Makaleler, Yazılar

LİYAKAT Mİ SADAKAT Mİ?

LİYAKAT Mİ SADAKAT Mİ?

LİYAKAT Mİ SADAKAT Mİ?

Yazılı Makale

LİYAKAT Mİ SADAKAT Mİ?

10 dk okuma

Yakın geçmi­şte iman iddia­s­ı­nda­ki her bireyin “güven adası” olması ger­e­kti­ğ­i­ni, zira Müslü­m­a­n­ın “emin olunan” anla­m­ı­na geldi­ğ­i­ni bel­i­rtmiş; hatta üze­r­i­nde bul­u­ndu­ğ­u­m­uz manevi mirasın asıl sah­i­ple­r­i­n­in de bunu baş­a­r­a­b­i­ldi­kle­ri için dünyaya bin yıldan hükme­tti­kle­r­i­ni izah etmi­ştim bir yazımda.

Bugün ise “güven adası” olmayı baş­a­r­a­m­a­m­a­m­ı­z­ın farklı bir tez­a­h­ü­rü olan “emanet” kavra­m­ı­ndan söz etmek isti­y­o­r­um.

Zira il il, ilçe ilçe, kurum kurum dol­a­ş­a­r­ak bu konuda ne kadar büyük bir yanlış içinde oldu­ğ­u­m­u­za yakinen şahit olmuş; ida­r­e­c­i­l­ik yılla­r­ı­mda derse sok­a­m­a­d­ı­ğ­ım için ceza üstüne ceza verdi­ğ­im öğre­tme­ni İl Milli Eğitim Müd­ü­rlü­ğü koltu­ğ­u­nda, bir diğ­e­r­i­ni sendika yön­e­t­i­m­i­nde, öbürünü Bak­a­nlık yaz­ı­şma­l­a­r­ı­nda­ki unva­nla­r­ı­nda gördü­ğ­ü­mde “eyvah, biz ne hale geldik” diyerek afa­lla­y­an biri olarak işle­r­i­m­i­z­in düzgün gitme­m­e­s­i­n­in, yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız bitip tük­e­nmek bilme­y­en kargaşa ve kaosun bir seb­e­b­i­n­in de bu oldu­ğ­u­na kanaat etmiş biriyim.

Bu liy­a­k­a­tsi­zli­ğ­in üzerine ida­r­e­c­i­l­i­ği “hizmet etmek” yerine “hükme­tmek” olarak okuyan bir anlayış hâkim olunca da bugünkü tablo kaç­ı­n­ı­lmaz oluyor çünkü.

Ne diyor ilahi kelam;

“Allah size, ema­n­e­tle­ri ehil ola­nla­ra verme­n­i­zi, insa­nlar ara­s­ı­nda ada­l­e­tle hüküm verme­n­i­zi emreder.” ( Nisa 58)

Ema­n­e­t­in ehil olana ver­i­lme­si, yani kel­i­m­e­n­in diğer anla­m­ı­yla liyakat.

Ayet çok açık. Zira “sizin gibi düşünen, sizin iste­d­i­ğ­i­n­iz gibi davra­n­an, sizin iste­d­i­ğ­i­n­i­zi gibi yaşayan veya kendini öyle göste­r­en” şekli­nde bir izahat yok; ehil olmak, konu veya görev her ne ise istidat sahibi, ehliyet sahibi, bilgi sahibi olmak var.

Ayette “emanet” kavra­m­ı­n­ın “ada­l­e­tle” birli­kte zikre­d­i­lme­si ve Müslü­m­a­nlar ara­s­ı­nda değil, “insa­nlar ara­s­ı­nda” denmesi bile tef­e­kkür sekme­l­e­ri açıyor beyni­m­i­zde.

Çünkü tarih boyunca insa­nla­r­ın huzur ve mutlu­l­u­kla­rı iki sebeple kaz­a­n­ı­lmış veya kaybe­d­i­lmi­ştir ki bunlar “emanet ve adalet”tir. Ema­n­e­tler ehline ver­i­ldi­ği ve adalete riayet edi­ldi­ği müdde­tçe toplum huzur ve saa­d­e­tle bul­u­şmuş, hıy­a­n­e­tler ve haksı­zlı­klar ise huz­u­rsu­zlu­kla­r­ın, kavga­l­a­r­ın, sav­a­şla­r­ın, servet ve neslin helâk olma­s­ı­n­ın baş seb­e­ple­ri ara­s­ı­nda yer almı­ştır. Tarih, bunun nice misâlle­r­i­yle doludur.

Küçük bir anekdot payla­ş­a­y­ım.

Devlete bul­a­şma­d­an kendi yat­a­ğ­ı­nda özgürce akıp giden eğitim halka­l­a­r­ı­nı, ünlü veziri Niz­a­m­ü­lmü­lk eliyle kur­u­msa­lla­ştı­r­an Selçu­klu’ya kimi ilim ada­mla­rı karşı çıktı­l­ar. Aslında, Niz­a­m­ü­lmü­lk’ün tek amacı eğitimi devle­tle­şti­r­e­r­ek muhalif har­e­k­e­tle­re karşı devle­t­in tezle­r­i­ni sav­u­n­a­c­ak ilim ada­mla­rı yet­i­şti­rmek değildi. Onun icraa­t­ı­n­ın iyi tarafı, devlet bütçe­s­i­nden kaynak tra­nsfer ederek eği­t­i­m­in kal­i­t­e­s­i­ni artı­rma­ktı ki, İmam Gazali gibi mümtaz bir şahsi­y­et bu çabanın en bariz örneği olarak yüzyı­lla­rdır zifiri kar­a­nlı­ğ­ı­m­ı­za ışık tutma­kta­d­ır.

Bu uygu­l­a­m­a­n­ın sak­ı­nca­lı oldu­ğ­u­nu savunan bir âlim, gel­i­şme­yi kendi­nce pro­t­e­sto etmek iste­d­i­ğ­i­nde sor­a­rlar:

“Nereye gid­i­y­o­rsun?”

“İlmin cen­a­z­e­s­i­ni kılmaya!”

“Niçin, ilme ne olmuş ki?” deyince şu cevabı alırlar:

“Şimdiye kadar bilgi­n­in ardına, sırf hakikat aşkına onun değ­e­r­i­ni bil­e­nler düşerdi. İlmi elde edenler ara­s­ı­ndan kimi isti­sma­rcı­l­ar hep var olmuşsa da, bu hiçbir zaman çoğ­u­nlu­ğu olu­ştu­rma­dı. Fakat bundan böyle bilgi­n­in peşine düş­e­nler artık para, makam ve mevki aşkıyla düş­e­c­e­kler. Onu, bütün bunları elde etmek için bir araç olarak kulla­n­a­c­a­klar.”

Yüzyı­llar önce söyle­n­en şu kelama ekle­n­e­c­ek bir şeyimiz kaldı mı sizce?

Konuyu biraz daha açalım…

Bir seyahat yap­a­c­a­ğ­ız diyelim. Otobüse bindi­ğ­i­n­i­zde şoförün dinda­rlı­ğ­ı­na mı bak­ı­y­o­rsu­n­uz, ehli­y­e­t­i­ne mi? Gemiye, fer­i­b­o­ta kaptan olarak kimi seç­i­y­o­rsu­n­uz; ila­h­i­y­a­tçı­yı mı, müftüyü mü; yoksa liy­a­k­a­tli ama nam­a­zsız, niy­a­zsız, işba­ş­ı­nda değ­i­lken (zira kontrol edi­l­i­y­or) içki içene mi? Uçağın kaptan pil­o­tlu­ğ­u­nda ölçü­t­ü­n­üz ne? Bozulan saa­t­i­n­i­zi, iyi saat yapan gayr-i müslim bir saa­tçi­ye mi tamir etti­r­i­rsi­n­iz, saat işinden az anlayan müt­e­d­e­yyin bir Müslü­m­a­na mı? Peki evi­n­i­z­in planını ve yap­ı­m­ı­nı, elbi­s­e­n­i­z­in dik­i­m­i­ni?

Tüm bunla­rda ölçü­t­ü­n­üz ne?

Liyakat mi “inanç birli­kte­l­i­ği” mi?

Mis­a­lle­ri çoğ­a­ltmak mümkün mü, pek tabi mümkün.

Demek oluyor ki, emanet sah­i­ple­r­i­n­in, emanet ede­c­e­kle­ri insanda ilk ara­y­a­c­a­kla­rı şart “ehliyet” ve “liyakat” olma­l­ı­d­ır. Yani, “bilgi, maharet, beceri, istidat” şartı var ama “inanç”, “yak­ı­nlık”, “aynı düşünce ve fikri­y­at” şartı yok.

Adı üstünde “emanet” çünkü; bize ait olmayan; sah­i­b­i­ne iade ede­c­e­ğ­i­m­iz. Üstelik kulla­n­ım sür­e­s­i­n­in de hes­a­b­ı­nı mutlaka ver­e­c­e­ğ­i­m­iz.

Peki bugünkü tabloda ölçü­t­ü­m­üz ne ki biz hep şikayet kon­u­m­u­nda­y­ız? Kamusal alanda “dinda­rlık” ya da “dindar gör­ü­nmek!”

Üç yıl içinde gezdi­ğ­im bin üç yüz küsur okulun hemen hepsi­n­in okul müdürü ya İmam Hatip mezunu ya İla­h­i­y­at Fak­ü­lte­si mezunu.

Sık­ı­ntım İmam Hatip veya İla­h­i­y­at Fak­ü­lte­si mezunu olma­l­a­r­ı­nda mı? Asla!

Ancak eğitime on yılla­rdır gönül vermiş ve eğitim kon­u­s­u­nu “gönül yangını” yapmış biri olarak bin üç yüz küsur okul içinde iki elimin parma­kla­rı kadar “makama layık” insan bul­a­m­a­m­ak düş­ü­ndü­rdü, düş­ü­ndü­r­ü­y­or da.

12 yıldır aynı koltu­kta otu­rdu­ğu halde “vicda­n­ım rahat” diyip bul­u­ndu­ğu ilde 9. sınıfa kadar gelmiş gençle­r­in okuma yazma bilmi­y­or olu­ş­u­ndan bihaber İl Milli Eğitim Müd­ü­r­ü­nden tutun da, 6 yıldır görev yaptığı makamda kız öğre­nci­s­i­n­in sırf okula gelmek iste­d­i­ği için her gün üvey bab­a­s­ı­n­ın şidde­t­i­ne maruz kaldı­ğ­ı­ndan gafil okul müd­ü­r­ü­ne kadar!

İşin en acı boyutu bu tablo­l­ar her yönüyle gözle­r­i­n­in önle­r­i­ne kon­u­lma­s­ı­na rağmen halen hiçbir şey yap­ı­lma­m­ış olması.

Soruyor insan gayr-i ihti­y­a­ri! “Hani liyakat, nerde ehliyet, nereye kaybo­ldu emanet” diye. Muh­a­t­a­b­ı­n­ız “din ehli”, “vicdan sahibi”, “emanet bil­i­nci­ne sahip” biri olunca da doğal olarak bekle­nti­n­iz yükse­l­i­y­or ama nerde!

Bu yüzden olsa gerek ki, Sül­e­yma­n­i­ye taklidi cami yapıyor ama Mimar Sinan’lar yet­i­şti­r­e­m­i­y­o­r­uz, adına enstitü kuruyor ama Yunus’ça bir dünya kur­a­m­ı­y­o­r­uz, Cel­a­l­e­ttin-i Rumi’nin sözleri dud­a­kla­r­ı­m­ı­zdan düşmü­y­or ama ahlâkı ve bak­ı­ş­ı­ndan nas­i­psiz halde­y­iz.

Bu yüzden olsa gerek ki, Gazâlî’yi, Râzî’yi, Cürcanî’yi, İbn Arabî’yi, İmam Rabbânî’yi, Sinan’ı, Itrî’yi, Yunus’u, Şeyh Galip’i özü­mse­y­en, tartı­ş­an; Batı düş­ü­nce­s­i­n­in de Doğu düşünce gel­e­n­e­kle­r­i­n­in de kurucu düş­ü­n­ü­rle­r­i­ni, yön­e­l­i­mle­r­i­ni iyi bilen öncü bir kuşak yet­i­şti­rmek bir tarafa girip çıktı­ğ­ı­n­ız kur­u­mla­rda bu isimler anı­l­ı­nca gençler “kim bunlar” diye aval aval yüz­ü­n­ü­ze bakıyor. Söz üsta­tla­r­ı­n­ın dey­i­m­i­yle desem ki; Bâkî şiirini lügate bakma­d­an anla­y­a­m­a­y­an mimar, Sül­e­yma­n­i­ye’yi Mimar Sinan’dan dinlese ne anlar? Yahya Kemal’in Türkçe­s­i­ne yabancı dil mua­m­e­l­e­si yapmayı meziyet zanne­d­en tar­i­hçi­ye Tuna’nın hicranı ne söyler? Necip Fazıl’ın bir cümle­s­i­ni üçüncü oku­y­u­şta bile kavra­y­a­m­a­y­an siy­a­s­e­tçi­ye Ulu Hâkan diplo­m­a­si dersi verse ne işe yarar?

Ve devam etsem…

İngi­l­i­zce kel­i­m­e­l­e­ri canım lis­a­n­ı­m­ı­z­ın içinde alelade kulla­nma­yı ente­l­e­ktüe­llik alâmeti saya saya Türkçe­yi İngiliz aksa­n­ı­yla kon­u­şma­ya başla­y­an ama kendi dilinde oku­d­u­ğ­u­nu anla­m­a­da aciz nesli­m­i­zle nereye var­a­c­a­ğ­ız?

Kendi dilini anla­m­a­y­a­n­ın kendi dünya­s­ı­nı da kur­a­m­a­y­a­c­a­ğ­ı­nı; kendi dünya­s­ı­nı kur­a­m­a­y­a­nla­r­ın başka­l­a­r­ı­n­ın dünya­s­ı­nda başka­l­a­rı gibi yaş­a­m­a­ya mecbur kal­a­c­a­ğ­ı­nı, kendisi ola­m­a­y­an kimse­n­in bir başka­s­ı­na yeni bir dünya teklifi sun­a­m­a­y­a­c­a­ğ­ı­nı ne zaman anla­y­a­c­a­ğ­ız?

Kel­i­m­e­l­e­ri ile birli­kte ruhunu da yit­i­rdi­ği için varlığı, bilgiyi ve değeri kendisi gibi anla­mla­ndı­r­a­m­a­y­an ve bu anla­mla­ndı­r­a­m­a­y­ı­ş­ı­yla mes­u­l­i­y­e­t­i­n­in yük­ü­nden bîhaber siy­a­s­e­tçi­m­iz; eği­t­i­m­in sız­ı­s­ı­ndan mahrum, işi sadece maaş alma olarak gören eği­t­i­mci­m­iz; yardı­mla­şma­n­ın ruh­u­ndan nas­i­psiz tücca­r­ı­m­ız, muhtaç olsa dahi payla­şma­n­ın zevki­nden hab­e­rsiz fuk­a­râmız, tas­a­vvu­fu mûsikî zanne­d­en dervi­ş­i­m­iz, ibadeti cennet bekle­nti­si içinde bir tacir eda­s­ı­yla muh­a­s­e­be zanne­d­en âbi­d­i­m­iz, mah­a­lle­n­in berbe­r­i­nden farkı olmayan ima­m­ı­m­ız; evla­d­ı­n­ın başını emanet bilme­y­en annemiz, anne­s­i­n­in ayağını cennet bilme­y­en evla­tla­r­ı­m­ı­zla gel­e­c­e­ğe nasıl yür­ü­y­e­c­e­ğ­iz fikri olan var mı?

Ortada keşfe­d­i­lme­yi bekle­y­en muazzam bir med­e­n­i­y­et bir­i­k­i­m­i­m­iz, insa­nlı­ğa sun­a­c­a­ğ­ı­m­ız muazzam şahsi­y­e­tle­r­i­m­iz; dünyaya yeniden adaleti, hakka­n­i­y­e­ti, karde­şli­ği armağan ede­c­e­ğ­i­m­iz nefis hikâye­l­e­r­i­m­iz varken neyi bekli­y­o­r­uz?

Devle­t­in en büyük iha­l­e­s­i­nden en ücra köş­e­d­e­ki herha­ngi bir mutfağa kürdan alımına var­ı­nca­ya kadar her bir şeyiyle dürüst ve şeffaf oldu­ğ­u­nu ülkede yaşayan herkes tar­a­f­ı­ndan kabul edi­lme­s­i­ne sebep olacak kadar daha fazla dür­ü­stlü­ğe muhtaç oldu­ğ­u­m­u­zu…

Hayatı boyunca empati naz­a­r­ı­yla bakmayı aklının ucundan bile geç­i­rme­y­e­nle­re, bize çok gördü­ğ­ü­n­üz bir şeyi size ihsan edi­y­o­r­uz derce­s­i­ne değil; bilakis onları sizden ve temsil etti­ğ­i­n­iz değ­e­rle­rden emin kılacak kadar büyük bir tevazu ve müs­a­m­a­ha içinde; birbi­r­i­nden farklı düşünen insa­nla­rı kut­u­pla­şma­ya itmeden, bölme­d­en, parça­l­a­m­a­d­an, öte­k­i­l­e­şti­rme­d­en bütün endi­ş­e­l­e­r­i­ni en ufak bir ter­e­ddü­de mahal bır­a­kma­y­a­c­ak kadar empa­t­i­ye ihti­y­a­c­ı­m­ız oldu­ğ­u­nu…

Aldı­ğ­ı­m­ız her kararda en tep­e­d­e­ki yön­e­t­i­c­i­m­i­zden en alt kad­e­m­e­d­e­ki mem­u­r­u­m­u­za kadar herke­s­in fikir birliği içinde olduğu dur­u­mla­rda baş­a­r­ı­n­ın da kaz­a­ncın da ber­e­k­e­t­in de kendi­l­i­ğ­i­nden gel­e­c­e­ğ­i­ni; yön­e­t­i­c­i­l­i­ğ­in hâkim olmak değil değer katmak olduğu bilinci içinde bunu tüm kur­u­mla­ra aşı­l­a­m­ak zorunda oldu­ğ­u­m­u­zu…

İnsa­nla­r­ın din­i­nden, ina­ncı­ndan, meşre­b­i­nden, ırkı­ndan, mezhe­b­i­nden, siyasi gör­ü­ş­ü­nden, aid­i­y­e­tle­r­i­nden, sad­a­k­a­tle­r­i­nden, kim oldu­ğ­u­ndan, kimin yakını oldu­ğ­u­ndan, kimin kartvi­z­i­t­i­yle geldi­ğ­i­nden ziyade önce bu işi yapmayı ne kadar hak etti­ğ­i­n­in tek ve şaşmaz ter­a­z­i­si olarak liy­a­k­a­ti ben­i­mse­m­ek dışında çaremiz olma­d­ı­ğ­ı­nı…

Ema­n­e­t­in ehline ver­i­lme­s­i­n­in man­e­v­i­y­a­t­ı­m­ı­z­ın “olmazsa olma­zla­r­ı­ndan” oldu­ğ­u­nu; hatta bir tık öteye geçerek ehli­y­e­t­in olma­d­ı­ğı, ema­n­e­t­in ehlinde olma­d­ı­ğı vak­i­tle­r­in kıyamet hab­e­rci­si oldu­ğ­u­nu ikaz eden Nebevi soluğun tep­e­m­i­zde durdu­ğ­u­nu, bizi ona­yla­ma için başını salla­m­a­ya hazır bekle­y­e­nle­rde­nse, bize yanlı­ş­ı­m­ı­zı çek­i­nme­d­en ifade ede­b­i­l­e­c­ek birikim ve şahsi­y­e­tte­ki kimse­l­e­r­in ger­e­kli­l­i­ğ­i­ni ne zaman fark ede­c­e­ğ­iz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir