Makaleler, Yazılar

NEDEN BU KADAR ÇOK?

NEDEN BU KADAR ÇOK?

NEDEN BU KADAR ÇOK?

Yazılı Makale

NEDEN BU KADAR ÇOK?

10 dk okuma

Ül­ke­miz­de neden bu kadar çok meal var so­ru­su­na gel­me­den önce sık­lık­la gelen bazı so­ru­la­ra cevap verip asıl ko­nu­ya geç­mek is­ti­yo­rum.

Kur’an-ı Kerim’i nasıl oku­m­a­l­ı­y­ız?

Allah kelamı olduğu inancı ile

Zira Allah’ın söz­le­ri, bizi mu­ha­tap al­ma­sı, bi­zim­le ko­nuş­ma­sı­dır. Ku­lu­na sun­du­ğu bir hayat öne­ri­si, kendi ak­lı­na da­ve­ti­dir. Farklı değer yar­gı­la­rı­nı dü­şü­nen, sor­gu­la­yan, araş­tı­ran ve yüz­le­şen insan, Ya­ra­tı­cı’sı­nın değer yar­gı­la­rı­nı da merak et­me­li­dir. Sev­dik­le­ri­nin dü­şün­ce­le­ri­ne değer veren insan, Rab­bi­nin hayat öne­ri­le­ri­ne de kulak ver­me­li­dir. İnsan, yüce aklın ışı­ğın­da ay­dın­lan­mak için Rab­bi­nin ke­la­mı­nı, yani ko­nuş­ma­la­rı­nı duy­ma­lı­dır.

Bu Kitap, Ya­ra­tan ta­ra­fın­dan gön­de­ril­miş­tir. Onu okuyan, Allah ile ko­nuş­muş gibi olur. Kur’an, Ya­ra­ta­nı ile ko­nuş­ma im­kâ­nı­nı bize veren ve için­de sa­de­ce Allah’a ait cüm­le­le­rin yer al­dı­ğı bir ki­tap­tır.

“Kuran oku­y­a­c­a­ğ­ın zaman, hemen o kov­u­lmuş şeytana karşı Allah’a sığın.” (Nahl 98)

Allah’a sığ­ı­n­a­r­ak

İs­tia­ze, “euzu” ke­li­me­siy­le baş­la­yan ve her zaman bes­me­le­den önce söy­le­di­ği­miz cüm­le­dir: Eûzu billâhi mine’ş şeytani’r-racîm. Yani “Kov­u­lmuş şeyta­ndan Allah’a sığ­ı­n­ı­r­ım.” İs­tia­ze, Allah’ın insan aklı değ­me­miş söz­le­ri­nin ko­na­ca­ğı zihni, şey­ta­ni gü­rül­tü­ler­den ve yan­lış fı­sıl­tı­lar­dan arın­dı­ra­rak sükû­net­le oku­ma­ya ha­zır­la­yan dü­şün­sel bir sı­ğın­ma­dır.

“Oku yaratan Rabbin adına…” (Alak 1)
“Rahman, Rahim Allah adına…” (Fatiha 1)

Allah’ın adı ile

Her işe baş­lar­ken “Bismi­lla­h­i­rra­hma­n­i­rra­h­im”, yani “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” de­mek İs­lam kül­tü­rü­nün bir par­ça­sı ol­muş­tur. Bes­me­le, Allah’ın be­ğe­ni­si­ne uygun ola­rak yaşa­ma­nın ila­nı­dır. O halde Kur’an-ı Kerim’i okur­ken Allah’ın adı ile baş­la­mak, kimin kit­a­b­ı­nı oku­d­u­ğ­u­m­uz bi­lin­ci­nin tel­ki­ni­dir.

“Ey Muh­a­mmed! Sana indi­rdi­ğ­i­m­iz bu kutsal İlahi kelamda her şeyi açı­kla­d­ık ki; insa­nlar onun mesajı üze­r­i­nde iyice düş­ü­nsü­nler ve akıl iz’an sah­i­ple­ri ondan ders alsı­nlar.” (Sad 29)

Anlama niyeti ile

Her kitap an­la­mak için okun­ma­lı­dır. An­la­şıl­ma­dan okunan bir kitap iş­le­vi ol­ma­yan bir metin­dir. Ha­ya­ta her­han­gi bir kat­kı­sı ola­maz. Hiç­bir şeyi boş ve an­lam­sız yere ya­rat­ma­yan Allah’ın bize sun­du­ğu bu kitap, bir anlam ara­yı­şı için­de okun­ma­lı­dır.

“Onu, bir Kur’an olarak, insa­nla­ra dura dura oku­y­a­s­ın diye kıs­ı­mla­ra ayırıp ağır ağır indi­rdik.” (İsra 106)
“Ağır ağır, duyarak Kur’an oku.” (Müz­e­mmil 4)

Tertil ile, yani akıl-dil-kalp iş birliği ile

Ter­til; dü­şü­ne dü­şü­ne, sin­di­re­rek, acele et­me­den, usû­lü­ne uygun, an­la­ya­rak, akıl ve kalp süz­ge­cin­den ge­çi­re­rek iç­sel­leş­tir­mek ve zih­nin­sel özüm­se­me ile kitabın özünü ben­li­ğe katma ey­le­mi­dir. Tıp­kı bir be­si­nin insan vü­cu­du­na, hüc­re­le­re, ar­dın­dan yaşamın can­lı­lı­ğı­na katıl­ma­sı gibi…

“Allah, var olan her şeyin öte­s­i­nde­ki yüceler yüc­e­s­i­d­ir; mutlak ve nihai ege­m­e­nlik sahibi, mutlak ve nihai gerçe­ktir; dol­a­y­ı­s­ı­yla, Kuran’ın vahyi sana büt­ü­n­ü­yle ula­ştı­r­ı­lma­d­an önce onun hakkı­nda görüş bildi­rme­kte tezlik göste­rme; fakat daima ‘Ey Rabbim, benim ilmimi artır!’ de.”

Aceleci yakla­ş­ı­mla­rdan uzak durarak

Söz ko­nu­su ayet­ler­de geçen Hz. Pey­gam­ber’e hi­ta­ben “Kur’an’ı okurken acele etme!” uya­rı­sı­nı, mu­ha­tap biz ol­du­ğu­muz­da “Kur’an’ı anla­m­a­ya çal­ı­ş­ı­rken aceleci yakla­ş­ı­mla­rda bulunma!” şek­lin­de an­la­ya­bi­li­riz. Kur’an’ın tek tek ayet­le­rin­den veya ifa­de­le­rin­den ace­ley­le so­nuç­lar çı­kar­ma­ya ça­lış­mak, ki­şi­yi ha­ta­lı yak­la­şım­la­ra gö­tü­re­bi­lir. Kur’an, ay­rın­tı­la­ra ta­kıl­mak­sı­zın bü­tün­cül bir bakış ile okun­du­ğu zaman daha doğru an­la­şı­la­bi­lir. Kur’an’ın bü­tü­nü­nü için­e alan kap­sam­lı bir özü var­dır. O özü kav­ra­ma­dan ay­rın­tı­la­ra ta­kıl­mak, ay­rın­tı­la­rın an­lam­sız­ca bü­yü­me­si­ne ve asıl ger­çe­ği gö­re­me­me­mi­ze yol aça­bi­lir.

“Güneşin doğma­s­ı­ndan ve batma­s­ı­ndan önce Rabbi­n­in sın­ı­rsız kudret ve yüc­e­l­i­ğ­i­ni övgüyle an; ve gecenin bazı saa­tle­r­i­nde ve gündü­z­ün belli vak­i­tle­r­i­nde yine Rabbi­n­in kudret ve yüc­e­l­i­ğ­i­ni an ki hoşnu­tlu­ğa, ese­nli­ğe eri­ş­e­s­in.” (Ta-Ha 130)

Dev­a­mlı­l­ık içinde

Hayat ve onun ge­tir­dik­le­ri, ih­ti­yaç­lar, hak ve ödev­ler, acı­lar ve se­vinç­ler ve bü­tün bun­la­rın sü­rek­li­li­ği, hayat ki­ta­bı olan Kur’an’ın müm­kün ol­du­ğun­ca de­vam­lı­lık gö­ze­ti­le­rek okun­ma­sı­nı ge­rek­li kı­lar. İnsan, yaşamın hızın­dan veya sı­ra­dan­lı­ğın­dan do­la­yı öğüt­le­ri unu­ta­bi­lir. Hatta bu unut­kan­lık onu du­yar­sız­laş­tı­rıp doğ­ru­lar­dan uzak­laş­tı­ra­bi­lir. İşte bu nok­ta­da bir ha­tır­la­tı­cı­ya ih­ti­yaç var­dır. Kur’an, başka ha­tır­la­tı­cı­nın var­lı­ğı­na ih­ti­yaç duyur­ma­yan bir zikir, yani öğüt ki­ta­bı­dır.

“Sen, üstün bir hayat tarzına sah­i­psin.” (Kalem 4)
“Siz kendi­n­i­zi unu­t­a­r­ak diğer insa­nla­ra erdemli olmayı mı öğü­tlü­y­o­rsu­n­uz. Hem de İlahi Kelam’ı okuyup durdu­ğ­u­n­uz halde? Siz hiç aklı­n­ı­zı kulla­nmaz mısınız?” (Bakara 44)

Hayata yansı­tma­ya çal­ı­ş­a­r­ak

Kur’an “yap” ya da “yapma”ları ile ha­ya­tı şe­kil­len­di­ren bir ki­tap­tır. Gö­nül­lü olarak Allah’ın ha­yat­la­rı­na ka­rış­ma­sı­nı is­te­yen­ler için bir hayat prog­ra­mı­dır. Kitabı ilk olarak ken­di­ne hayat prog­ra­mı kabul eden Hz. Re­sul’ün nasıl yaşa­dı­ğı so­rul­du­ğun­da Hz. Ayşe’nin ver­di­ği cevap, “Siz Kur’an oku­m­u­y­or musunuz? O’nun ahlakı Kur’an’dı” ol­muş­tur. Hz. Pey­gam­ber’in ar­ka­daş­la­rı da öğ­ren­dik­le­ri­ni en kısa sü­re­de ha­ya­ta dö­nüş­tü­rür ve böy­le­ce öğ­ren­me­ye devam eder­ler­di.

“Gerçek şu ki, insan ziy­a­nda­d­ır; meğer ki, iman edip doğru ve yararlı işler yap­a­nla­rdan olsun ve birbi­r­i­ne hakkı tavsiye ede­nle­rden, birbi­r­i­ne sabrı tavsiye ede­nle­rden…” (Asr)
“Belki içi­n­i­zden iyi ve yararlı olana davet eden, doğru olanı emreden, eğri ve yanlı­ştan alı­k­o­y­an bir toplu­l­uk çıkar: Nihai kurtu­l­u­şa eri­ş­e­c­ek kimse­l­er, işte bunlar ola­c­a­ktır.” (Âl-i İmran 104)

Payla­ş­a­r­ak

Hayat tarzı edin­miş ol­du­ğu kitabın kendi ha­ya­tı üze­rin­de­ki olum­lu et­ki­le­ri­ni gören ki­şi­nin bu gü­zel­li­ği yay­gın­laş­tır­mak is­te­me­si, in­san­la­rın ha­yat­la­rı­na mü­da­ha­le etmek şek­lin­de değil, salt bir pay­laş­ma ar­zu­suy­la ol­ma­lı­dır.

“De ki: Hiç bil­e­nler ile bilme­y­e­nler bir olur mu? Yalnı­zca akıl iz’an sah­i­ple­ri bunun farkı­nda­d­ır!” (Zümer 9)

Bilgi­l­e­n­e­r­ek

Her ilim dalının kendine ait bir ter­mi­no­lo­ji­si, daha iyi an­la­şıl­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak anahtar ke­li­me­le­ri, şif­re­si sa­yı­la­bi­le­cek te­rim­le­ri var­dır. Kitabın in­di­ği çağın ko­şul­la­rı, sure­le­rin iniş ne­den­le­ri gibi Kitap’ın daha iyi an­la­şıl­ma­sı­nı sağ­la­ya­cak ko­nu­lar­da bil­gi­len­mek, ki­şi­ye anlam ka­pı­la­rı­nı daha fazla ara­la­ya­caktır.

“Ey Peyga­mber! Rabbin, senin ve ber­a­b­e­r­i­nde­k­i­l­e­r­in gecenin üçte ikisini, yahut yar­ı­s­ı­nı, yahut üçte birini namaz için uyanık geç­i­rdi­ğ­i­ni bilir… O halde Kur’an’ın kolayca oku­y­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­n­iz kad­a­r­ı­nı okuyun…” (Müz­e­mmil 20)

Kendi şartla­r­ı­na uygun okuma yöntemi gel­i­şti­r­e­r­ek

Her insanın farklı oku­ma şekil­le­ri, kendine özgü olarak ge­liş­tir­di­ği oku­ma yön­tem­le­ri var­dır. Önem­li olan ki­şi­nin oku­ma ey­le­mi­ni cid­di­ye al­ma­sı­dır. İnsan­la­rın hayat şart­la­rı­nın fark­lı­lı­ğı, Kitap’ı oku­ma­ya ayı­ra­ca­ğı za­man­la­rı da fark­lı kı­lar. İnsan Kur’an’ı kendi oku­ya­bil­di­ği ka­da­rıy­la ve uygun olan za­man­la­rın­da oku­ma­yı prensip haline ge­ti­re­bi­lir.

“Bakın, Bize düşen doğru yolu göste­rme­ktir; ve hem öteki dünya hem de hay­a­t­ı­n­ı­z­ın bu ilk bölümü üze­r­i­nde­ki hak­i­m­i­y­et bize aittir.” (Leyl 12-13)

Peki Kur’an-ı Kerim’i nasıl anla­m­a­l­ı­y­ız?

Bir hayat öne­r­i­s­i­d­ir…

İnsan bir dünya gör­ü­ş­ü­ne sahip olmak iste­d­i­ğ­i­nde hayat onu birçok seç­e­n­e­kle karşı­l­ar. Bilgi kaynağı ilahi olan Kitap, doğru bir dünya görüşü ve iyi bir hayat tarzı sunmak için insanı ilk sırada bekle­m­e­kte­d­ir. İnsan doğruyu eğriden ayırt etmek için bir yol göste­r­i­c­i­ye ihtiyaç duyar. Allah insanın aklının ve yür­e­ğ­i­n­in elinden tutarak ona yol göste­rmi­ştir. Bu ilahi metin bütün cümle­l­e­r­i­yle merha­m­e­t­in, sevgi ve şefka­t­i­n­in yansı­m­a­s­ı­d­ır. Nasıl bir yol izlerse onun için iyi olacağı kon­u­s­u­nda kar­a­rsız bir bekle­y­i­şe düşen insana, el değme­m­iş bir gök müjde­s­i­d­ir.

O, herha­ngi bir kitap değ­i­ldir. İnsana yaraşan bir dünya görüşü sunan ve elçi­s­i­n­in örne­kli­ğ­i­yle, farklı yerle­rde ve farklı zam­a­nla­rda yaşayan bütün insa­nla­ra yol göste­r­en bir kit­a­ptır. O, canlı söyle­mle­ri olan bir kit­a­ptır. Sat­ı­rla­r­ı­nda yürüyen insanın göğsüne, kendi ilahi sol­u­ğ­u­ndan verir. Gökyü­z­ü­n­ün henüz alı­nma­m­ış nef­e­sler dolusu maviyi bar­ı­ndı­rma­sı gibi, bu kitap da anla­ş­ı­ldı­ğı zaman hayatı kuş­a­t­a­c­ak çözüm öne­r­i­l­e­r­i­ni bar­ı­ndı­r­ır. Hem hayatın büt­ü­n­ü­nü kuşatan kur­a­lla­r­ı­yla hayatı ibadete dön­ü­ştü­r­ür hem de özel iba­d­e­tler içinde oku­n­a­r­ak iba­d­e­tle­ri hayat kılar. Hayatı olduğu gibi kab­u­lle­n­en fakat onun sır­a­d­a­nlı­ğ­ı­nı ibadet neş­e­s­i­yle yükse­lten bir kit­a­ptır Kur’an.

“Gerçek şu ki, Biz Ade­m­o­ğ­u­lla­r­ı­nı üstün ve onurlu kıldık…” (İsra 70)
“Sizleri yeryü­z­ü­ne varis kılan O’dur.” (Fatır 39)

Üstün değeri insa­ndır

Kur’an-ı Kerim odak noktası insan olan ve insanı muhatap alan bir kit­a­ptır. Kur’an bir sor­u­mlu­l­uk bilinci kit­a­b­ı­d­ır ve insan da sor­u­mlu­l­uk ala­b­i­l­e­c­ek düzeyde yani özgür bir irade ile yar­a­t­ı­lmış en değerli tek varlı­ktır. Allah, insana özgür iradesi ile en doğru seçimi yap­a­b­i­lme­si için bu Kitap’ı gönde­r­e­r­ek, kendi­nden en üste, may­a­s­ı­nda­ki ilahi zirveye çık­a­b­i­lme­si için yol göste­rmek iste­m­i­ştir. Sor­u­mlu­l­uk duygu­s­u­nu der­i­nle­şti­r­en insan, Rabbi­n­in yardı­m­ı­yla bil­i­nci­ni de yükse­lte­c­ek ve böylece varlık amacını tam­a­mla­m­ış olarak yeniden O’na dön­e­c­e­ktir. Bütün bunla­rda hed­e­fle­n­en şey; şimdi­s­i­nde ve sonsuz gel­e­c­e­ğ­i­nde insanı mutlu olarak görme­ktir. Çünkü Yüce Yar­a­t­ı­c­ı­n­ın mür­ü­vve­ti, insanın mutlu­l­u­ğ­u­d­ur.

Kitap; söz konusu kapsa­mlı mutlu­l­u­ğ­un gerçe­kle­ş­e­b­i­lme­si için, ilk adım olarak insanın can, mal, soy yani nesil, akıl ve din yani yaşam güv­e­nli­ği ve sağlı­ğ­ı­nı koruyan kur­a­lla­rı düz­e­nler. Yanı sıra insanın kendi­s­i­yle, yar­a­d­a­n­ı­yla, toplu­mla ve büt­ü­n­ü­yle evrenle olan ili­şki­l­e­r­i­ni konu edinir. Hem insan doğ­a­s­ı­na hem de doğ­a­s­ı­nda var olan en yüksek olgu­nlu­ğa uygun, içi şefkat yüklü bir dizi kuralı insanın seç­i­m­i­ne sunarak, onun Hak’la ve halkla ili­şki­l­e­r­i­nde tutarlı en iyi evren temsi­lci­si olarak yaş­a­m­ı­nı sürdü­rme­s­i­ni sağlar.

“Bu İlahi Kelam, bütün alemler için ancak bir öğüt ve uya­r­ı­d­ır.” (Sad 87)

Mesajı evre­nse­ldir

İlahi Ha­ki­kat’in ilk yerel tec­rü­be­si her ne kadar Ara­bis­tan’ın Hi­caz böl­ge­sin­de ya­şan­dı ise de, ge­tir­di­ği mesaj tüm in­san­lı­ğı kap­sa­dı­ğın­dan ev­ren­sel­dir. İlahi Ha­ki­kat, doğal olarak ilk ses­len­di­ği çağ ve böl­ge­nin dili, an­la­yı­şı ve kül­tü­rü­ne hitap ederek orta­ya çık­mış­tır. Ha­ki­kat he­pi­mi­zin­dir ve dün­ya­nın ne­re­sin­de ve hangi çağda olur­sa olsun hiç­bir insanın ya­ban­cı­sı değil­dir. Bizler zaman ve mekân fark­lı­lık­la­rı­nı aş­mak için kav­ra­ma ça­ba­sı gös­ter­dik­çe, ha­ki­ka­tin ev­ren­sel­li­ği­ni keş­fe­de­ri­z.

Ya­pıl­ma­sı ge­re­ken, mesajın bü­tün ev­re­ne, hemen her in­sa­na ait ola­bi­le­cek fe­rah­lık­ta­ki özünü, yerel ya­pı­sın­dan sı­yı­rıp almaya ve kendi ev­re­nin­de hangi an­la­ma kar­şı­lık gel­di­ği­ni bul­ma­ya ça­lış­mak­tır. Bunun için zihinde ger­çek­leş­ti­ri­le­cek ilk pra­tik, ta­rih­sel bir empa­ti­dir. Bu ta­rih­sel empa­ti­yi, ayet­le­rin in­di­ği ortam ve şart­lar hak­kın­da bil­gi­ler edin­mek­le baş­la­ta­bi­li­riz. Sonra kendi ortam ve şart­la­rı­mız­da ayet­le­rin bize ne demek is­te­di­ği üze­rin­de dü­şü­ne­bi­li­riz. Bu süreç­te ki­ta­bı­mı­zın kendi ha­ya­tı­mı­za ini­şi­ne tanık ola­bi­lir ve bu inişte doğal olarak kendi olay­la­rı­mı­zın kah­ra­man­la­rı oluruz. Böy­le­ce Kitap bize her oku­yu­şu­muz­da farklı şeyler söy­le­ye­rek def­a­l­a­rca inmeye devam eder.

Kitap, belli bir dö­ne­min ve o dö­ne­min özel şart­la­rı­nın dışı­na çıkan, çağlar üstü il­ke­le­ri olan bir ki­tap­tır. Her dö­ne­min taş­ı­d­ı­ğı şart­la­ra göre, özün­den et­ki­len­miş yeni bir örf ve yeni ge­le­nek­ler ar­ma­ğan eder in­san­lı­ğa. Böy­le­lik­le ge­le­ce­ği oluş­tur­ma­da ön­cü­lük yapar.

“De ki: Bütün insa­nlar ve gör­ü­nme­y­en varlı­klar bu Kur’an’ın bir benze­r­i­ni ortaya koymak için bir araya gelse­l­e­rdi…” (İsra 88-89)

Bilinen kit­a­pla­r­ın dışında kendine özgü bir kit­a­ptır

Kur’an-ı Kerim’in konu di­zi­mi­ne ba­kıl­dı­ğın­da diğer eser­ler­de gö­ze­ti­len sis­tem­li konu di­zi­mi­ne rast­lan­maz. Ko­nu­lar sıra dışı ve kendine özgü bir di­zi­liş­le aniden insanın kar­şı­sı­na çık­a­rlar. Tıp­kı hayat gibi… Hayat bün­ye­sin­de genel olarak dü­zen­li bir akışı ba­rın­dı­rı­yor olsa da, ani olay­lar­la insanın kar­şı­sı­na çıkar. İnsan ken­di­si­ni ona hazır his­set­me­se de, o insanın kar­şı­sı­na çık­ma­ya hazır­dır. Tıp­kı Kitap’ın bir­bi­rin­den farklı ko­nu­la­rı­nın aniden kar­şı­mı­za çık­ma­sı gibi…

Ko­nu­lar hayatın ko­nu­la­rı­dır ve kitabın ba­şın­dan so­nu­na kadar da­ğıl­mış bir halde ele alın­mış­tır. Do­ğum­dan ölü­me uza­nan çe­şit­li­lik­ler gibi, aynı anda birden çok ko­nu­nun iş­len­di­ği gö­rü­lür. Kitap’ta her an her ko­nu­nun iş­le­ni­yor ol­ma­sı, hayatta da her an her şeyin ola­bi­le­ce­ği ger­çe­ği­ni an­dı­rır.

“Bu mesaj bütün insa­nlık için bir öğüt ve hat­ı­rla­tma­d­an başka bir şey değ­i­ldir. Doğru yolda yürümek isteyen her biriniz için.” (Tekvir 27-28)

Herkese hitap eden bir kit­a­ptır

Kur’an-ı Kerim farklı kav­ra­yış se­vi­ye­le­rin­de­ki in­san­la­ra ka­pa­si­te­le­ri or­a­nın­da hitap eden, her se­vi­ye­de kav­ra­na­bi­len bir ki­tap­tır. An­lam­la­rıy­la her insanı göğe yük­sel­ten bir miraç gi­bi­dir. İnsana bir gök yol­cu­lu­ğu ya­şa­tır ve asla ilk ba­sa­ma­ğa geri tes­lim etmez. Hep daha üs­tün kav­ra­yış­la­ra, an­lam­la­ra çı­ka­rır insanı… Belli bir ke­si­me değil, bü­tün in­san­lı­ğa ses­le­nen bir ki­tap­tır. Sa­de­ce din adam­la­rı­na veya belli bir cinse ve belli bir ırka ses­len­mez. Aklı olan ve doğruyu bul­mak is­te­yen herkesi mu­ha­tap alır. Her­ke­se, her ke­si­me hitap eder.

“Geçmi­şte vahye­d­i­l­e­nle­rden bugüne ulaşan doğru hab­e­rle­ri tasdik eden bu İlahi Kelam’ı sana safha safha indiren O’dur. Tevrat’ı ve İncil’i de O indi­rmi­şti.” (Âl-i İmran 3)

Nasıl ortaya çıktığı bel­i­rsiz bir kitap değ­i­ldir

Kur’an, in­san­lı­ğın ya­ra­tı­lı­şın­dan bu yana sayfa sayfa gön­de­ri­len bü­tün ilahi ger­çek­le­rin son ve mü­kem­mel ha­li­dir. Tev­rat’ı, Ze­bur’u, İn­cil’i gön­de­ren Allah ka­tın­dan gelme, geç­miş vahiy ki­tap­la­rın­da­ki doğ­ru­la­rı ye­ni­den di­rilt­en ve onları yan­lış­la­rın­dan ayı­ra­rak ilahi ha­ki­ka­ti bil­di­ren bir ki­tap­tır. İçerik olarak da tü­re­di değil­dir. Çok ön­ce­den beri var olan, kök­lü ve tek de­ğiş­mez ger­çe­ği, yani Tek Allah İnancını ilan eder.

“Bugün din­i­n­i­zi sizin için kemale erdi­rdim, nim­e­tle­r­i­m­in tam­a­m­ı­nı size bahşe­ttim ve Bana tesli­m­i­y­e­ti sizin dininiz olarak bel­i­rle­d­im.” (Maide 3)

Son kit­a­ptır

İlk ger­çek­ler­den bu yana bü­tün ger­çek­le­ri için­de sak­la­ya­rak ko­ru­yan bir ki­tap­tır. Ondan başka, ondan daha ta­ma­ma ermiş bir kitap daha in­me­ye­cek­tir. Onun son kitap ol­ma­sı, bir başka kitabın in­me­ye­ce­ği an­la­mı­na gelir. Fakat bu durum, onun için­den her çağa hitap ede­bi­le­cek yeni hayat öne­ri­le­ri çı­ka­ca­ğı ger­çe­ği ile çe­liş­mez.

Söz’ün sahibi Allah’tır.

“Bu İlahi Kelam’ın indi­r­i­l­i­şi güç ve hikmet sahibi olan Allah’tandır.” (Zümer 1)

En doğru habere ina­nma­lı. Hak­i­k­a­ti ortaya koyan Allah’ın bu mes­a­jla­r­ı­nı sana akta­r­ı­y­o­r­uz.

“Eğer Allah’ın bu ibret dolu mes­a­jla­r­ı­na değilse başka hangi habere ina­n­a­c­a­klar?” (Casiye 6)

Şimdi de ülke­m­i­zde “neden bu kadar çok meal var” kon­u­s­u­na geçelim.

Kan­aa­t­i­mce Tür­ki­ye’de “meal” kavramı yan­lış kul­la­nıl­mak­ta­dır. Ör­ne­ğin çoğu ki­tap­lar­da şöyle ya­zı­dı­ğı­nı gö­rü­yo­ruz: “Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali.” Bu as­lın­da şu demek­tir: “Kur’an-ı Kerim ve benim ona get­i­rdi­ğ­im yüce yorum.” Bu­ra­da meal met­ni­nin esas metin ol­du­ğu veya onu yo­rum­suz yan­sıt­tı­ğı ya­nıl­sa­ma­sı var­dır. Çünkü “önce metni yor­u­msuz olarak verip ardı­ndan dipno­tta kendi yor­u­m­u­nu katmak” gibi bir anlayış yay­gın­laş­mış­tır. Oysa bu yan­lış­tır. Çünkü biz­zat meal zaten “yor­u­mla­nmış olan” demek­tir. Sonra dip­not­ta neden böyle yo­rum­la­dı­ğı­nı­zın sa­vun­ma­sı­nı yapar, ge­rek­çe­le­ri­ni gös­te­ri­rsi­niz.

Demek ki “meal” ke­li­me­si­ni yaşayan Türk­çe’de kul­la­nıl­dı­ğı şek­liy­le kul­lan­mak ge­re­ki­yor. Ör­ne­ğin bir Tür­ki­ye­li kah­ve­de ko­nu­şur­ken “Filanın kon­u­şma­s­ı­nı dinle­d­im veya yaz­ı­s­ı­nı okudum, mealen şöyle diyordu…” der. İşte meal tam da budur. Çünkü her meal bir yo­rum­dur. Dahası, önceki çağ­lar­da orta­ya çık­mış bir du­ru­mu, yani bu­ra­da metni, mey­dan oku­yu­cu bir di­na­mizm­le sür­dür­mek için ta­ri­hin ge­ri­sin­de kal­ma­ma ça­ba­sı demek olan içtihat ile aynı ka­te­go­ri­de de­ğer­len­di­ri­riz.

Şu halde ya­şan­mış tarih ge­ri­de kal­dı­ğı, eli­miz­de ancak o ya­şan­mış ta­ri­hi yön­len­di­ren metin­ler kal­dı­ğı için metin­de geç­me­ye­ni, metinle bir­lik­te bu­gü­ne ge­le­me­ye­ni an­la­mak is­te­riz. İşte meal tam da bu­ra­da lâ­zım­dır. Oysa çe­vi­ri, yani ter­cü­me için böyle bir şeye gerek yok­tur. Çe­vi­ri için bir eski çağ met­ni­ni fi­lo­lo­jik ti­tiz­lik için­de ter­cü­me et­me­niz ye­ter­li­dir. Çünkü nasıl olsa gü­nü­müz için bir anlamı yok­tur. Onun sa­de­ce dil olarak ne de­di­ği­ni ak­tar­mak ve kendi et­kin ta­ri­hi için­de an­la­yıp orada öy­le­ce bı­rak­mak ye­ter­li­dir.

Demek ki Kur’an’a meal ve­rir­ken zihnî bir per­for­mans orta­ya koy­ma­nız ve ister is­te­mez ken­di­ni­zi anlamın içine kat­ma­nız ka­çı­nıl­maz­dır. Bu du­rum­da “Yorum katma­d­an ver­i­y­o­r­um” sözü bir kast-ı mah­sû­sa mı yoksa okuyanı al­dat­ma olarak mı gö­rül­me­li­dir? Çünkü bir dilden başka bir dile, hele de bir çağdan başka bir çağa ak­tar­ma yap­ma­nın biz­zat ken­di­si zaten yo­rum­dur.

Ör­ne­ğin bir meal ha­zır­la­yı­cı­sı zevç veya zevce ke­li­me­si­ne koca, eş, karı, hanım, hatun gibi söz­cük­ler­den birini seç­me­siy­le zaten yo­rum­la­ma­da bu­lun­mak­ta­dır. Yani zev­ce­yi ha­nı­ma, ka­rı­ya, eşe ya da başka bir an­la­ma yor­mak­ta­dır. Bunu yap­tı­ğı anda da as­lın­da ken­di­si­nin kadına ba­kı­şı­nı çev­i­rdi­ği metne yan­sıt­mış ol­mak­ta­dır. Yani ken­di­ni an­la­ma kat­mak­ta­dır. Şu halde “yor­u­msuz yazdım” nasıl de­ni­le­bi­lir?

Keza her insan kendi çağının çoc­u­ğ­u­d­ur. Kendi çağ, iklim, dil, tarih, coğra­fya ve kültür evre­n­i­nden adeta süt emerek büyür. Bu durum onu kendi çağının çocuğu yapar. Böylece eski bir çağın göğsü­nden süt emerek oluşmuş bir metin, kendi çağının süt karde­şli­ğ­i­yle olgu­nla­şmış bir zihinde anlam bulur. İşte çeviri, meal, tefsir ve benzeri çal­ı­şma­l­a­r­ın hepsi değişik ora­nla­rda bu zih­i­nde­ki yankı­l­a­nma­yı ifade eder.

Demek ki metni yor­u­msuz, yani yankı­l­a­nma­s­ız vermek diye bir şey olamaz. Bilakis yorumda isabet etmek diye bir şey söz konusu ola­b­i­l­ir. Zihni­y­et dünya­n­ı­zda­ki yankı­l­a­nma ile bir şeyi bir şeye yormuş olu­rsu­n­uz. Yani bir dili bir dile, bir çağı bir çağa, bir iklimi, tarihi ve kültür evre­n­i­ni diğ­e­r­i­ne “get­i­r­e­r­ek” yormuş olu­rsu­n­uz. Zaten her hâlü­kârda yorum yap­ı­y­o­rsu­n­uz da acaba isabet ettiniz mi etme­d­i­n­iz mi, asıl önemli olan budur.

Kur’an meali çal­ı­şma­s­ı­yla biz aslında şunu yapmış olu­y­o­r­uz: Yedinci yüzyıl Sami-Arap dil, tarih ve kültür evreni orta­m­ı­nda ortaya çıkmış bir metni, yirmi birinci yüzyıl Türk dil, tarih ve kültür evreni orta­m­ı­na get­i­rmiş olu­y­o­r­uz. Zaten ele aldı­ğ­ı­m­ız asıl metin yani Kur’an da Allah’ın kat­ı­ndan yedinci yüzyıl Sami-Arap dil, tarih ve kültür evre­n­i­ne bir indi­rge­m­e­ydi. Bu da insan algı­l­a­m­a­s­ı­n­ın har­i­c­i­nde olan bir şeyi, insan zekâsı­n­ın kavra­y­a­b­i­l­e­c­e­ği bir şekle sokma fonksi­y­o­n­u­ydu. Allah bunun için bir öksüzün vicda­n­ı­nı ve onun yaş­a­d­ı­ğı ortamı “okuma” yeri olarak seçti ve onunla yirmi üç yıl boyunca “yürüdü”. İşte bu yür­ü­y­ü­şle beraber gerçe­kle­ş­en oku­m­a­n­ın met­i­nle­r­i­ne Kur’an, yani “oku­n­a­nla­rdan topla­n­an” diyoruz ve şu an biz bu metni o orta­mdan alıyor bu ortama get­i­r­i­y­o­r­uz.

Dikkat ediniz! O ortamda ortaya çıkan metni buraya get­i­r­i­y­o­r­uz. Bu metni ortaya çıkaran arka plan ise tüm aktö­rle­r­i­yle birli­kte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu. Dol­a­y­ı­s­ı­yla elde sadece metin var. Metni ortaya çıkaran arka planın bur­a­l­a­ra gelmesi ise artık tümüyle imkânsı­zdır. Demek ki sadece metni içinde doğduğu çağın göğsü­nden sök­e­rce­s­i­ne alıp bur­a­l­a­ra get­i­rmek pek bir anlam ifade etme­m­e­kte­d­ir. Ortam ora­l­a­rda kaldığı için de artık metinde geçme­y­e­ni duy­a­b­i­lme ve bunun için de kendini anlama katma, yani meal verme kaç­ı­n­ı­lmaz olma­kta­d­ır. Bunun tek isti­sna­sı bir zaman mak­i­n­e­s­i­ne binip o günkü çağa gitme­ktir. Bu ise artık imkânsı­zdır, çünkü tarih geriye doğru işlemez.

İşte bu nedenle nüzûl orta­m­ı­ndan uza­kla­ştı­kça;
“Allah ne dedi?” sor­u­s­u­ndan öte,
“Ne demek istedi?”
“Neydi ki böyle dedi?”
“Niçin böyle dedi?”
“Hangi sorunu çözmek için böyle dedi?”
“Sorun neydi ki?”
“Bugün aynı sorun yaş­a­n­ı­y­or mu?”
“Bugün için ne anlam ifade ediyor?”
gibi sorular ka­çı­nıl­maz ol­mak­ta­dır.

Çünkü Allah’ın ne dediği apaçık orta­d­a­d­ır ve orada öylece durma­kta­d­ır. Dol­a­y­ı­s­ı­yla bu sor­u­l­a­r­ın muhte­m­el cev­a­pla­rı metne değil, anlama kat­ı­lmak veya yor­u­mla­m­ak ded­i­ğ­i­m­iz şeydir. Düz çeviri ise sadece “Allah ne dedi?” sor­u­s­u­na bul­a­b­i­ldi­ğ­in karşı­l­ı­ğı, yan tar­a­f­ı­na yazma­ktan iba­r­e­ttir. Bu manada her meal çev­i­r­i­yi de içine alır, ama her çeviri meali içine almaz, alamaz.

Demek ki çeviri, karşı­l­ık bulmaya yetecek yüz­e­ysel yor­u­mken; meal, anlam bulmaya, hatta anlama kat­ı­lma­ya yar­a­y­a­c­ak der­i­nle­m­e­s­i­ne yor­u­mdur. Burada anlama kat­ı­lmak veya kendini anlama katmak ded­i­ğ­i­m­iz şey, metni ori­j­i­n­al metin olma­ktan çık­a­r­a­c­ak bir şey değ­i­ldir. Zira metin orada öylece durma­kta­d­ır. Müevvil yani meal verici, metnin kendi zihni­nde­ki yankı­l­a­nma­l­a­r­ı­nı metne yorum şekli­nde geri gönde­rme­kte­d­ir. Böylece metin ile yorumcu ara­s­ı­nda inte­r­a­ktif bir ilişki olu­şma­kta, her ikisi birden bir dil ve kültür orta­m­ı­nda birli­kte yür­ü­m­e­kte­d­i­rler. Bu, metni değil yor­u­mcu­n­un kendi­s­i­ni yeniden inşası anla­m­ı­na gelme­kte­d­ir. Yorumcu metni kendini açan bir dış uyarıcı, uya­ndı­r­ı­cı olarak kulla­nma­kta­d­ır. Yorumcu kendini metne değil, anlama katma­kla metin tar­a­f­ı­ndan yönle­ndi­r­i­lmiş, yeniden inşa edilmiş olma­kta­d­ır. Ancak yorumcu bunu metinle kendi kendine diy­a­l­o­ga girerek yapma­kta­d­ır. Eğer yorumcu bunu yapma­zsa metin orada öylece durmaya devam ede­c­e­ktir…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir