Blog

CELLADINA AŞK

2026-03-15

CELLADINA AŞK

Oku­d­u­kça fark edi­y­o­r­um ki; zihnim, insanın ve dol­a­y­ı­s­ı­yla insa­nlı­ğ­ın tek­a­m­ü­l­ü­nü dört nit­e­l­i­ksel zaman dil­i­m­i­ne bölüyor ve insa­nlık tar­i­h­i­ni kıy­a­m­e­te doğru köt­ü­l­ü­ğ­ün sürekli arttığı bir süreç olarak tan­ı­mlı­y­or;

Beyni­m­in altın, gümüş, bronz ve demir çağı diye nit­e­l­e­ndi­rdi­ği bu çağrı­ş­ı­mda, idrak ede­b­i­l­i­y­o­r­um ki; altın çağında huzur ve barış hüküm sürme­kte ve bu dönemde yaşayan insa­nla­r­ın hepsi altın gibi değerli ruhlara sahip. Çünkü bu çağda yaşayan insa­nla­r­ın ina­ndı­kla­rı ile yaş­a­d­ı­kla­rı birbiri ile çel­i­şmi­y­or; akıl ile kalp, kâl ile hâl, iç ve dış bir ahenk halinde.

Birkaç nesil sonra gelen gümüş çağında yazık ki yeryü­z­ü­n­ün mas­u­m­i­y­e­ti kirle­n­i­y­or; iyi huylar aza­lma­ya yüz tutuyor, yollar ayrı­l­ı­y­or, kar gibi bembe­y­az kalple­re gölge­l­er iniyor ve kötülük filize duruyor. Bu savru­lma­yla kavga­n­ın, acının ve nefre­t­in ilk işa­r­e­tle­ri ortaya çıkıyor.

Bronz çağında artık kötülük meyve vermeye başlı­y­or, hakikat çatlı­y­or ve ruhlar ise kirli. Ama bu çağ, insa­nlık tar­i­h­i­nde “kahra­m­a­nlar çağı” olarak göze çarpı­y­or ve bu çağda köt­ü­l­ü­ğ­ün içinden sıyrı­l­ıp mevcut imkânla­rı insa­nlı­ğ­ın lehine çev­i­rmek için müc­a­d­e­le ede­b­i­l­e­nler iyi­l­i­ğ­in timsali, cesaret ve özve­r­i­n­in sembolü olu­y­o­rlar.

Bu tekamül yolcu­l­u­ğ­u­nda ezici bir çoğ­u­nlu­ğ­un “digital çağ” olarak tan­ı­mla­d­ı­ğı, ama benim daha çok “demir çağı” olarak isi­mle­ndi­rdi­ğ­im ve bu yazımın asıl meramı olan bizim yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız çağa geldi­ğ­i­m­i­zde ise asıl kopuşun başla­d­ı­ğ­ı­nı; “sabit” olarak tarif edi­l­e­b­i­l­e­c­ek ref­e­r­a­nsla­r­ın gölge­s­i­nde sağla­n­an mut­a­b­a­k­a­ta “eyva­llah” diyen, evli­y­a­s­ı­ndan eşki­y­a­s­ı­na bu ref­e­r­a­nsla­r­ın varlı­ğ­ı­na boyun büken toplu­mda; kültüre ait olmayan lib­a­sla­r­ın eğre­t­i­l­i­ği, aydı­nla­nma olarak tabir edilen bilgi­l­e­r­in yap­a­ylı­ğı ve dünya üze­r­i­nde tek bir kültür olu­ştu­rma gayre­t­i­n­in ihti­r­a­sı ile; benci­lli­ğ­in hâki­m­i­y­e­t­i­ni sağla­y­a­r­ak köt­ü­l­ü­ğ­ün her köşede kol gezmeye başla­d­ı­ğ­ı­na, iyi­l­i­ğ­in kal­e­l­e­r­i­n­in bir bir düştü­ğ­ü­ne; kar­a­nlık, kaygı ve kederin ise ala­b­i­ldi­ğ­i­ne büy­ü­d­ü­ğ­ü­ne şahit olu­y­o­rsu­n­uz.

Başdö­ndü­r­ü­cü bir hızla meydana gelen bu kopuşun kodla­r­ı­na baktı­ğ­ı­n­ı­zda ise suyun menbaı­ndan, ağacın kök­ü­nden uza­kla­şma­n­ın bed­e­l­i­n­in öde­ndi­ği gör­ü­l­ü­y­or. Zira bir ağacın kökle­r­i­n­in topra­kla bağla­r­ı­n­ın kes­i­lme­si o ağacı nasıl küt­ü­kle­şti­r­i­rse, biz de “bizi biz yapan” kültü­r­el mir­a­stan koptu­kça insani vas­ı­fla­r­ı­m­ı­zı yit­i­rdik ve birer mankurt (bil­i­nçli köle) haline geldik.

Peki bu süreç nasıl bu kadar hızlı oldu?

Sanayi devri­m­i­yle ces­e­d­i­ne bürünen batı ruhu öze­lli­kle 80’li yılla­rdan sonra karşı­m­ı­za bugün adına “kap­i­t­a­l­i­zm” ded­i­ğ­i­m­iz ve tek ayeti “neyin var neyin yoksa tüket” olan bir yaşam biç­i­m­i­yle karşı­m­ı­za çıktı­ğ­ı­nda (o gün farke­d­e­m­e­s­ek ve bugün o farke­d­e­m­e­y­i­ş­i­m­i­z­in bed­e­l­i­ni ağır ödesek de) bizim olanı verme­m­iz ger­e­k­i­y­o­rdu.

İnsanın en zayıf mel­e­k­e­si olan nefsine direk hitap eden ve seküler(dünyevi) bir anla­y­ı­şı savunan bu yaşam biç­i­m­i­ne karşı bir süre “arafta” kaldık. Çünkü ina­ncı­m­ız, kültü­r­ü­m­üz, değ­e­rle­r­i­m­iz, tecrü­b­e­l­e­r­i­m­iz bize başka bir şey söylü­y­o­rdu; henüz evlere yeni yeni girmeye başla­y­an, ancak ‘zengin’ diye vas­ı­fla­ndı­r­ı­l­an evlerde bul­u­n­a­b­i­l­en siyah beyaz ekra­nla­rda­ki yaşam tarzı başka bir şey fıs­ı­ldı­y­o­rdu.

Bu yaşam tarzı hızla tar­a­ftar buldu­kça mekte­b­i­m­i­z­in, çarşı­m­ı­z­ın, mah­a­lle­m­i­z­in rengi de şekli de aynı hızla değ­i­şme­ye başladı. Sosyo eko­n­o­m­ik olarak nüfuzlu olan ve o günün imkânla­r­ı­nı elinde bul­u­ndu­r­an azınlık taraf kendi­s­i­ne ait doğru­l­a­rı başka­l­a­r­ı­n­ın yanlı­şla­rı ile takas etmekte hiçbir mahzur görmedi ama bununla yet­i­nme­y­ip doğru­l­a­r­ı­nı kalbi­nde ve nisbe­t­en hay­a­t­ı­nda muh­a­f­a­za etmeye çalışan tarafı da yanlı­şlı­ğı bile bile yaş­a­m­a­ya mecbur bıraktı. Bu mecbu­r­i­y­e­t­in başla­ngı­c­ı­na baktı­ğ­ı­n­ı­zda ise tar­i­hler 90’ların başını göste­r­i­y­o­rdu.

Yakla­ş­ık iki buçuk asırdır, dindar kes­i­mle­r­in güç ve tekno­l­o­ji üze­r­i­nde yükse­l­en Batı Avrupa ve onların ortaya koyduğu modern değ­e­rler(!) karşı­s­ı­nda yenilgi psi­k­o­l­o­j­i­si ile oluşan nisbe­tle­şme duygusu ve yet­e­rsi­zlik komple­ksi de buna ekle­n­i­nce değ­e­rle­r­in öte­l­e­nme­si ve yit­i­r­i­lme­si daha da hızla­ndı.

Tabir-i caizse ışık hızıyla meydana gelen bu etki­l­e­ş­im bizler için ihti­y­a­çtan ziyade bir “özenti” halini aldı. Siy­a­s­e­tten tic­a­r­e­te, bür­o­kra­s­i­d­en günlük yaşama, eği­t­i­mden sanata kadar her sah­a­d­a­ki bu öze­nti­n­in bedeli yaşama dair her sahada “bizi biz yapan ne kadar eder ve değer varsa” hepsi­n­in yok edi­lme­s­i­ydi, o günle­rde farkı­nda olmasak da ‘seve seve’ ödedik bu bedeli.

Ödenen bu bedelle ina­ndı­ğı ve artık zorunlu yaş­a­d­ı­ğı hayat ara­s­ı­nda­ki uçu­r­u­mda kalbini kısmen muh­a­f­a­za etmeye çalışan küçük bir azınlık kalsa da 2000’li yılla­r­ın başında (yani on yıl gibi kısa bir sürede) artık bize ait bir “şahsi­y­e­t­i­m­iz” kalma­m­ı­ştı. Çünkü sevgi, şefkat, merha­m­et, rahmet, birlik, karde­şlik gibi olma­d­ı­ğı zaman kahro­lma­m­ız gereken değ­e­rle­r­in varlı­ğ­ı­na nisbe­t­en de olsa sevinme; faiz, kumar, içki, fuhuş, hırsı­zlık, ada­l­e­tsi­zlik gibi toplumu içten içe çür­ü­ttü­ğü için isyan etmemiz gereken değ­e­rle­r­in ise kısmi yoklu­ğ­u­ndan memnun olma devri o günle­rden sonra başladı.

O günden bugüne yakla­ş­ık yirmi yıldır bu baş döndü­r­ü­cü hız ile eski yokluk günle­r­i­ne rağmen hayatın her sah­a­s­ı­nda herşeye sahip olsak bile; zihni­m­i­ze, hay­a­t­ı­m­ı­za, değ­e­rle­r­i­m­i­ze, hay­a­lle­r­i­m­i­ze, kel­i­m­e­l­e­r­i­m­i­ze, mah­a­lle­m­i­ze, üni­v­e­rsi­t­e­m­i­ze ve dahi evimize bile bir başkası sahip artık.

Modern kentsel yaşamla birli­kte apa­rtman hay­a­t­ı­n­ın artışı, topra­kla kop­a­r­ı­l­an bağ, tekno­l­o­j­ik ale­tle­r­in etkisi, post-modern anla­y­ı­ş­ın gel­i­şti­r­e­r­ek bir­e­ysel ve toplu­msal yaşamın merke­z­i­ne yerle­şti­rdi­ği sanal âlemin vazge­ç­i­lme­zli­ği ile oluşan yeni yaşam tarzı; geçmi­şten, gel­e­n­e­kten, dini mot­i­fle­rden gelen değ­e­rle­ri öte­l­e­y­ip toplu­msal hayatın dışına itti.

Bu kadarla yet­i­n­i­ldi mi? Hayır maa­l­e­s­ef!

Beş­i­kten mezara kadar süren değ­e­rler eği­t­i­m­i­m­i­zi terk etmemiz; önce insa­n­ı­m­ı­zı sonra da toplu­m­u­m­u­zu değ­e­rsi­zle­şti­rdi. Ninni­l­e­rle, mas­a­lla­rla başla­y­an ve kahra­m­a­nlık desta­nla­r­ı­yla şahla­n­an natürel den­e­b­i­l­e­c­ek kadar doğal değ­e­rle­r­i­m­iz kısa sürede buh­a­rla­ştı. Buh­a­rla­ş­an her değer, bizleri hem yozla­ştı­r­ıp asli kimli­ğ­i­m­i­zden uza­kla­ştı­rdı, hem de çar­e­s­i­zle­şti­rdi. Kay­ı­pte­t­i­ğ­i­m­iz değ­e­rle­r­in yerine yen­i­s­i­ni ya koy­a­m­a­d­ık ya da onun yerine ikame edi­lme­ye çal­ı­ş­ı­l­an yeni değ­e­rler bizleri mutlu etmedi. Net­i­c­e­de birçok konuda şikayet eder; ancak çözüm üre­t­e­m­ez hale geldik.

Altın çağ­ı­ndan demir çağına gelen bu süreçte bugün sabrın ve şükrün yerini ace­l­e­c­i­l­ik ve isya­nka­rlık; insan sevgi­s­i­n­in yerini hüm­a­n­i­zm; hoşgö­r­ü­n­ün yerini tah­a­mmü­lsü­zlük, edebin yerini çağda­şlık maskeli hay­a­s­ı­zlık; aşkın yerini cinse­llik; liy­a­k­a­t­in yerini sadakat; ada­l­e­t­in yerini tar­a­fta­rlık; kan­aa­tka­rlı­ğ­ın yerini doymak bilmez bir tüketim hırsı ile aç gözlü­l­ük; “ben siftah yaptım komşu­d­an al” diy­e­b­i­l­e­c­ek kadar komşu huk­u­k­u­na riayet eden diğer gamlı­kla bez­e­nmiş esna­flık anla­y­ı­ş­ı­n­ın yerini, “Rabbena hep bana”ya dönüşen benci­llik; haklı­n­ın güçlü olduğu adalet anla­y­ı­ş­ı­n­ın yerini güçlü­n­ün haklı olarak kabul gördüğü zulüm yanda­şlı­ğı; insa­nla­ra saygıyı “ya dinde kardeş ya da yar­a­t­ı­l­ı­şta eş gören” anla­y­ı­ş­ı­n­ın yerini menfaa­tte payda­şlık; velha­s­ı­lı kelam dün, bizi onurlu, üstün ve dünya­n­ın gıpta ettiği insa­nlar kon­u­m­u­na taşıyan ne kadar değ­e­r­i­m­iz varsa son yirmi yılda yit­i­rdik.

Tüketim hırsı­m­ız arttı­kça, şah­i­tli­ğ­i­m­i­zi unu­ttu­kça, sah­i­plik arzumuz sor­u­mlu­l­u­kla­r­ı­m­ı­z­ın ihma­l­i­ne dön­ü­ştü­kçe “biz” kavramı yerine “ben” kavramı ön plana çıktı ve günümüz dünyası artık “ben” üzerine bina edilmiş bir dünya.

Bu yüzden bana bu çağı tarif et deseler aklı­mda­ki tüm cev­a­plar “haz ve hız” başlığı altında topla­n­ır sanırım. Aya­rtı­cı güçlere tüm benliği ile teslim ama hamasi nut­u­kla­rla da ‘köküme bağlı­y­ım’ imajını sözüm ona haykı­r­an, dedesi gibi düşünüp batılı gibi yaşayan, Hüseyin gibi fikre­d­ip Yezitçe bir yaşam süren çağımız insa­n­ı­n­ın en büyük sık­ı­ntı­sı zaman çünkü.

Zira öyle bir çağ ki hisse­tme­ye, akle­tme­ye, fikre­tme­ye, şükre­tme­ye, söyle­m­e­ye, dinle­m­e­ye , durmaya, dur­u­lma­ya ,görmeye, kavra­m­a­ya, duymaya, dinle­nme­ye , olmaya, oldu­rma­ya, olgu­nla­şma­ya vakti­m­iz yok hiçbi­r­i­m­i­z­in. Yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız koştu­rma, içine girdi­ğ­i­m­iz kar­a­mbol ve kul­a­kla­r­ı­m­ı­zı sağır eden gür­ü­ltü­d­en kendi­n­i­zi bir an koparıp yaş­a­m­ı­n­ı­z­ın “pause” düğme­s­i­ne iki dak­i­k­a­l­ı­ğ­ı­na basın lütfen.

“Dünya bizim çağ­ı­m­ı­zda eskiye nazaran daha mı hızlı dönmeye başladı da ‘zaman’ ded­i­ğ­i­m­iz kavram bize yetmi­y­or” sizce? Yoksa, “yaşla­nma­d­an yaş alan” günümüz insanı için hızla­n­an zaman değil; bizler bu yangın yerinde ne ara­d­ı­ğ­ı­m­ı­zı unu­ttu­ğ­u­m­uz ve ama­c­ı­m­ı­zı yit­i­rdi­ğ­i­m­iz için mi oradan oraya aç kalan ruhla­r­ı­m­ı­zı doy­u­rmak için koştu­r­u­y­o­r­uz?

“Evet, haklı­s­ı­n­ız çok yanlış var ama…” diyen pek çok bahane cümle­m­iz ceb­i­m­i­zde; asli vaz­i­f­e­m­iz olan “dünyayı imar edip cennete dön­ü­ştü­rme­m­i­ze dair” doğru­l­ar ise, ütopik bir dünya­n­ın çok uza­kla­rda­ki bir hayal ülke­s­i­n­in eri­ş­i­lmez fante­z­i­l­e­ri gibi kaybo­l­u­y­or bu ‘ama’lardan inşa edilen lab­i­r­e­ntler içinde.

Yed­i­s­i­nden yetmi­ş­i­ne hemen herke­s­in dilinde “olması ger­e­k­e­nler” var ve bu ger­e­kli­l­ik bir masal gibi, bir anlatı gibi dilden dile dol­a­ştı­r­ı­l­ı­y­or, hepsi bu sadece.

Daha fazla servet, daha fazla konfor, daha fazla güç, daha fazla etki, daha fazla şöhret ve birçok başka şeyin “daha fazlası” uğruna kalan erde­mle­r­i­ni de (yirmi yıl önce olduğu gibi) hiç düş­ü­nme­d­en ardında bır­a­k­a­b­i­l­en günümüz insanı aslında her şeyin farkı­nda yani. Ama bu farkı­nda­l­ık işlenen kab­a­h­a­t­in büy­ü­klü­ğ­ü­nü de fıs­ı­lda­d­ı­ğı için hiç kimse bu kab­a­h­a­ti üzerine almayı ve kendi­nden başla­m­a­yı düş­ü­nmü­y­or. Çünkü zihin torba­l­a­r­ı­m­ız ağzına kadar lüz­u­msu­zluk ile dolu ve o torbada hayatın anla­m­ı­na dair bir şeyler bir­i­kti­r­e­m­e­m­e­m­i­z­in önemli seb­e­ple­r­i­nden biri de bu doluluk maa­l­e­s­ef.

Bilgi, anlam, hikmet, irfan, zevk, estetik, incelik, güz­e­llik yanı baş­ı­m­ı­zda dahi olsa; onlara dair hiçbir şeyi içimize ala­m­ı­y­or, içse­lle­şti­r­e­m­i­y­o­r­uz. Çünkü içi­m­i­zde boş yer yok; abur cuburla doldu­rdu­ğ­u­m­uz bir ‘boşluk’ zih­i­nle­r­i­m­i­zi tıka basa doldu­r­u­y­or. Hiç aksa­tma­d­an süpürüp tem­i­zle­s­e­n­iz bile kendini tekra­rla­y­an bu döngü içinde zihni­m­iz sürekli yeniden bu çerçö­p­ün işga­l­i­ne uğruyor.

Çünkü eğle­ndi­r­en, vakti­m­i­zi işgal eden ama geçip gitti­ğ­i­nde geride fayda namına bir şey bır­a­kma­y­an, hoşça vakit geç­i­rmek dışında bize hemen hemen hiçbir şey verme­y­en yazılı, görsel, işitsel abur cub­u­rdan ibaret “lüz­u­msu­zlu­kla­rdan”; harca­d­ı­ğı vaktin karşı­l­ı­ğ­ı­nda bir şeyler kaz­a­ndı­r­an, insa­nlı­ğ­ı­na kemal yolunda mesafe kaz­a­ndı­r­an, düş­ü­nce­s­i­ni der­i­nle­şti­r­en, duygu­l­a­r­ı­nı zengi­nle­şti­r­en, ufkunu açan, gönlünü şenle­ndi­r­en “lüz­u­mlu­l­a­ra” yer kalmı­y­or.

“Lüz­u­msuz” ded­i­ğ­i­m­iz bu doymak bilmez tıkınma, öyle geçici hev­e­sler falan da değil emin olun; zih­i­nle­r­i­m­i­zi işgal altına alan, rutine dön­ü­şmüş ve her bir­i­m­i­zi bağımlı hale getirip adeta rob­o­tla­ştı­rmış alı­şka­nlı­klar bunlar.

İşte bu nedenle de artık kimse kimse­n­in söyle­d­i­ğ­i­ni anla­m­a­ya yan­a­şmı­y­or ve anlamak iste­d­i­ği şeyi muh­a­t­a­b­ı­na söyle­tme­kle ömür tük­e­t­i­y­or. Bizi yaratan, işle­d­i­ğ­i­m­iz gün­a­hla­ra rağmen nimet vermeye devam eden, gün­a­hla­r­ı­m­ı­zı gizle­y­en Rabbi­m­i­zden daha çok hak sah­i­b­i­y­iz bu yüzden artık sanki diğer kulla­r­ın üze­r­i­nde. Farkı­nda mısınız bilmi­y­o­r­um ama; kal­e­mle­r­i­m­iz ve dilimiz kılıç artık, köşe bucak kardeş doğru­y­o­r­uz. Aklı­m­ı­z­ın her an yeni putlar diktiği ve kalbi­m­i­z­in onlara tazim ettiği gün­ü­m­ü­zde hak­i­k­a­te isti­n­a­d­ı­m­ız, hak­i­k­a­t­i­m­i­ze iti­m­a­d­ı­m­ız da kalmadı, adam gibi bir sab­i­t­e­m­iz, doğru dürüst ref­e­r­a­nsla­r­ı­m­ız da.

Dış­ı­m­ı­zda­k­i­l­e­re kızma­ktan mı kendi­m­i­zi düz­e­ltme­ye vakti­m­iz kalmı­y­or, yoksa kendi­m­i­zi adam ede­m­e­d­i­ğ­i­m­iz için mi kızıp durma­kta­y­ız başka­l­a­r­ı­na bilmi­y­o­r­um ama üç asrı bulma­y­an maz­i­s­i­ne itibar vermek için kit­a­plar yazan, filmler çeken, desta­nlar uyduran, bilgi­s­a­y­ar oyu­nla­rı ile kahra­m­a­nlar yaratan elin oğluna karşı­l­ık; bir damla sudan bir avuç toprağa yürümek olan varoluş hik­a­y­e­m­i­zde bin yıllık şanlı mazimiz, sahip oldu­ğ­u­m­uz manevi miras altın çağ­ı­ndan demir çağına kadar geçen bu makus süreçte bu kadar kolay boyun bükme­m­e­li, bu kadar mahsun olma­m­a­l­ı­ydı.

Farkı­nda ola­b­i­lme tem­e­nni­s­i­yle…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir