Makaleler, Yazılar

AİDİYET

AİDİYET

AİDİYET

Yazılı Makale

AİDİYET

10 dk okuma

AİDİ­YET

He­ye­can­lı ve ha­ma­set kö­pük­lü atıf­lar­la “mil­le­nium” olarak tabir edi­len bu yüz­yı­lın ilk çey­re­ğin­de ger­çek­le­şen ve adına “çağ­daş­laş­ma” denilen ithal uy­gu­la­ma­la­rın, in­san­lı­ğın atası sa­yı­la­bi­le­cek geniş bir coğ­raf­ya­yı ai­di­yet ve ruh kök­le­rin­den nasıl ko­par­dı­ğı­nı; bugün ki­mi­miz bunu yü­re­ği­ne yük ederek, ki­mi­miz bunu ter­si­ne çe­vir­mek için im­kân ve na­si­bin­ce ge­ce­si­ni gün­dü­z ede­rek, ki­mi­miz yaşam gai­le­si içinde bu akın­tı­ya sü­rük­len­miş bir halde ama her du­rum­da da canlı birer tanık olarak mü­şa­ha­de edi­yo­ruz.

Kim­bi­lir, belki de bu ta­nık­lık yü­zün­den; ila­hi beyan ya­şa­nan / ya­şa­na­cak “asır­la­ra” yemin edip veya bazı tef­sir âlim­le­ri­nin tes­pi­tiy­le ya­şa­nan çağı şa­hit kı­lıp “in­san zi­yan­da­dır” hay­kı­rı­şın­da bu­lu­nu­yor, insan denen var­lı­ğı “iyi işler” yap­ma­ya davet edi­yor­du.

Belki de biz bu ta­nık­lı­ğın, üze­ri­mi­ze yük­le­di­ği tarih­sel “özne” olma so­rum­lu­ğun­dan kaç­tı­ğı­mız, zihin ve yaşam kon­for­la­rı­mı­zı boz­mak is­te­me­di­ği­miz için her şey bu kadar ka­rı­şık du­rum­da!

Öyle ya; bu ta­nık­lı­ğın ben­li­ği­mi­ze fı­sıl­da­dı­ğı ben­li­ği­mi­ze dön­dü­ğü­müz­de gö­rü­yo­ruz ki, için­de ya­şa­dı­ğı­mız bu müm­bit coğ­raf­ya­nın bir ai­di­ye­ti vardı.

İn­sa­nı­mız, bu ai­di­ye­tin hay­si­ye­ti­ni ise üç kı­ta­ya hük­met­miş ata­la­rı­nın inşa et­ti­ği ruh kök­le­rin­deki me­de­ni­yet­ten alı­yor; in­san­lı­ğın ol­gun­laş­ma se­rü­ve­nin­de “tarih” ya­za­bil­miş bir coğ­raf­ya­nın yani diğer bir de­yiş­le gör­kem­li bir ge­çmi­şin vâ­ris­le­ri olarak da, ku­ru­cu unsur ola­bil­me­nin haklı kı­van­cı­nı ta­şı­yor­lar­dı.

Ta ki “çağ­daş­lık” adı al­tın­da; akıl­la­ra ziyan uy­gu­la­ma­lar­la, tepeden inme ku­ral­lar­la bu müm­bit coğ­raf­ya, çok kısa sa­yı­la­bi­le­cek bir zaman di­li­min­de onu ruh kö­kü­ne bağ­la­yan ana ve kılcal damar­lar­dan birer birer ko­pa­rı­lın­ca­ya kadar.

Bu ko­puş­la “çağ­daş­laş­ma” adı al­tın­da ya­ra­tı­lan “imi­tas­yon” bir algı ile, bu coğ­raf­ya­yı kendi de­ğer­le­rin­den ko­pa­rıp, ait ol­ma­dık­la­rı bir dün­ya­ya ya­ma­ma­yı ba­şar­a­bil­di­ler ve bu top­lu­mun on­to­lo­jik temeli olan din­sel ter­mi­no­lo­ji de bu “çağ­daş­lık” ve­ba­sın­dan ye­terin­ce na­si­bi­ni aldı.

Yani bugünkü ma­ne­vi has­ta­lık­la­rı­mı­zın, ruh­sal boş­luk­la­rı­mı­zın, ka­na­yan ya­ra­la­rı­mı­zın te­me­lin­de, “çağ­daş­lık” adı al­tın­da zerk edi­len mik­rop­lar ya­tı­yor ve ate­şi­mi­zin bu kadar yük­sek ol­ma­sı­nın da ma­ne­vi di­na­mik­le­ri­miz­den bu kadar uzak­laş­ma­mı­zın da se­be­bi, bün­ye­mi­ze iyice yer­le­şen bu mik­rop­la­rın dı­şın­da başka bir şey değil.

Katili malum fakat faili meçhul bu infaz­la; bugün ya­şa­dı­ğı­mız trav­ma­la­rın se­bep ol­du­ğu ah­lâ­ki kör­lük­ler­le ak­lı­mız şaş­sa, di­li­miz tu­tul­sa, nut­ku­muz dur­sa, küçük dili­miz bo­ğa­zı­mı­za kaç­sa ve hay­ret­ten par­mak­la­rı­mı­zı ısır­sak da; çal­ma­dan oy­na­ma­ya, ver­me­den al­ma­ya, üret­me­den ka­zan­ma­ya, hak et­me­den gö­tür­me­ye alış­mış ve bunu bir yaşam bi­çi­mi olarak be­nim­se­miş bir top­lu­mu inşa et­me­yi ba­şar­dı­lar ne yazık ki!

Bakın me­sela!

“Özne” ol­ma­yı red­det­miş bir top­lu­mun, özel­lik­le din soslu pay­la­şım­la­rı­nın ek­se­ri­ye­tin­de, “ahir zaman” ke­li­me­si­nin bu kadar yoğun bir şe­kil­de kul­la­nıl­ma­sı­nın başka bir anlamı var mı?

Bu ke­li­me­ye öyle bir anlam de­rin­li­ği yük­len­miş ki; sa­nır­sı­nız İslâm coğ­raf­ya­la­rın­da akan kanın, din­me­yen göz­ya­şı­nın, taru­mar edi­len yer altı kay­nak­la­rı­nın, kra­vat­lı kü­re­sel kor­san­lar­ca ye­rin­den yur­du­ndan edi­len ve bir o kadarı da çık­tı­ğı yol­lar­da can veren mil­yon­lar­ca mül­te­ci­nin, kokan ba­ru­tun ve göz­le­ri iki resim ka­re­si­ne mah­kûm edil­miş an­ne­le­rin ye­gâ­ne se­be­bi “ahir zaman” ke­li­me­si.

Aklını kul­lan­ma­dı­ğı için ba­şın­dan aşağı pislik yağan (Yu­nus, 100. ayet) iki mil­yar­lık koca bir coğ­raf­ya­nın fert­le­ri; kendi el­le­ri­nin yap­tık­la­rın­dan kay­nak­lı baş­la­rı­na gelen her mu­si­be­ti, her kö­tü­lü­ğü, her yan­lı­şı Al­lah’a fatura edip adına “kader” koyma kon­fo­ru­nu, şim­di­ler­de ise “ahir zaman” ke­li­me­si­ne yük­le­di­ği anlam­la ge­çiş­tir­me­ye ça­lı­şı­yor!

Çok az sayıda; yüreği olan bit­e­nden mus­ta­rip, göz­le­ri­ne kum kaç­mış, ge­ce­si­ni gün­dü­z eden insan, bunun far­kın­da olsa da inan­cı kul­la­na­rak, halkın bu ce­ha­le­tin­den fay­da­la­na­rak makam, mevki, servet, konfor, şan, şöh­ret, mansıp elde eden­le­rin ek­se­ri­ye­tin­den bir ta­ne­si de çıkıp de­mi­yor ki;

Yahu kar­de­şim! Dün­ya­ya gelen her insan için ya­şa­dı­ğı çağ zaten “ahir zaman”, yani za­ma­nın bi­ti­mi­dir. Bi­zim bugünkü hal ve ah­va­li­mi­zin, bunca kı­rıl­mış­lık ve da­ğıl­mış­lı­ğı­mı­zın, akan göz­yaş­la­rı­mız ve ka­na­yan ya­ra­la­rı­mı­zın se­be­bi “ila­hi” değil “be­şe­ri­dir” ve kendi el­le­ri­miz­le yap­tık­la­rı­mız­dan dolayı ba­şı­mı­za gel­mek­te­dir.

Çünkü biz, için­de doğ­du­ğu­muz top­lu­mun kül­tü­rü, öm­rü­mü­ze göl­ge­si düşen ai­le­mi­zin bil­gi­si ile bize “din sosu” ile kod­la­nan ma­ne­vi di­na­mik­le­rin, as­lın­da “ila­hi” hi­ta­bın ne­re­sin­de ol­du­ğu­nu zerre kadar sor­gu­la­ma­dan alıp ya­şa­ma­ya baş­la­yan ve bu ko­nu­da yaşam kon­fo­ru­mu­zu boz­ma­yan “kül­tü­rel” bir inan­cı ya­şı­yo­ruz.

İla­hi beyan ıs­rar­la “aslını koru” diyor; sevgi diyor, mer­ha­met diyor, illa ki ada­let diyor, mut­la­ka eşit­lik diyor ama bizim her ta­ra­fı­mız­dan üstüne üstlük din adına nefret, kin, öfke ve vah­şet fı­şkı­rı­yor!

Peki dün­ya­ya bin küsur yıl hük­met­miş ve tarih yaz­mış bir aslan me­de­ni­ye­ti, bu kur­naz­lı­ğa nasıl tes­lim oldu da bugün bu hale geldi? Der­se­niz de bence ce­va­bı çok açık;

“Tarla nemli ol­ma­dan tohum ye­şer­mez!”

Anım­sı­yo­rum, bir söy­le­şi es­na­sın­da genç­le­ri­miz­den biri sor­muş­tu;

“Hocam neden ıs­rar­la batıya vur­gu ya­pı­yor­su­nuz, bi­zim hiç mi su­çu­muz yok bu yoz­laş­ma­da?”

El­bet­te su­çu­muz var.

Ancak şunu at­la­ma­mak gerek;

Yüz­ler­ce me­de­ni­ye­te be­şik­lik yapan ve tüm bu me­de­ni­yet­ler­den ken­di­ne has bir me­de­ni­ye­ti ortaya çı­ka­ran Ana­do­lu Me­de­ni­ye­ti­nin ortaya koy­du­ğu okuma yaz­ma­sız ir­fa­nı, buram buram sa­mi­mi­yet kokanı ih­sa­nı; asır­lar boyunca göç­ler­le, sa­vaş­lar­la, yok­sul­luk­la yoğ­rul­muş bir halkın evine git­ti­ği­niz zaman çoluk çocu­ğu­na ait rız­kı­nı tü­müy­le önü­nü­ze koy­ma­nın mi­sa­fir­per­ver­li­ği­ni dün­ya­nın başka hiç­bir coğ­raf­ya­sın­da bu­la­maz­sı­nız.

Bakın me­sela!

Ela­zığ İli­miz­di sanı­rım.

İki yıl önce, yani hemen pan­de­mi ön­ce­sin­de yü­rüt­tü­ğü­müz yurt tur­ne­sin­de tam bir okulun ka­pı­sın­dan gi­rer­ken yaşlı bir amca çaya bu­yur et­miş­ti.

Evleri hemen okula bitişik bu “gül ko­ku­lu” amca­nın tek­li­fi­ni kı­ra­ma­mış, asis­tan ar­ka­daş­la­rı­mı okula gön­de­rip beş dakika ge­ci­ke­ce­ği­mi söy­le­miş­tim.

Hâl ha­tır ve ta­nış­ma fas­lın­dan sonra hemen yanı ba­şın­da dikiş di­ken ve eşi ol­du­ğu­nu son­ra­dan öğ­ren­di­ğim nur yüzlü bir teyze, o beş da­ki­ka­lık zaman zar­fın­da adeta bey­ni­me ka­zı­nan iki çift laf et­miş­ti;

“Demek genç­ler­le ko­nuş­ma­ya gel­din evla­dım. Al­lah mu­vaf­fak etsin. Güzel bir insana ben­zi­yor­sun. Ama dikkat et oğul. Hele de bu zamanda cümle kur­mak, yırtık gömlek dik­me­ye ben­zi­yor. Düğümü içten atsan te­ni­ne batar, dıştan atsan göz­le­re batar”

Okuma yaz­ma­sı dahi ol­ma­yan bu tey­ze­min cüm­le­le­ri­ni bey­nim haz­met­mek­le uğ­ra­şır­ken, genç­le­ri kon­fe­rans sa­lo­nun­da daha çok bek­let­mek is­te­me­di­ğim için, “Al­lah­aıs­mar­la­dık” is­te­di­ğim yaşlı amca, el­le­ri­mi sı­kı­ca kav­ra­dı ve göz­le­ri­min içine ba­ka­rak;

“Al­lah yar ve yar­dım­cın olsun oğul” dedi.

“Madem ka­der­de tanış­mak nasip­miş, ben­den de gönül hey­be­ne iki çift söz koy ki, bu fanîyi unut­ma­ya­sın.”

Sonra göz­le­ri­ni boş­lu­ğa astı ve yaşam çiz­gim­de unu­tul­maz bir iz bı­ra­kan; ama ger­çek­ten ancak cilt­le­re sı­ğa­bi­le­cek o derin cüm­le­le­ri­ni kurdu;

“Dünya, fanidir oğul. Di­len­ci de olsan, pa­di­şah da olsan aynı tahta ta­bu­ta ko­nu­lu­yor; tıpkı na­maz­da­ki gibi, Kâbe’­de­ki gibi top­ra­ğın al­tın­da eşit­le­ni­yor­sun. Yani, eninde so­nun­da ‘ömür’ dediğin yol bitiyor. Sen, iyi bir yolcu ol­ma­ya bak ev­la­dım!”

Sonra elini kal­bi­me koyarak ek­le­di;

“Bir kalp; in­san­la­rı, kö­tü­lük­ten çek­mek ve onlara fay­da­lı olmak için çır­pın­mı­yor­sa o kalp vi­ra­ne­dir oğul!”

Süslü-püslü söz­le­rin ruh­la­rı kolayca esir aldığı, be­yaz­la­rı iyiden iyiye kir­le­til­miş böy­le­si bir zaman­da; dip­lo­ma­lı cahil or­du­su­na inat, tek harf okuma yaz­ma­sı ol­ma­dı­ğı halde bir kuru selam, iki çift kelâm­la gönül­le­ri tit­re­ten bu gönül er­le­ri, hâlâ ara­mız­da iken sormak ge­rek­mez mi “Ana­do­lu bizim ne­yi­miz olur?” diye!

Peki, buna “baba oca­ğı­mız­dır” ce­va­bı­nı veren her­han­gi bir zihin, in­san­lı­ğın ve iyi­li­ğin yurdu olan; sa­bır­lı, di­ra­yet­li, me­ta­net­li ev­lat­la­rı ye­tiş­ti­ren, ce­fa­kâr ve ka­na­atkâr in­san­la­rın ye­tiş­ti­ği bu emin belde­ye ya­pı­lan zihni ve kültü­r­el sal­dı­rı­la­rı ka­bul ede­bi­lir mi?

Pek tabii ki, kocaman bir hayır!

Zira bu sal­dı­rı­lar yaşam bi­çi­mi­ne, kül­tü­rü­ne, zih­ni­ne, sa­mi­mi­ye­ti­ne, bi­ri­ki­mi­ne, ai­di­yet ve hay­si­ye­ti­ne ya­pıl­mış sal­dı­rı­lar­dır ve bu sal­dı­rı­la­rı ya­pa­rak her gün ba­şı­mız­dan aşağı kötülük boca eden fe­la­ket tel­lal­la­rı, bu me­de­ni­ye­tin bağ­rın­da ye­şe­ren onca iyi­li­ği, gü­zel­li­ği, mer­ha­me­ti, kar­deş­li­ği gör­me­mek­te; gördü­ğü anda da yok etmek is­te­mek­te­dir!

Kötü­lük yok mu, tabii ki var! Ka­bil’den bu yana olduğu gibi! Ama bir ağa­cın bütün mey­ve­le­ri aynı olur mu? Kimi meyve çü­rü­yüp düş­mü­yor mu? Biz kalan­lar­la iktifa et­mi­yor mu­yuz?

Peki, az evvel andığım yaşlı teyze ve amca gibi sa­yı­sı­nı bile­me­di­ği­miz ama bu müm­bit coğ­raf­ya­yı ma­ya­la­yan gönül in­san­la­rı gibi yine bu me­de­ni­ye­tin bağ­rın­da yaşayan okuma yaz­ma dahi bil­me­yen bir ço­ba­nın gözün­deki yaşın, yü­re­ğin­deki ate­şin sa­mi­mi­ye­ti­ni; on yıl­lar­ca okumuş ve bu oku­ma­la­rın­dan paye­ler edin­miş bir ila­hi­yat pro­fe­sö­rün­de göre­bi­li­yor mu­yuz? “Hayır!” ded­i­ğ­i­n­i­zi duyar gibiyim!

İşte bu yüz­den­dir ki, bu coğ­raf­ya­nın ik­li­min­de ye­tiş­miş in­sa­nın bu sa­mi­mi­ye­tin­den bes­le­nen ir­fa­nı, ba­si­ret ve fe­ra­se­ti yü­z­yıl­lar boyunca bu coğ­raf­ya üze­r­i­nde oy­na­nan oyun­la­rı bozmuş, kötü ni­yet­li nice nice pro­je­ler bu top­lu­mun kalp gözün­den dön­müş­tür.

Peki neden ıs­rar­la batı?

Bugün he­pi­miz far­kın­da­yız ki; başka bir ge­ze­ge­ne, oradaki kaya­la­rın ya­pı­sı­nı in­ce­le­mek, oradaki “olası” hayati bul­gu­la­ra ulaş­mak için araç gön­de­re­bi­le­cek ka­pa­si­te ve zengin­li­ğe sahip in­san­lık, mil­yon­lar­ca in­sa­nın aç­lık­tan öl­me­si­ni umur­sa­maz du­rum­da!

Çünkü bu güce ulaşan muk­te­dir­ler; bütün gücü elle­r­i­nde top­la­mak, dün­ya­nın bütün zengi­nli­kle­r­i­ne sahip olmak istiyor ve bu hesabın içinde binle­rce insanın hunha­rca katle­d­i­lme­s­i­ni, genel maliyet hes­a­b­ı­n­ın içi­nde­ki bir küsurat farkı­ndan daha fazla dikkate değer bulmu­y­o­rlar.

Çünkü bizim için kanla, acıyla, zulümle, katlia­mla eşle­şmiş ve ceddi­m­i­z­in “ezan okunan her yer vat­a­ndır!” dediği coğra­fya­l­ar; onlar için ene­rji­yle, petro­lle, altınla, kârla, fin­a­nsla, tankla, füzeyle, filoyla bağla­ntı­lı basit ticaret har­i­t­a­l­a­r­ı­nda küçük nokta­l­ar sadece.

Peki biz, bunca büyük ve muhte­ş­em bir mirasın sah­i­ple­ri olarak nerde kaybe­d­i­y­o­r­uz?

Bunun cev­a­b­ı­nı da aynı manevi mirasa yön­ü­m­ü­zü dönerek verelim;

İslâm tar­i­h­i­ne adını altın harfle­rle yazdı­rmış ünlü komutan Halid b. Velid(ra) kom­u­t­a­s­ı­nda­ki aske­rler, aldığı talimat ile “Benu Cezime” denen bir kavmin üzerine gönde­r­i­l­ir.

Ancak Halid b. Velid(ra), bir saldı­r­ı­yı meşru kılacak adı­mla­rı atmadan, yani muh­a­t­a­b­ı­na barış çağrısı yapma­d­an bir gece yarısı ansızın saldı­r­ır ve bu saldı­r­ı­da savaşın tarafı olma­y­a­c­a­ğı kesin olan sivil insa­nla­r­ın da öldüğü ortaya çıkar.

Halid b. Velid(ra), bu saldı­r­ı­d­an zafer kaz­a­nmış bir komutan olarak döner dönme­s­i­ne ama Âle­mle­re rahmet olan, tüm çab­a­l­a­r­ı­na rağmen Halid b. Velid(ra)’in yüzüne dahi bakmaz.

Tam aksine Âle­mle­re rahmet olan; gözle­r­i­nde yaş, duanın kan­a­tla­r­ı­na tut­u­nmuş bir halde elle­r­i­ni semaya açmış sürekli şöyle yak­a­rma­kta­d­ır:

“Allah’ım! Ben Halid’in yaptı­ğ­ı­ndan beriyim!”

Çağlar öte­s­i­nden alıp gönül sofra­n­ı­za ikram ettiğim bu yaş­a­nmı­şlık, size ne hisse­tti­rdi bilmi­y­o­r­um ancak burada benim dikka­t­i­mi çeken bir önce­l­i­ğ­in, sizin de dikka­t­i­n­i­zi çekme­s­i­ni isti­y­o­r­um;

Bir tarafta “güv­e­nli­ğ­i­ni” tehdit eden bir kavme karşı­l­ık yapılan saldırı, öbür tarafta “adalet” anla­y­ı­ş­ı­na ters düşen bir savunma biç­i­m­i­yle “önce­l­e­n­e­m­e­y­en” insan unsuru ve nih­a­y­e­t­i­nde tut­u­ndu­ğu köklere aykırı olduğu için “ben bu fiilden beriyim” diyen Nebevi bir önder!

Peki neden?

Çünkü adaleti öte­l­e­y­e­r­ek ortaya konan “güv­e­nlik” odaklı bir anlayış, başka bir deyişle ada­l­e­tle güv­e­nlik çat­ı­ştı­ğı zaman yani çık­a­rlar ön plana çıktı­ğ­ı­nda güv­e­nlik uğruna adaleti gözden çık­a­r­ı­l­a­b­i­l­ir bir şey olarak görmek, ilahi hitabın ona­yla­d­ı­ğı bir anlayış değ­i­ldir ki, tarih boyunca insa­nlı­ğa karşı işlenen tüm suçlar, güv­e­nlik ger­e­kçe­s­i­n­in arka­s­ı­na sığ­ı­n­ı­l­a­r­ak icra edi­lmi­ştir.

Güv­e­nli­ğ­in ada­l­e­t­in önüne geçtiği bir anlayış ise; “hakkın güce değil, gücün hakka tercih edi­ldi­ği” bir yakla­ş­ı­mdır ve tüm insa­nlık tarihi boyunca haklı­l­ı­ğ­ı­na güçlü­l­ü­ğ­ü­nü ref­e­r­a­ns göste­r­en tüm müste­kbir güçler, zul­ü­mle­r­i­ni aynı mantı­kla sav­u­nmuş ve akıl almaz vahşe­tler sergi­l­e­m­i­şle­rdir.

Yani ilk sık­ı­ntı­m­ız “adaleti” tesis etmek ve gücün hakkına değil hakkın gücüne iman etmek!

Başka?

Ruhla­r­ı­m­ı­zı dir­i­ltmek adına çağlar öte­s­i­nden zam­a­n­ı­m­ı­z­ın yürek ve zih­i­nle­r­i­ne yeniden nebevi bir soluk;

“Zalim de olsa mazlum da olsa karde­ş­i­ne yardım et!”

“Ya Rasûla­llah(sav)! Mazluma yardım edelim, bunu anladık da zalime nasıl yardım ederiz?”

“Zulmüne engel olarak.”

Siz bu ikazdan ne anla­d­ı­n­ız bilmi­y­o­r­um.

Ama ben bu hikmet kokan ikazdan “yanlış yapanı dahi tek başına bır­a­kma­m­ak; yanlış yapanı yanlışa duydu­ğ­u­m­uz öfke, onu müs­a­m­a­ha ile kuc­a­kla­m­a­m­ı­za engel olma­m­a­lı” mes­a­j­ı­nı alı­y­o­r­um.

Çağ­ı­m­ı­z­ın; en ufak bir yanlış, hata ve eksikte insa­nla­r­ın üzerini çizen kripto ile­t­i­ş­i­mle­r­i­ne bundan daha güzel bir man­i­f­e­sto ola­b­i­l­ir mi?

Ama farkı­nda­y­ım.

Sam­i­m­i­y­et, son dön­e­mle­rde en çok kirle­t­i­l­en kavra­mla­rdan biri.

Öze­lli­kle dinsel termi­n­o­l­o­ji açı­s­ı­ndan baktı­ğ­ı­n­ı­zda bu kavra­m­ın yüz akı olması ger­e­k­e­nler, bu muhte­ş­em ve muazzez kavra­m­ın yürek yarası oldular.

Üzülmek mi?

Üzülmek ne kelime, adeta kahro­l­u­y­o­r­uz.

Kirle­t­i­l­en ahlaki kavra­mla­r­ı­m­ı­za mı yanalım, din adına ortaya konan çirki­nli­kle­re mi yanalım, günbe­g­ün artan ahlâki körlü­ğ­ü­m­ü­ze mi yanalım, herke­s­in doğruyu kendi tek­e­l­i­nde sanma­s­ı­na mı yanalım, mutlu­l­u­ğu ipo­t­e­kle­m­e­ye çal­ı­ş­a­nla­ra mı yanalım, gönül ve mana har­a­m­i­l­e­r­i­n­in Allah adına alda­ttı­kla­r­ı­na mı yanalım, “sam­i­m­i­y­et” diye diye tük­e­t­i­l­en değ­e­rle­r­i­m­i­ze mi yanalım, hoyra­tça kırılan umu­tla­ra mı yanalım, örse­l­e­n­en güven duygu­s­u­na mı yanalım, yoksa mağdur edilen insa­nla­ra mı yanalım bilmi­y­o­r­um!

Işıksız bır­a­k­ı­lmış bir göz gibi kutsa­lla tüm ili­şki­l­e­r­i­ni kop­a­rmış, kendi kendi­s­i­ne yab­a­ncı­l­a­şmış ve var­o­l­u­ş­u­na ihanet etmiş, hürmeti çiğne­nmiş, kimliği kunda­kla­nmış, izzeti yar­a­l­a­nmış, haf­ı­z­a­sı sil­i­nmiş, duygusu inci­t­i­lmiş, haysi­y­e­ti tec­a­v­ü­ze uğramış, bilinci örse­l­e­nmiş; yüreği işgale, aklı iğfale uğramış bir şuurla kal­e­mler kırık, gözler yumuk, boy­u­nlar eğri, ağızlar kilitli!

Ama bu tabloyu gördü­kçe yüreği acıyan, sol tarafı kanayan, gözle­r­i­ne kum kaçmı­şça­s­ı­na gec­e­l­e­r­i­ni gündüz eden, bir kum tanesi olup çölün derdi­yle kavru­l­a­nla­r­ın, bul­a­b­i­ldi­ği en tenha yerde yüzle­r­i­ni kalple­r­i­ne yasla­y­a­r­ak, duanın kan­a­tla­r­ı­na tut­u­n­a­r­ak cenne­t­i­ni yit­i­rmiş Âdem(as) gibi gözle­r­i­nden gön­ü­lle­r­i­ne bir kanal bağla­y­a­r­ak ıslak secde­l­e­r­i­ni, içli yak­a­r­ı­şla­r­ı­nı bilirim.

Farkı­nda­l­ık dil­e­kle­r­i­mle!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir