Makaleler, Yazılar

MANEVİ TAHARET

MANEVİ TAHARET

MANEVİ TAHARET

Yazılı Makale

MANEVİ TAHARET

10 dk okuma

Eminim farkı­nda­s­ı­n­ı­zdır! “Bana! Önce bana! Sadece bana! Hep bana!” diyen ve dünya­n­ın sadece kendi çevre­l­e­r­i­nde döndü­ğ­ü­nü düşünen, büy­ü­m­e­m­iş, ıstı­r­a­pla sın­a­nma­m­ış, ağrıyı ve acıyı gördüğü yerde hayalet görmüş gibi kaçan bir insan kuşağı dünyayı adım adım istila ediyor.

Evet, adına modern denen çağ­ı­m­ı­z­ın bu paslı iklimi ile ilgili sayfa­l­ar hatta kit­a­plar dolusu “dikenli cümle” kur­a­b­i­l­ir; insan ruhunu neye çev­i­rdi­ğ­i­yle ilgili birçok tespi­tte bul­u­n­a­b­i­l­i­r­im ama bence en can yakıcı olanı modern dünya­n­ın, insanın içini boş­a­lttı­ğı, insanı içsiz bır­a­ktı­ğı ve onu boş bir kabuk haline get­i­rdi­ği gerçeği olur ve bu konuda söyle­n­e­b­i­l­e­c­ek hiçbir aka­d­e­m­ik tek­e­rle­me beni bu fikri­mden döndü­r­e­m­ez.

Bunun seb­e­ple­r­i­ni irde­l­e­m­e­ye çal­ı­ş­ı­nca önünüze ise iki kavram çıkıyor;

İlki ve bence en öne­mli­si “sevgi” kavra­m­ı­nı bilmi­y­or olu­ş­u­m­uz! Çünkü sevme­n­in almak, muh­a­t­a­b­ı­nda ne varsa “kendi­nde bir­i­kti­rmek” oldu­ğ­u­nu san­ı­y­o­r­uz.

Nefsi artık tıka basa dolu ama ruhu aç dolaşan çağımız insanı sanıyor ki, bir şeyleri kendi­nde topla­d­ı­ğ­ı­nda ortaya çıkan şeyin adı sevgi olacak ve herkes tar­a­f­ı­ndan “sevilir” hale gelecek.

Belki de bu yüzden olsa gerek muh­a­t­a­pla­r­ı­m­ı­zı günümüz kapital anla­y­ı­ş­ı­n­ın da tet­i­kle­m­e­si ile “insan” değil, “imkân” olarak görüyor, almamız ger­e­k­e­ni alınca da işimiz bittiği için kaldı­r­ıp atı­y­o­r­uz.

Ama bu tür bir topla­y­ı­c­ı­l­ık, benci­lce bir sahip olma, en çoğunu kendi­nde bir­i­kti­rme ihti­r­a­s­ı­ndan başka bir şey değil bence. Zira bize öğre­t­i­l­en sevgi; kendi­nde hiç kalma­d­an kendini sevdi­ğ­i­ne kat­a­b­i­lmek, hiç yab­a­ncı­l­ık hisse­tme­d­en, her türlü tedbiri terk ederek onda kaybo­l­a­b­i­lmek demek.

Bu konuda kim ne derse desin geride kalan, topla­n­ıp sevgi­l­i­n­in varlı­ğ­ı­na taş­ı­nma­ktan imtina eden her bir parça, her bir varlık kır­ı­ntı­sı, yani sevme­n­in önüne çıkan her bir benlik vehmi sevgiyi kendi mikta­r­ı­nca eksik bırakır ve bence çağ­ı­m­ı­z­ın en büyük virüsü bu sevgi­s­i­zlik!

Kaldı ki, yüzyı­lla­r­ın kadim öğre­t­i­l­e­ri sen verdi­kçe “vereni” hat­ı­rla­y­a­c­a­ğ­ı­nı ve o “verenin” sana verdi­kçe daha çok ver­e­c­e­ğ­i­ni zaten fıs­ı­ldı­y­or. Boşuna dememiş arifler; “Allahım, bende bir varsa komşuma iki ver diye samimi dua edersen, seninki üç olur” diye.

Bu yüzden de bu sat­ı­rla­r­ın yazarı ina­n­ı­y­or ki, “birbi­r­i­n­i­zi sevme­d­i­kçe iman etmiş say­ı­lma­zsı­n­ız” emrine kulak tıkayıp, imanın ilk adı­m­ı­n­ın “sevgi” oldu­ğ­u­ndan bihaber, “doğru ve güzel olanı” aramak ve bulma­ktan çok kendi­s­i­ni “haklı ve üstün” çık­a­rma­ya çal­ı­şmak, hiçbi­r­i­m­i­ze “hiçbir şey” kaz­a­ndı­rma­y­a­c­ak.

Çünkü, bize bizden sonraki nes­i­lle­re zayii etmeden bır­a­k­a­l­ım diye teslim edilen “emanet” bilinci; “güzelin yar­a­ttı­ğ­ı­na çirkin muamele edilmez” saf­i­y­e­ti ile güzel ahlâkı kendi­s­i­ne mülk eyleyen bir gönle ihti­y­a­c­ı­m­ız oldu­ğ­u­nu; “bir başkası yaşasın diye öle­b­i­lme­n­in” yaş­a­m­a­ktan güzel oldu­ğ­u­nu fark etmemiz ger­e­kti­ğ­i­ni; sözün belki de en ağırı olan “emro­l­u­ndu­ğ­u­m­uz gibi dosdo­ğru olarak”, bize dosdo­ğru olmayı emreden kitaba hakkı­yla râm olma­m­ı­zı, bu ilahi emre muhatap olu­ş­u­yla sak­a­lla­rı ağaran güzelin ardına tam bir tesli­m­i­y­et ve sad­a­k­a­tle, gayret ve muh­a­bbe­tle düşme­m­iz ger­e­kti­ğ­i­ni fıs­ı­ldı­y­or.

Man­e­v­i­y­a­t­ı­m­ı­z­ın merke­z­i­nden kopup gelen bu fıs­ı­ltı­yı da ancak; silah tutan ellerin kalem tut­u­ş­u­nu, öfke kusan dille­r­in tesbih çek­i­ş­i­ni, İslâm belde­l­e­r­i­ne ada­l­e­tle diz çöktü­r­en ecda­d­ı­m­ı­z­ın gönül sulta­nla­rı önü­nde­ki tev­a­z­u­s­u­nu anla­y­a­r­ak; tah­i­yya­tla­rda oku­d­u­ğ­u­m­uz ‘Rabbenâ’larda; “beni, ana-babamı ve bütün müm­i­nle­ri bağışla” diyerek az sonra hiç de üstü­m­ü­ze vazife olmayan bir kavgada kalbini kır­a­c­a­ğ­ı­m­ız, hakaret ve hatta küfür ede­c­e­ğ­i­m­iz, yet­i­nme­y­ip ihanet ede­c­e­ğ­i­m­iz karde­ş­i­m­i­z­in ebedi saadeti için dua etti­ğ­i­m­i­z­in farkına vararak duy­a­b­i­l­e­c­e­ğ­iz.

İkinci sık­ı­ntı­m­ız ise “güce” olan meyli­m­iz ve güçle olan ili­şki­m­iz;

Çünkü çoc­u­kla­r­ı­m­ı­zı “güçlü” olma öğre­t­i­l­e­r­i­yle yet­i­şti­r­i­y­o­r­uz. Bu öğreti, zaman içinde gücün “hakta” değil, hakkın “güçte” olduğu izle­n­i­m­i­ne sebep oluyor ve çoc­u­kla­r­ı­m­ız haklı olup güçlü olmak için değil, güçlü olup mukte­d­ir bir şekilde hakkı tek­e­l­i­ne almaya çal­ı­ş­ı­y­or.

Bu sayede de ya sevdi­kle­r­i­ni her şart ve ortamda “güçlü” görmek istiyor ya da “güçlü” gördü­kle­r­i­ni sevmeye yelte­n­i­y­or. Ortada “hak, hukuk ve amasız adalet” gibi hassas bir terazi olma­d­ı­ğı için de “güç” denen şey başa bela oluyor ve kısa sürede artık göklere çekilen “ilahi adalet” devreye girerek sistemi öyle bir işle­t­i­y­or ki, küçücük bir kar­ı­nca­n­ın “ahı”, “yık­ı­lmaz” denen tüm güçleri yerle yeksan ediyor.

Bu yüzden ısrarla haykı­r­ı­y­o­r­um; “anla­şmak” isti­y­o­rsak eğer çoc­u­kla­r­ı­m­ı­za önce­l­i­kle sevgi­n­in almak değil vermek oldu­ğ­u­nu, imti­h­a­n­ın yaşamak değil yaş­a­tmak üzerine kurgu­l­a­ndı­ğ­ı­nı idrak etti­rmek zor­u­nda­y­ız.

İlahi kodla­m­a­n­ın “Lat” dediği güçle ili­şki­l­e­r­i­ni “amasız adalet” kanta­r­ı­ndan geç­i­rmek, “Uzza” dediği otorite kurma sevda­s­ı­ndan vazge­ç­i­rmek, “Menat” dediği paranın amaç değil araç oldu­ğ­u­nu öğre­tmek, “Hubel” dediği kibir ve ego putla­r­ı­nı daha çocuklu yaşla­rda kırma­l­a­r­ı­nı sağla­m­ak zor­u­nda­y­ız.

Bunları yap­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız takdi­rde kim bana ne derse desin bugün şik­a­y­e­tçi oldu­ğ­u­m­uz “sevgi­s­i­zli­ğ­i­m­iz”, “ada­l­e­tsi­zli­ğ­i­m­iz”, “liy­a­k­a­tsi­zli­ğ­i­m­iz” için bence daha iyi günle­r­i­m­i­zde­y­iz!

Zira hepimiz birebir yaş­ı­y­o­r­uz.

Dinsel termi­n­o­l­o­j­i­n­in “nec­a­s­e­tten taharet” dediği ve okul sır­a­l­a­r­ı­nda kaf­a­m­ı­za vura vura öğre­t­i­l­en “bed­e­nsel tem­i­zlik”; yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız iklimde corona ille­t­i­yle daha çok ön plana çıkıp öne­mse­ndi.

Ama nedense andığım seb­e­ple­rden olsa gerek kalbi necis kılan kibir, nefret, öfke, hırs, hased gibi pisli­kle­rden; dili necis kılan yalan, iftira, gıybet, ded­i­k­o­du gibi afe­tle­rden hab­e­r­i­m­iz yok. Çünkü gözle gör­ü­l­e­n­in derdi­yle kıvra­n­ı­y­or, vaad edi­l­e­n­in değil peşin olanın peşinde ömür tük­e­t­i­y­o­r­uz.

Oysa ki kalp denen yer, niyetin ana­v­a­t­a­n­ı­d­ır ve insanı dış­ı­nda­ki değil içi­nde­ki kirle­t­i­y­or. Kirli bir mekândan temiz bir tohum nasıl çıkmaz ise kirli bir kalpten de temiz niyet çıkmaz iken iste­d­i­ğ­i­m­iz kadar maddi nec­a­s­e­tten uzak duralım; manevi necaset ile zihni­m­iz, ruhumuz, aklımız ve dahi fikri­m­iz bu kadar “kirli iken” felaha ermemiz, huzura kav­u­şma­m­ız sadece ütopya olacak ve şekli iba­d­e­tle­r­i­m­iz ruhuna kav­u­ş­a­m­a­y­a­c­a­ktır.

Etra­f­ı­n­ı­zda­ki kırk yaş ve üstü insa­nla­rla sohbet edin ne demek iste­d­i­ğ­im daha çok netle­ş­e­c­e­ktir. Çünkü her birinin renkle­r­in aza­ldı­ğ­ı­na, tonla­r­ın kaybo­l­up gitti­ğ­i­ne, insanın mak­i­n­e­l­e­r­in kölesi oldu­ğ­u­na, duygu­l­a­r­ın kli­ş­e­l­e­şti­ğ­i­ne, söz kal­ı­pla­r­ı­n­ın ince­l­i­kle­r­in, güz­e­llik ve der­i­nli­kle­r­in üstünü örttü­ğ­ü­ne dair bitmez tük­e­nmez şik­a­y­e­tle­r­i­ni duy­a­c­a­ksı­n­ız.

Haklı­l­ar mı derse­n­iz, bence sonuna kadar evet!

Zira iç yangı­nla­r­ı­m­ız, kalp titre­ş­i­mle­r­i­m­iz, eşref saa­tle­r­i­m­iz ve yaşamı yaşam kılan ne varsa hay­a­t­ı­m­ı­zda zamanın şuur gid­e­r­i­ci ecza­l­a­r­ı­yla kök­ü­nden kur­u­t­u­ldu ve hayat ded­i­ğ­i­m­iz tek perde­l­ik sahne, fot­o­ğra­fla­r­ı­m­ı­za fon teşkil etme­kten başka bir işimize yaramaz oldu artık.

Bakın hay­a­tla­r­ı­m­ı­za;

Birbi­r­i­m­i­ze bakınca hayatın kendi­s­i­ni değil; vitri­nle­ri, marka­l­a­rı, tre­ndle­ri, mod­e­lle­ri, ima­jla­rı, emo­j­i­l­e­ri görüyor; birbi­r­i­m­i­zle kel­i­m­e­l­e­rle değil, harfle­rle, rak­a­mla­rla, işa­r­e­tle­rle kon­u­ş­u­y­o­r­uz. Hayatın ritmi değil ilgi­m­i­zi çeken, cih­a­zla­r­ı­m­ı­z­ın inte­rne­te bağla­nma hızı.

Biri bize gerçe­kten bir şey anla­tma­ya çal­ı­ştı­ğ­ı­nda anında sık­ı­l­ı­y­o­r­uz. Çünkü anla­m­a­m­a­n­ın, der­i­nli­ğ­i­ne kavra­m­a­m­a­n­ın verdiği aptalca konfora meftun olduk.

Hayata, insana, duygu­l­a­ra ya da fik­i­rle­re değil; bize hiçbir şey kaz­a­ndı­rma­y­an ama hiçbir maliyet de çık­a­rma­y­an tuşlara dok­u­nma­n­ın hazzı nefsi­m­i­zi okşuyor. Bu durgu­nlu­kla, içi boş cümle­l­e­rle, ifa­d­e­s­iz yüzle­rle, birbi­r­i­ne dok­u­nma­d­an yaş­a­m­a­ya imkân veren hay­a­tla­rla yaş­a­m­a­yı sev­i­y­o­r­uz.

Kim bilir, belki de güvenli bul­u­y­o­r­uz, zira korku­y­o­r­uz.

Korku­y­o­r­uz çünkü kötülük kanser gibi yay­ı­l­ı­y­or ve köt­ü­l­e­r­in kötülük yapma­kta göste­rdi­kle­ri gayreti, iyiler iyilik yapmak için yet­e­r­i­nce göste­r­e­m­i­y­or. Güz­e­lli­ği yaş­a­tmak için göste­rdi­ğ­i­m­iz gayret, arzu ve ısrar çirki­nli­ği ger­i­l­e­t­e­c­ek kadar güçlü halde değil.

Koş­u­lsuz sevgiyi, kat­ı­ksız merha­m­e­ti, amasız adalet ve hakka­n­i­y­e­ti temel önce­l­i­ği, vazge­ç­i­lme­zi, olmazsa olmazı say­a­nla­r­ın sayısı gün geçti­kçe aza­l­ı­y­or.

İnsa­nlı­ğ­ı­n­ın iyi kötü farkı­nda olanlar, kaybe­tti­kle­ri her savaşı insa­nlı­kla­r­ı­nı yet­e­r­i­nce tahkim ede­m­e­m­iş oldu­kla­rı için kaybe­d­i­y­or. Bizler üze­r­i­nde tep­i­ndi­ğ­i­m­iz manevi mirasa dört elle sar­ı­l­a­m­a­d­ık ve bunlara yet­e­r­i­nce sağlam tut­u­n­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız için de aya­ğ­ı­m­ı­zı bastı­ğ­ı­m­ız zemin çat­ı­rdı­y­or. Bul­u­ndu­ğ­u­m­uz yeri insa­nlı­ğ­ı­m­ı­zla yet­e­r­i­nce aydı­nla­t­a­m­a­d­ık ve dünyayı kar­a­nlı­klar ele geç­i­r­i­y­or!

Peki bu “manevi taharet” nasıl gerçe­kle­ş­e­c­ek?

Önce­l­i­kle madem ki kendi­m­i­ze toplum diyoruz, insa­nlı­ğ­ı­m­ı­zı aynı bedenin uzu­vla­rı gib­i­ymi­ş­iz gibi düş­ü­nme­ye mecbu­r­uz. Yan­ı­ldı­ğ­ı­nı fark ede­b­i­lmek, tök­e­zle­d­i­ğ­i­ni bil­e­b­i­lmek, çuv­a­lla­d­ı­ğ­ı­nı anla­y­a­b­i­lmek ve kendi başına hiçbir şey olma­d­ı­ğ­ı­nı kab­u­lle­n­e­b­i­lme­kten başla­y­a­c­ak “ayağa kalkı­ş­ı­m­ız.”

Madem ki insanız; yanlı­şlı­ğa karşı dosdo­ğru, kirli­l­i­ğe karşı terte­m­iz, kar­a­nlı­ğa karşı apa­ydı­nlık, çür­ü­y­e­ne karşı sap­a­s­a­ğlam, kaypa­klı­ğa karşı güv­e­n­i­l­ir olmakla mük­e­lle­f­iz.

Aklı­m­ı­za, dil­i­m­i­ze, kalbi­m­i­ze başka­l­a­r­ı­nı ezmek için gör­ü­nmez balyo­zlar takıp gezdi­ğ­i­m­iz şu zam­a­nla­rda bunları yap­a­b­i­lmek zor bilirim. Ancak varlı­ğ­ı­m­ı­z­ın nasıl acı­m­a­s­ız bir işgalin tah­a­kkü­mü altında oldu­ğ­u­nu gör­e­b­i­lme­m­iz için; gün boyu bizi nelerin meşgul etti­ğ­i­ne biraz daha yak­ı­ndan bakma­m­ız yeterli ola­c­a­ktır!

Zira zaa­fla­r­ı­yla yüzle­şme­y­en, yüzle­ş­e­m­e­y­en insan, kötülük endü­stri­s­i­n­in en isti­kra­rlı müşte­r­i­s­i­d­ir. Bu endü­stri­n­in çarkla­rı ara­s­ı­nda öğü­t­ü­lme­m­ek, bu dünya­d­a­ki varlı­ğ­ı­m­ı­zı anlamlı kılmak ve bu dünya­d­an geçip gid­e­rken hoş bir seda bır­a­kma­n­ın yolu ise dil, din, ırk, renk, mezhep göz­e­tme­ksi­z­in; bir annenin kayıp evla­d­ı­nı aradığı gibi, bir hasta­n­ın şifa aradığı gibi, bir âşığın ası­rla­rdır görme­d­i­ği sevgi­l­i­s­i­ni köşe bucak aradığı gibi yar­a­t­ı­lmı­şa hizmet etme­kten, hizme­tkâr olma­ktan geçiyor.

Zira kalben akle­tti­ğ­i­m­i­zde gör­e­c­e­ğ­iz ki;

İnsan denen varlı­ğ­ın “yasak ağa­çla­ra” dok­u­ndu­ğu günden bu yana nes­i­lden nesile akta­r­ı­l­an sahip olma ve tah­a­kküm etme hırsı; adına “modern” konulan bu çağda çevre katlia­mı, türle­r­in tük­e­n­i­şi, insa­nlı­ğ­ın azı­msa­nma­y­a­c­ak çoğ­u­nlu­kta­ki kısmı­n­ın açlığa ve yoksu­llu­ğa mahkûm edi­lme­si, milyo­nla­rca insanın yer­i­nden ve yurdu­ndan edi­lme­si olarak yaşam buldu. Aldığı nef­e­sten içtiği suya kadar bin bir ihtiyaç sahibi olan bu muhtaç varlık, sahip oldukça aciz oldu­ğ­u­nu unuttu ve bu unutuş ona aynı zamanda özünü de kaybe­tti­rdi.

Bu kaybe­d­iş sanayi devri­m­i­nde mak­i­n­e­n­in ica­d­ı­yla zirveye çıktı; zira icat ettiği mak­i­n­e­n­in yaptı­kla­r­ı­nı, yap­a­b­i­ldi­kle­r­i­ni gördü­kçe içi­nde­ki “sahip olma”, “hükme­tme” hırsı adım adım yar­a­t­ı­l­ış gay­e­s­i­n­in çok önüne geçti ki bugün merke­zde sadece “kendisi” var.

Üre­tti­ği bilgi­n­in büyüsü içinde ihti­y­a­çsı­zlı­ğ­ı­nı ilan eden bu varlık, tekno­l­o­j­i­n­in baş döndü­r­ü­cü hızı ile ayağını yerden kesti ve bu ihti­y­a­çsı­zlık(!) hali kısa sürede bağ­ı­msı­zlı­ğa dönüştü. Zihni­nde öldü­rdü­ğü “kudre­t­in” yerine kendi­s­i­ni koydu ve aczi­y­e­t­i­nden bihaber elde ettiği gücün sav­u­rma­s­ı­yla Fir­a­v­u­nla­şma­ya, bilgi­n­in şehve­t­i­yle Ham­a­nlı­ğa, sahip olduğu eko­n­o­m­ik güç ile de Kar­u­nlu­ğa soyundu.

Sahip olma hırsı, tüketim arzu­s­u­nu günden güne artırdı ama doy­u­rdu­ğu nefsine karşı­l­ık bu kez ruhu aç kaldı. Bu açlığı doy­u­rmak adına içinde yok ettiği “kudret”in boşlu­ğ­u­nu bu kez “izm”lerle doldu­rma­ya başladı. Bu “izm”lerin her biri, ortaya çık­ı­ş­ı­nda merkeze insanı koyan bir düşünce yap­ı­s­ı­na sahip iken ace­m­i­l­ik sür­e­s­i­ni aşan her “izm” kendisi gibi düş­ü­nme­y­e­ni, görme­y­e­ni, davra­nma­y­a­nı ya kendisi gibi olmaya ya da öte­k­i­l­e­şti­r­ip yok etmeye başladı.

Sonunda da tüm bunla­rdan bencil, sav­u­rgan, tüm sor­u­nla­r­ı­nı vurmak-kırmak ile çözmeye çalışan, her şeyi ele­şti­r­en ama söz konusu çözüm bulmak olunca susmayı tercih eden, haklıyı güçlü görmek yerine güçlüyü haklı gören ve anla­msı­zlı­ğ­ın içinde boğ­u­lma­ya başla­y­an bir nesil ortaya çıktı.

Yazık ki, insa­nlı­ğ­ın tekâmül yolcu­l­u­ğ­u­n­un öze­lli­kle son yüzyı­lda­ki fot­o­ğraf bundan ibaret.

Peki nerden başla­m­a­lı?

Önce­l­i­kle “dön­ü­ş­ü­m­ün” kendi­m­i­zden başla­m­a­sı ger­e­kti­ği gerçeği ile yüzle­şmek zor­u­nda­y­ız. Çünkü, âle­mle­re rahmet olanın hay­a­t­ı­na baktı­ğ­ı­n­ı­zda yakla­ş­ık beş yıl süren “Hira Okulu” bu değ­i­ş­i­m­in bir­e­yden başla­m­a­sı ger­e­kti­ğ­i­n­in en önemli işa­r­e­tle­r­i­nden biridir.

“Nefsini ıslah ede­m­e­y­en başka­s­ı­nı ıslah edemez” gerçe­ğ­i­ni benli­ğ­i­m­i­ze fıs­ı­lda­y­an bu okul; hak­i­k­a­te talip olan, bilge­l­i­ğe eri­ş­e­r­ek sevgiyi, merha­m­e­ti, adaleti yaymak isteyen ve bu sayede de toplu­m­un ısla­h­ı­na çalışan kişiyi özüyle bul­u­ştu­rdu­ğu gibi aynı zamanda mekânsal olarak bir “mağara” olduğu için hayat sta­nda­rtla­r­ı­nda­ki en alt sev­i­y­e­yi göste­r­i­y­or.

Yani bu okulun ilk şartı, “fed­a­kârlık”.

Öyle ya, fed­a­kârlık olmadan hiçbir dava yürümez, yür­ü­t­ü­l­e­m­ez. Ama bu fed­a­kârlık, oku­y­a­r­ak ve dinle­y­e­r­ek değil ancak yaş­a­m­a­kla, yaş­a­tma­kla öğre­n­i­l­ir ki, bu durumda yaşayan mod­e­ller çok öne­mli­d­ir. “Fed­a­kârlık” kon­u­s­u­na burada girmek iste­m­e­s­em de kısaca diy­e­b­i­l­i­r­im ki, bugünkü İslam dünya­s­ı­n­ın en büyük çıkmazı öndeki zatla­r­ın bu konuda sorunlu olma­s­ı­d­ır!

Zira âle­mle­re rahmet olanın kanaat, şükür, tevazu dolu ve “hiçlik” üzerine bina edilmiş yaş­a­m­ı­na rağmen; bu değ­e­rle­ri anlatan, O’nun kürsü­s­ü­nden, O’nun hırka­s­ı­yla bağıran ama bir eli yağda bir eli balda olan lider ve hoc­a­l­a­rdan fed­a­kârlık değil ancak sefahat öğre­n­i­l­e­b­i­l­i­n­ir!

Çünkü kendi­nden başla­m­ak adına “Hira Okulu”na adım atan birey; dünya adına tüm bekle­nti, istek ve tal­e­ple­r­i­ni o “mağara”nın kap­ı­s­ı­nda bır­a­k­a­c­ak ve böyle­l­i­kle de bu sta­nda­rda alışan bir birey olarak hayatta karşı­s­ı­na çıkan hiçbir engele karşı yılgı­nlık göste­rme­y­e­c­ek, şikayet yerine şükür mak­a­m­ı­nda olacak; okuma ve anla­m­a­l­a­r­ı­ndan elde ettiği bilgiyi “hâliyle” “yaşa”maya başla­y­a­c­a­ğı için yaş­a­d­ı­ğı çağa “taşı”maya da adım atmış ola­c­a­ktır.

Gör­e­m­i­y­o­r­uz belki ama ömür ded­i­ğ­i­m­iz şey inanın çok uzun değil!

Ara­ştı­rma­l­ar ülke­m­i­zde orta­l­a­ma insan ömrünü “yetmiş yıl” olarak sunuyor artık ista­t­i­sti­kle­rde. İlk 20 yılı yer­i­m­i­zi ara­m­a­kla, kendi­m­i­zi keşfe­tme­kle geçiyor. Bu yüzden olsa gerek bu 20 yılda sadece kendi ses­i­m­i­zi duymaya ve duy­u­rma­ya çal­ı­ş­ı­y­o­r­uz.

Kalan kırk yılın otuzu uyku, yeme-içme, TV ve diğer anla­msız işlerle geçiyor ve bu dönemde hep dış sesleri duydu­ğ­u­m­uz ve dış­a­r­ı­n­ın sağır edici sesine kulak kes­i­ldi­ğ­i­m­iz için iç ses­i­m­i­zi duyma imkânı­m­ız kalmı­y­or. Bu dönemde ene­rji­m­i­zi tür­e­t­i­lmiş ihti­y­a­çlar, tüketen ihti­r­a­slar, esir edici tutku­l­ar, mal­i­y­e­tli zevkler, statü endi­ş­e­si ve başka­l­a­rı ne der tak­ı­ntı­s­ı­yla tük­e­t­i­y­o­r­uz. Bundan olsa gerek ki yaşamın içine ine­m­i­y­or, sadece kıy­ı­s­ı­nda yaşıyor; ruhla­r­ı­m­ı­zı tam da bu dönemde ber­e­k­e­tsiz ve anla­msız bir yığın koştu­rma­c­a­n­ın içinde nef­e­ssiz bır­a­k­ı­y­o­r­uz.

Altmı­ştan sonrası ise el ayak çekme dönemi ve bu dönemde insan sessi­zli­ğ­in bile sesini duyar hale geliyor.

Kıs­a­c­a­sı orta­l­a­ma bir ömür bahşe­d­i­l­en insanın, sınırlı mikta­rda “iyi” vakti var.

Bu yüzden ömür ded­i­ğ­i­m­iz “minicik bir par­a­nte­z­in içinde yaşıyor, kendi­m­i­zi kitabın içi­nde­ki her şeyden hab­e­rdar san­ı­y­o­r­uz” derim hep.

Emin olun ki ne yap­a­rsa­n­ız yapın o “mutlak son”dan hiçbi­r­i­m­iz kaç­a­m­a­y­a­c­a­ğ­ız ve hep andığım gibi en son “haşerat karnını kolayca doy­u­r­a­b­i­lsin diye” kef­e­n­i­m­i­z­in ipini gevşe­t­e­c­e­kle­ri bir yer burası! Yüz yıl sonra kimse varlı­ğ­ı­m­ı­zı anı­msa­m­a­y­a­c­ak bile!

Öyleyse;

Benci­llik kuy­u­s­u­nda ittiği fer­a­g­a­ti ile uta­n­a­r­ak da olsa yüzle­şmek iste­y­e­nler; çağın kurtla­r­ı­na kaptı­rdı­ğı cöm­e­rtlik gömle­ğ­i­ni yeniden giymek iste­y­e­nler; faiz kerva­nla­r­ı­n­ın insa­f­ı­na terk etti­ğ­i­m­iz yardı­mse­v­e­rli­ği köl­e­l­i­kten kurta­rmak iste­y­e­nler; var olurken verilen şefkat gömle­ğ­i­ni kapalı kapılar ardında oya­l­a­ndı­ğı çoğ­a­ltma tutku­s­u­na yırttı­rmış olanlar; komşusu aç iken tok yatmış olma­ktan uta­nma­yı da unu­t­a­nlar; ruhla­r­ı­n­ın benci­llik zinda­n­ı­nda boğ­u­lmuş olanlar; nice nice bab­a­l­a­rı infa­ksız, sad­a­k­a­s­ız, zek­a­tsız bır­a­k­a­r­ak Hz. Yusuf misali ağlatıp sızla­t­a­nlar;

Diy­e­c­e­ğ­i­ni demezse ölecek bir adam gibi, ölmeden evvel son bir şey diyecek bir adam gibi diy­e­c­e­kle­r­im var size!

“Eğer tadını bil­i­rse­n­iz ekmeği payla­şmak, ekme­kten daha lezze­tli­d­ir” derdi rahme­tli dedem ve eklerdi “ekmek mideni doyurur, vermek ise ruhunu. Midenin açlı­ğ­ı­nı unu­t­u­rsun ama ruhun aç oldu mu yür­e­ğ­i­nde kocaman bir boşluk açılır ve o boşluğu payla­şmak dışında bir şey doldu­r­a­m­az!”

Zaman geçti­kçe ben de yaşaya yaşaya anladım ki; vermek aslında aldı­ğ­ı­m­ı­zı hat­ı­rla­m­ak içindir, çünkü vermeyi unu­ttu­ğ­u­m­uz zaman veren kudreti de unutmuş oluyor; bu unu­t­u­şla her şeyi kendi­m­i­zden sanır hale gel­i­y­o­r­uz.

Manevi nec­a­s­e­tten tem­i­zle­nmek adına fark etme­l­i­y­iz ki; vermek daha büyük, daha kalıcı, daha anlamlı, daha değerli “alışlar” koymak içindir. Çünkü ver­i­rken o verişin muh­a­t­a­bı Allah’tır. Arifler boşuna demiyor verme­kle “vereni” bul­u­rsun diye.

Bu nedenle olsa gerek ki dünya gailesi ve benci­lli­ğ­i­nden sıyrı­l­a­r­ak ver­e­b­i­l­en insan, “varlığı verenle” muhatap olur ve bu verişle dünya tarla­s­ı­na öte­l­e­r­in paha biç­i­l­e­m­ez toh­u­mla­r­ı­nı eker. El uza­t­ı­l­an her yetim, güldü­r­ü­l­en her yürek, sofra­s­ı­na katık olunan her yoksul, düşmüşü yerden kaldı­r­an her el, mazlu­m­un çığlı­ğ­ı­na uza­t­ı­l­an her kulak öte­l­e­rde­ki cenne­tle ara­m­ı­zda­ki duv­a­rla­rı bu sayede yıkar. Çünkü yar­a­t­ı­lmı­ş­ın rız­a­s­ı­nı alarak bizzat Yaratan’ın rız­a­s­ı­na kav­u­ş­u­rsu­n­uz.

Öyleyse diy­e­b­i­l­i­r­iz ki; elle­r­i­m­i­zi açıp her verdi­ğ­i­m­i­zde o avu­çla­r­ın içine cenneti inşa ederken; emanet ve aynı zamanda imtihan olarak verilen her nimete karşı­l­ık kap­a­t­ı­l­ıp kendi benli­ğ­i­ne sakla­n­an, korku­yla isti­fle­n­en, üst üste yığılan her şey ise kalple­rde inşa edilen bir ceh­e­nne­m­in temeli olur.

Rabbim her bir­i­m­i­ze “özünden” okumayı, bu “özü” anla­m­a­yı ve yaş­a­m­a­yı; dil­i­m­i­zden ziyade “hâli­m­i­zle” taş­ı­m­a­yı ve manevi kirle­rden arı­nma­m­ı­zı nasip etsin!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir