Blog

DAVA KENDİNİ DOĞURMA DAVASI

2026-03-15

DAVA KENDİNİ DOĞURMA DAVASI

Dede kurşun kalemle yazı yazma­kta­d­ır. Tor­u­n­u­n­un kendi­s­i­ni seyre­tti­ğ­i­ni fark eder, bir ara başını kaldı­r­ır ve “evladım kurşun kal­e­mden insanın öğre­n­e­c­e­ği beş şey vardır. “der: Ne kadar har­i­k­a­l­ar meydana get­i­r­i­rse de onu yöneten bir el vardır. Bizde bu el yar­a­t­ı­c­ı­d­ır. Dede, arada durur ve sonra kalemi sivri­ltir. Bu kaleme acı verse de onu güz­e­lle­şti­r­ir, hay­a­tta­ki acılar da böyle­d­ir. Yanlış yaptı­ğ­ı­nda silmene olanak tanır, sen de yapılan hat­a­l­a­r­ın tel­a­f­i­s­i­ne imkan ver. Kalemi değerli kılan dış­ı­nda­ki tahta değil, içi­nde­ki kurşu­ndur, dışını değil içini güz­e­lle­ştir ve insa­nla­r­ın dış güz­e­lli­ğ­i­ne değil, iç zengi­nli­ğ­i­ne değer ver. “Unutma” evlat der bu kez… Kurşun kalem her yerde bir iz bırakır, sen de yaptı­kla­r­ı­nla hayatta güzel bir iz bır­a­k­a­r­ak git.

Evet, aslında ded­e­m­i­z­in dediği gibi insa­nlar birbi­r­i­n­in sadece dışını görür. Allah ise hem dış­ı­m­ı­zı hem de içimizi görür. Bunu bilen bir kimse­n­in bütün işleri ve düş­ü­nce­l­e­ri edepli olur. Bu nedenle, bed­e­n­i­ne değil, kalbine değer vermeye meylet ve gönlünü olgu­nla­ştı­rmak için çab­a­l­a­m­ak lazım. Çünkü kişi; bedeni kadar değil, ruhu kadar insa­ndır.

Ama hayatın eskiye oranla daha hızlı aktığı bir zaman dil­i­m­i­ni yaş­ı­y­o­r­uz artık ve bu zaman dil­i­m­i­nde değ­i­ş­i­rken bir şeyleri de bır­a­k­ı­y­o­r­uz geride yerine başka şeyler koyarak. Ama ne zamanın göt­ü­rdü­kle­r­i­ne mâni ola­b­i­l­i­y­or ne de get­i­rdi­kle­r­i­yle nasıl başa çık­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­i­ze dair net bir teklif ortaya koy­a­b­i­l­i­y­o­r­uz. Herşe­y­in çok hızlı yaş­a­ndı­ğı, çok çabuk tük­e­t­i­ldi­ği, iman iddia­s­ı­nda oldu­ğ­u­m­uz kit­a­b­ı­m­ı­z­ın 75 aye­t­i­nde emre­d­i­lme­s­i­ne rağmen akle­tme­n­in ve düş­ü­nme­n­in lüks ve yazık ki zaman israfı say­ı­ldı­ğı bir çağ biz­i­mki­si. Aynı çağın göğsü­nden süt emdi­ğ­i­m­iz insa­nla­rı anlamak bir yana çoc­u­klu­ğ­u­m­u­zdan iti­b­a­r­en yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız herşey bizi hızla ama farke­tti­rme­d­en dön­ü­ştü­r­ü­rken bu hıza ayak uydu­rmak ve çağın ger­i­s­i­nde kalma­m­ak için oda­kla­nmış bey­i­nle­r­i­m­iz bir kalp taş­ı­d­ı­ğ­ı­nı unu­t­u­y­or ve bu koştu­rma­ca içinde kalbin ritmi, fıtri düzeni kaybo­l­up gidiyor.

Zira birbi­r­i­m­i­zi görme­m­ek, anla­m­a­m­ak, duyma­m­ak için yaş­a­nmı­şlık ve alda­nmı­şlı­kla­r­ı­m­ı­z­ın tez­a­h­ü­rü önya­rgı­l­a­r­ı­m­ı­zdan, ego­l­a­r­ı­m­ı­zdan, aid­i­y­e­tle­r­i­m­i­zden, zaa­fla­r­ı­m­ı­zdan, ideo­l­o­j­i­l­e­r­i­m­i­zden, anlama ve kavrama biç­i­mle­r­i­m­i­zden, yorum farklı­l­ı­kla­r­ı­m­ı­zdan, ırkı­m­ı­zdan, cinsi­y­e­t­i­m­i­zden, kibri­m­i­zden, ezbe­rle­r­i­m­i­zden, sta­t­ü­m­ü­zden, şehri­m­i­zden, muh­i­t­i­m­i­zden ve daha bilmem nel­e­r­i­m­i­z­in hepsi­nden birden duv­a­rlar örmüşüz. İç içe geçmiş, birbi­r­i­ni bazen örten, sıklı­kla tah­a­kküm altına alan ama hep sinsice sakla­y­an milyo­nla­rca gör­ü­nmez duvarın ardı­ndan birbi­r­i­m­i­zi işi­tme­ye, görmeye ve anla­m­a­ya çal­ı­ş­ı­y­o­r­uz.

Kıyme­tli bir üstadın dediği gibi kel­i­m­e­n­in tam anla­m­ı­yla “mış gibi” yaş­ı­y­o­r­uz. Dinle­rmiş gibi…Anla­rmış gibi… Duy­a­rmış gibi. Körler çarşı­s­ı­nda ayna satan tacir misali tüm bunla­r­ın farkına vardı­ğ­ı­m­ı­zda ise iş işten geçmiş oluyor; çünkü avu­çla­rda kalan tek şey adına “tecrübe” koydu­ğ­u­m­uz alda­nmı­şlı­kla­ra eklenen can kır­ı­kla­r­ı­yla tıka basa dolu koca bir yalnı­zlık oluyor.

İşte -şu sıralar olduğu gibi- bu dur­u­mla­rda anne bab­a­s­ı­n­ın kavga­s­ı­ndan korktu­ğu için masanın altına sakla­n­ıp, elle­r­i­ni kul­a­kla­r­ı­na bastı­r­a­r­ak hıçkıra hıçkıra ağlayan bir çocuk gibi; anla­msız sav­a­şla­rdan, ucuz kavga­l­a­rdan, basit hes­a­pla­rdan kaçıyor, kalbi­m­in der­i­nli­kle­r­i­ne sakla­n­ı­y­o­r­um. Bugün var, yarın yok mevzu­l­a­r­ın hengâme­si içinde ölüp gitme­kte­nse, dünle­r­in yar­ı­nla­rda da var olacak olan, hakikat inci­l­e­r­i­ni topla­y­a­r­ak yaşamak daha insanca geliyor bana. Kit­a­pla­ra sığ­ı­n­ı­y­o­r­um.

Peki neden bu halde­y­iz?
Sanırım başta kendi nefsim bu dünyaya ne için gönde­r­i­lmiş oldu­ğ­u­m­u­zu ve aslında gelme­n­in gitme­n­in ilk adımı oldu­ğ­u­nu unu­ttu­ğ­u­m­uz için. Başka bir şey için değil sırf bizi gönde­r­e­ni razı etmeye geldi­ğ­i­m­iz gerçe­ğ­i­ni haf­ı­z­a­m­ı­z­ın en kuytu köş­e­l­e­r­i­ne attı­ğ­ı­m­ız için. Kullu­ğ­un öyle­s­i­ne şefkat ile yanyana yaz­ı­lmış oldu­ğ­u­nu sandı­ğ­ı­m­ız için. Kişinin kendine şefka­t­i­n­in kul olu­ş­u­n­un ama başka­s­ı­na şefka­t­i­n­in ise Rabbine kul oluşu oldu­ğ­u­nu içse­lle­şti­r­e­m­e­d­i­ğ­i­m­iz için. Dil­i­m­i­zle ayan beyan her zaman ve mekânda aslında dile get­i­rdi­ğ­i­m­iz gerçe­kle­ri ahva­l­i­m­i­ze yansı­t­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız; söylem ile eyle­mle­r­i­m­iz birbi­r­i­ni yal­a­nla­d­ı­ğı için. Ve asıl olanın bilmek değil yap­a­b­i­lmek, söyle­m­ek değil yaş­a­y­a­b­i­lmek oldu­ğ­u­nu yazık ki erte­l­e­d­i­ğ­i­m­iz için. Sonuçta da yazık ki dilimiz ne oldu­ğ­u­nu anla­tma­ya çal­ı­ş­ı­rken halimiz ne olma­d­ı­ğ­ı­m­ı­z­ın en büyük ispa­tçı­sı ama anla­m­a­n­ın dilini bilme­d­en anla­tma­n­ın sancı­s­ı­yla ölü­y­o­r­uz.

Evet, sağımız solumuz önümüz arkamız üstümüz altımız eğri artık ama bundan da zor olanı sanırım “emro­l­u­ndu­ğ­u­m­uz gibi dosdo­ğru olmak.” Çünkü ina­nçla­r­ı­n­ın közüne davra­n­ı­şla­r­ı­yla üfle­y­e­m­e­y­e­nler; köt­ü­l­ü­ğe, haksı­zlı­ğa, zulme, ada­l­e­tsi­zli­ğe hizme­t­in onursuz köprüsü oluyor böyle­l­i­kle. Bunu da kötülük yaparak değil; zulme, haksı­zlı­ğa, ada­l­e­tsi­zli­ğe sessiz kalarak, yani pasif “iyi” kalarak yap­ı­y­o­rlar.

Bu nokta­d­an baktı­ğ­ı­m­ı­zda ise eli kolu yıkamak, başı meshe­tmek yetmi­y­or şüphe­s­iz. Akla abdesti ilimle, gönle abdesti ise sam­i­m­i­y­et ve tesli­m­i­y­et ile aldı­rmak ger­e­k­i­y­or. Bunlar olmadan vicdan, insaf, feraset ve basiret devreye girmi­y­or ve sadece tenin aldığı abdest ile namaz kuru bir ritüel halini alıyor ve günümüz çoğ­u­nlu­ğ­u­n­un yaptığı gibi bir borç ödeme sea­nsı­na(!) dön­ü­ş­ü­y­or.

Bilmi­y­o­r­um. İyi, güzel, doğru, hak ve hakikat adına ne varsa; sevgi, şefkat, rahmet, merha­m­et ve en çok da adalet adına ne varsa yaş­a­m­a­y­ıp sadece dille­ndi­rdi­ğ­i­m­iz için mi eğriye ve yanlışa olan bu aşkımız yoksa sırf Rabbin ihtişam ve kudre­t­i­ni gör­e­b­i­lmek adına birer nimet olarak verilen gözle­r­i­m­i­zi külfete çevirip onun bunun şunun ayıp, günah ve kus­u­r­u­na oda­kla­nmak daha mı kol­a­y­ı­m­ı­za kaçıyor! Olmaz ded­i­ğ­i­n­iz o kadar çok olmazı, yapmaz ded­i­kle­r­i­n­i­z­in iha­n­e­t­i­ni, gitmez ded­i­kle­r­i­n­i­z­in kalle­şli­ğ­i­ni o kadar derin yaş­ı­y­o­rsu­n­uz ki şaş­ı­rmak giderek uza­kla­ş­ı­y­or alıp verdi­ğ­i­n­iz her nefesle.

İşte bu yüzden de “dünya eksildi” diyorum her fırsa­tta… Sözün erde­m­i­ne sahip insa­nlar aza­ldı­kça, doğru­l­u­ğ­un paha biç­i­l­e­m­ez bir hazine olduğu gerçe­ğ­i­ni unu­ttu­kça, günü kurta­rmak adına söyle­d­i­ğ­i­m­iz yal­a­nla­r­ın ardı arkası kes­i­lme­d­i­kçe, kendi­m­i­zi oldu­ğ­u­m­u­zdan farklı göste­r­en maske­l­e­r­in altında huzurlu hisse­tti­kçe tük­e­t­i­y­or, tük­e­t­i­y­or, tük­e­t­i­y­o­r­uz. Hem kendi­m­i­zi hem değ­e­rle­r­i­m­i­zi hem man­e­v­i­y­a­t­ı­m­ı­zı hem de en yakın çevre­m­i­zden başla­y­a­r­ak tüm dünyayı. Üstelik hep bir “haklı­l­ık” edası içinde. Karşı­m­ı­zda­k­i­n­in hak ve huk­u­k­u­nu hiçe sayarak. Hep “haklı” olma edası içinde kıvra­n­an bir­i­l­e­r­i­yle de “hakkı kaldı­rmak” imkânsız hale geliyor ve kendi­n­i­zi bu kez yalnı­zlı­ğa, o derin sessi­zli­ğe, içi­n­i­z­in Hira’sına terk edi­y­o­rsu­n­uz.

Evet, insan en çok da böyle demle­rde -milyo­nla­r­ın içinde de olsa- yalnız kal­a­b­i­l­i­y­or. Çünkü bu nokta­d­a­ki yalnı­zlık yanında kimse­n­in olma­m­a­sı değil, seni anla­y­a­c­ak kimse­n­in olma­m­a­sı. O an kendini çok kal­a­b­a­l­ık bir mez­a­rlı­kta “tek canlı” gibi hisse­d­i­y­or insan. Sen doğruyu gör­ü­y­o­rsun ama etra­f­ı­nda­k­i­l­er seni gördü­ğ­ü­nü gör­ü­nce­ye kadar bu yalnı­zlı­ğı bir yaşam biçimi olarak seç­i­y­o­rsun. Bu münzevi sessi­zli­kte ise aslında yaş­a­m­a­n­ın “bil­i­y­o­r­um” zannı­n­ın konfo­r­u­ndan hiçbir şey bilme­d­i­ğ­i­ni fark etmenin ızdı­r­a­b­ı­na doğru hızla yürümek gibi bir şey oldu­ğ­u­nu farke­d­i­y­o­rsun. Çünkü yanıla yanıla, acıya acıya, kanaya kanaya öğre­n­i­y­o­rsun; bildi­ğ­i­n­in yan­ı­ldı­ğ­ı­na bile yetme­d­i­ğ­i­ni. Zamanla bilme­yle yar­ı­şma­ktan vazge­ç­i­y­or, bilme­d­i­kle­r­i­n­in bildi­kle­r­i­nden çok daha fazla oldu­ğ­u­nu bilmeye başlı­y­o­rsun.

Her şeyin iyi olması için, kendimi biraz daha iyi bir insan eyle­m­e­ye gayret etme­kten başka bir şey gelme­zken elinden bu tef­e­kkür deryası içinde kulaç atarken de düş­ü­n­ü­y­or, düş­ü­n­ü­y­or, düş­ü­n­ü­y­o­rsun! Varlı­ğ­ı­m­ız birli­kte oldu­ğ­u­m­uz insa­nla­ra safa mı, cefa mı? Yan­ı­m­ı­za gel­e­nle­re kalbi­m­i­zden zehir mi ikram edi­y­o­r­uz muh­a­bbet mi? Yük mü alı­y­o­r­uz, yük mü olu­y­o­r­uz?

Zira yaş­a­nmı­şlı­kla­r­ın bir başka­s­ı­na nasihat etmenin müthiş keyfi dur­u­rken, kendine söz dinle­t­e­b­i­lme­n­in muazzam ızdı­r­a­b­ı­na talip olmanın ancak seçki­nle­r­in kârı oldu­ğ­u­nu öğre­t­i­y­or; hem de kafana vura vura. Oysa ki aslında dava kendini doğurma davası. İçine hicret edip oradaki kiri, pası, kini, öfkeyi, nefreti buğzu ve adaveti tem­i­zle­me davası. Ama biz kirli bir saraya pad­i­ş­a­h­ın misafir olma­y­a­c­a­ğ­ı­nı bile bile o kirli paslı kalple­r­i­m­i­zle üze­r­i­m­i­ze zerrece toz kondu­rmu­y­or; bizim gibi düş­ü­nme­y­e­ni kovuyor, iste­m­e­d­i­ğ­i­m­iz gibi davra­n­a­nı haklı­y­or, dil­e­m­e­d­i­ğ­i­m­iz şekilde söz söyle­y­e­n­in dilini kop­a­r­a­c­ak kadar küsta­hla­ş­ıp Allah’a kul oldu­ğ­u­m­uz vehmi içinde ömür tük­e­t­i­y­o­r­uz.

Çivisi her geçen gün biraz daha çıkıyor dünya­n­ın ve biz bu yozla­şma­yla birli­kte muk­a­dde­sle­r­i­m­i­zi de, aidiyet hisle­r­i­m­i­zi de, doğru­l­a­r­ı­m­ı­zı da, mes­u­l­i­y­et duygu­m­u­zu da, sua­lle­r­i­m­i­zi de bir bir yit­i­r­i­y­o­r­uz. Önce­l­i­kle kendi­m­i­ze, fikri­m­i­ze, insa­n­ı­m­ı­za sonra ait oldu­ğ­u­m­uz manevi mirasa, tar­i­h­i­m­i­ze, coğra­fya­m­ı­za düşman oluş ser­ü­v­e­n­i­m­iz böylece başlı­y­or. Bu noktada da hiç kimse tar­a­f­ı­ndan ele­şti­r­i­l­e­m­e­y­e­c­ek kadar mük­e­mmel, herkesi ele­şti­r­e­b­i­l­e­c­ek kadar bilgili insa­nlar oldu­ğ­u­m­uz vehmine kap­ı­l­ı­y­o­r­uz. Tembe­lli­ğ­i­m­i­zi de, kol­a­ycı­l­ı­ğ­ı­m­ı­zı da, öğre­n­i­lmiş çar­e­s­i­zli­ğ­i­m­i­zi de gör­e­m­i­y­or; ezbe­rle­r­i­m­i­zi bir tarafa ata­m­ı­y­o­r­uz. Hamasi nut­u­kla­rla cûşa gelince de bütün mes­e­l­e­l­e­r­i­m­i­zi halle­ttik zanne­d­i­y­o­r­uz. Düş­ü­nmek iste­m­i­y­o­r­uz, çünkü hat­a­l­a­r­ı­m­ı­zda­ki sor­u­mlu­l­uk pay­ı­m­ı­zla yüzle­şmek ürkü­t­ü­y­or bizi, tef­e­kkü­re niy­e­t­i­m­iz, muh­a­s­e­b­e­ye çapımız, müc­a­d­e­l­e­ye gayre­t­i­m­iz yok!

Kendi­m­i­zi kandı­rma­ktan vazge­çmek güzel, kar­a­nlı­ğı fark etmek iyi, ışığın yanması ger­e­kti­ğ­i­ni dert etmek âlâ, peki biz bu işi nasıl çöz­e­c­e­ğ­iz? Sanırım anla­tma­yı bırakıp anla­m­a­ya çab­a­l­a­y­a­r­ak. Tebli­ğden vazge­ç­ip temsil ederek. İlkin kendi­m­i­zi, sonra çevre­m­i­zi, sonra tüm yar­a­t­ı­l­a­nı ve en sonunda da kainatı okumaya başla­y­a­r­ak. “Emanet” bil­i­nci­ni ili­kle­r­i­m­i­ze kadar işle­y­e­c­e­ğ­iz. Aldı­ğ­ı­m­ız nefesin dahi bize ait olma­d­ı­ğ­ı­nı içse­lle­şti­r­e­c­e­ğ­iz.

Böyle­l­i­kle eşya üze­r­i­nde­ki tas­a­rruf hakkı­m­ı­za bir hudut koyacak, şekil ve üslûbu büyük bir ciddi­y­e­tle sorgu­l­a­y­ıp Müslü­m­a­nca bir okuyuş üze­r­i­nden yeniden tan­ı­mla­m­a­ya mecbur hisse­d­e­c­e­ğ­iz. Kap­i­t­a­l­i­zmin vahşi, sek­ü­l­a­r­i­t­e­n­in cazip, mod­e­rni­t­e­n­in aya­rtı­cı dav­e­t­i­ne kendi­m­i­zi tatmin yollu bir rea­ksi­y­on yahut vicda­n­ı­m­ı­zı rah­a­tla­tmak için bir tavır olsun diye değil; Müslü­m­an oldu­ğ­u­m­uz için, başka türlü­s­ü­nü yapmaya hakkı­m­ız olma­d­ı­ğı için, yerle­r­in ve gökle­r­in Rabbine kul oldu­ğ­u­m­uz için bunu yapmaya mecbur oldu­ğ­u­m­u­z­un farkına var­a­c­a­ğ­ız.

Bir annenin kayıp evla­d­ı­nı aradığı gibi, bir oru­çlu­n­un iftar anında suyu araması gibi, bir hasta­n­ın şifa aradığı gibi, bir âşığın ası­rla­rdır görme­d­i­ği sevgi­l­i­s­i­ni köşe bucak aradığı gibi tüm yar­a­t­ı­lmı­şa hizmet ede­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­iz ves­i­l­e­l­e­ri ara­y­a­c­a­ğ­ız böyle­l­i­kle. Borçlu­n­un borcuna kendi borcu­m­u­za koştu­rdu­ğ­u­m­uz gibi koş­a­c­a­ğ­ız. Hasta­n­ın ted­a­v­i­si için kendi hasta­l­ı­ğ­ı­m­ı­za derman arar gibi uğra­ş­a­c­a­ğ­ız. Boynu büküğün yüzünü güldü­rme­ye, açın karnını doy­u­rma­ya, yoksu­l­un sofra­s­ı­na katık olmaya, yetimin yür­e­ğ­i­ne dok­u­nma­ya, tal­e­b­e­n­in yet­i­şme­s­i­ne, garibin işinin hallo­lma­s­ı­na uğra­ş­a­r­ak tük­e­t­e­c­e­ğ­iz ömür dediğin çileyi. Kimbi­l­ir işte belki o gün ama sadece o gün kav­u­ş­a­c­a­ğ­ız gerçek huzura…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir