sosyal çevre­s­i­nden insan hakları, dem­o­kra­si, kat­ı­l­ı­mcı­l­ık, çevre ve doğa bilinci, hayvan hakları, ada­l­e­tli payla­ş­ım ve dür­ü­stlük gibi say­ı­s­ı­nı çokça artı­r­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­iz üst değ­e­rle­ri yaş­a­y­a­r­ak öğrenir ve bu yönde tutum ve davra­n­ı­şlar gel­i­şti­r­ir. Yani böylesi bir toplu­mda ailesi ve yaş­a­d­ı­ğı toplu­m­un siyasal tercihi, etnik kimliği, dini inancı ne olursa olsun toplu­msal akit çerçe­v­e­s­i­nde ilkin “ortak değ­e­rle­ri” kazanır ve kişisel hassa­s­i­y­e­tle­r­i­ni bu değ­e­rle­re oda­kla­ştı­rma­ya, tepki ala­nla­r­ı­nı bu tut­u­mla­r­ı­na göre bel­i­rle­m­e­ye başlar.

Bu sayede de kimseye “düşman” gözüyle bakma­y­an; insa­nla­r­ın terci­hle­r­i­ne, yaşam tarzla­r­ı­na, kişisel yön­e­l­i­şle­r­i­ne kar­ı­şma­y­an; birbi­r­i­ni “yola get­i­rme­ye” çal­ı­şma­kla vakit kaybe­tme­y­en bir toplum meydana gelir.

Yani, yapma­m­ız gereken şey değ­e­rle­r­i­m­i­zi yaratan faktö­rle­r­in çoc­u­kla­r­ı­m­ız ve gençle­r­i­m­iz tar­a­f­ı­ndan rasyo­n­e­lle­şme­s­i­ni sağla­m­ak; onları sözle­r­i­m­i­zle değil davra­n­ış biç­i­mle­r­i­m­i­zle ikna etmek; uygun ortam ve çevre faktö­rle­ri yaratıp pek­i­şti­rmek olma­l­ı­d­ır. Bu eğitim de arz ettiğim gibi ailede başlar, okulda devam ederek sosyal çevrede pekişir. Bu üçlü işbi­rli­ği yakla­ş­ı­mı ve karşı­l­ı­klı davra­n­ı­şsal etki­l­e­ş­im kuş­a­klar boyu devam ederek nic­e­l­i­ğe değil nit­e­l­i­ğe odaklı, üst kimlik kaz­a­nmış fertle­rle “ortak paydayı” olu­ştu­r­ur.

Öyleyse diy­e­b­i­l­i­r­iz ki; nit­e­l­i­kli bir­e­yler yet­i­şti­rme­n­in yolu, değ­e­rle­ri sürekli anlatan değil, biz­a­t­i­hi yaşayan bir toplum olu­ştu­rma­ktan geçer.

Çocuğa söz ver­i­y­o­rsa­n­ız söz­ü­n­ü­zü tutma­n­ız, ded­i­k­o­du yapma diy­o­rsa­n­ız başka­l­a­rı hakkı­nda kon­u­şma­m­a­n­ız gerekir. Bir öğre­tmen olarak öğre­nci­l­e­re ders anla­t­ı­rken sürekli değ­e­rle­ri anla­ttı­ğ­ı­n­ız halde dersi­n­i­ze dak­i­k­a­l­a­rca geç kalıyor, ders dışı faa­l­i­y­e­tler yapıyor, dersten erken çık­ı­y­o­rsa­n­ız; öğre­nci­n­in öğrenme hakkı­ndan çalarak; yet­i­şti­rdi­ğ­i­n­iz öğre­nci­n­in müt­ea­hhit oldu­ğ­u­nda demir ve çim­e­nto­d­an, iş adamı oldu­ğ­u­nda vergi­d­en, esnaf oldu­ğ­u­nda ter­a­z­i­d­en, çalışan oldu­ğ­u­nda raftan çalma­s­ı­na sebep olu­y­o­rsu­n­uz dem­e­ktir.

Zira öğrenme süreci domino etki­s­i­ne sah­i­ptir. Bu etki say­e­s­i­nde de hırsı­zlık, ahlâksı­zlık yayılır ve üst değer haline gelir. Çünkü değ­e­rler ve değ­e­rle­ri yaşama biçimi bul­a­ş­ı­cı bir hasta­l­ık gibidir. Olumsuz davra­n­ı­şla­r­ın görülme sıklığı arttı­kça olumsuz davra­n­ı­şlar başat haline gelir; olumlu davra­n­ı­şla­r­ın görülme sıklığı arttı­kça da olumlu davra­n­ı­şlar başat haline gelir.

Ülke çapında gezmiş oldu­ğ­u­m­uz binle­rce kurumda gördük; gençle­r­i­m­iz nic­e­l­i­ğe değil, nit­e­l­i­ğe odaklı ama “kendi­l­e­r­i­nden” bir dil arıyor. Onları kalple­r­i­nden yak­a­l­a­y­a­c­ak, nas­i­h­a­tle­r­in hay­a­tla­r­ı­na yansı­m­a­s­ı­nı sağla­y­a­c­ak, dur­u­mla­r­ı­nı küç­ü­mse­m­e­y­en, aksine anlayan ve içle­r­i­ni gören dupduru bir dil arıyor. Üst perde­d­en nasihat buyuran üslu­plar, gençle­ri hiçbir şekilde etki­l­e­m­i­y­or.

Kendi­l­e­r­i­n­in sansü­rsü­zce ve en öne­mli­si yargı­l­a­nma­ksı­z­ın anla­ş­ı­lma­s­ı­nı, günde­mle­r­i­n­in yak­a­l­a­nma­s­ı­nı isti­y­o­rlar. Konuşan kişinin kulla­ndı­ğı “biz”li üslup, fena halde itici geliyor; dinle­y­en gençle­ri mevzu ne kadar sıcak olursa olsun boğuyor.

Kon­u­şma­c­ı­n­ın “tehdit içe­r­i­kli” ağır bir dil kulla­nma­sı yerine, örne­kle­r­in içine yed­i­r­i­ldi­ği güncel ve neşeli örne­kle­rle bezeli, daha aktüel bir tarzı tercih edi­y­o­rlar. Asla uygu­l­a­nma­y­a­c­ak uzak ve afaki idea­ller yerine yakın ve mümkün hed­e­fler, gençle­r­i­m­i­ze daha çok tesir ediyor. Kişisel tecrü­b­e­l­e­rle süsle­n­en ve yer yer öze­l­e­şti­ri de içeren üslup gençle­r­i­m­i­zde daha kalıcı oluyor.

Sadece ‘başka­l­a­r­ı­n­ın’ kus­u­rsuz, mük­e­mmel ve örnek hay­a­tla­r­ı­n­ın anla­t­ı­ldı­ğı, insa­nla­ra kus­u­rsu­zlu­ğu ve mük­e­mme­lli­ği dayatan teorik kon­u­şma­l­ar birkaç dak­i­k­a­d­an sonra onlara bir şey söyle­m­ez oluyor. Tekno­l­o­j­i­n­in önümüze serdiği sın­ı­rsız imkânla­rı da düş­ü­ndü­ğ­ü­m­ü­zde bu ilke­l­e­ri ben­i­mse­m­iş samimi ve bilge üslu­pla­ra ihti­y­a­c­ı­m­ız var.

Bizdeki boy­u­t­u­na gelince…

Kabul etme­l­i­y­iz artık! Gençle­r­i­m­i­z­in artık eski, kalın kit­a­pla­rı kafa yoracak ne vak­i­tle­ri var ne iste­kle­ri. Sahip oldu­ğ­u­m­uz manevi ve milli din­a­m­i­kle­r­in ilke ve güz­e­lli­kle­r­i­ni tahrif etmeden ama muh­a­t­a­bı taltif ederek sunma­m­ız ger­e­k­i­y­or.

Boş bir vakti­n­i­zde dolaşın ne olur oku­lla­rı.

Gençle­r­in ezici bir çoğ­u­nlu­ğ­u­n­un ne kendi­l­e­r­i­ni ifade edecek doğru dürüst kelime bir­i­k­i­mi var, ne duygu­l­a­r­ı­nı tan­ı­mla­y­a­c­ak refle­ksle­ri. Sor­a­rsa­n­ız birkaç test sorusu ya da klasik, hemen döktü­r­ü­v­e­r­i­y­o­rlar ezbere bir­i­kti­rdi­kle­r­i­ni.

Yapmak zor­u­nda­l­ar çünkü! Karşı­l­a­ştı­rma baskısı yememek, ebe­v­e­ynle­ri tar­a­f­ı­ndan dışla­nma­m­ak, arka­d­a­şla­rı ara­s­ı­nda yet­e­rsiz olmamak, bilme­d­i­ği zaman sınıfta tembe­ller grubuna girme­m­ek için!

Ama dikkat edin baş­a­r­a­m­a­d­ı­kla­r­ı­nda duygu­s­al anlamda terk edi­y­o­rlar. Önce kendi­l­e­r­i­ni, ardı­ndan ebe­v­e­ynle­r­i­ni, sonra sosyal yaşamı ve en sonunda okulunu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir