Blog

DERTLERİMİZİN SEBEBİ BİR, SURETİ BAŞKA

2026-03-15

DERTLERİMİZİN SEBEBİ BİR, SURETİ BAŞKA

Para, iş, eş, aş, aşk, evlat, ev, araba, kıyafet, sağlık, itibar. Benim param, benim arabam, benim evim, benim çoc­u­kla­r­ım, benim tel­e­f­o­n­um, benim bilgi­s­a­y­a­r­ım veya; “şu da benim olmalı”, “bu benim elimde kalmalı”, “benim bir eksiğim olma­m­a­lı”, “bu niye benim değil ki?”, “şunu bana niye verme­d­in ki?”, “ben­i­mki­l­er niye az olsun ki?”, “onda varsa bende de olmalı”, “onların var da benim niye yok!”, “bende yoksa sende de olma­m­a­lı”, “bunlar benim, kimseye vermem”. Hiçbiri yabancı cümle­l­er değil, değil mi hiçbi­r­i­m­i­ze.

Zira bunlar, say­ı­s­ı­nı yüzle­rce artı­r­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­iz “ben” kavramı üzerine inşa etti­ğ­i­m­iz istek ve tal­e­ple­r­i­m­iz, tüketim hırsı­m­ız, sahip olma gayre­t­i­m­iz. Az veya çok farke­tmi­y­or. Sahip olma dürtüsü, tüketim hırsı ele geç­i­rmiş durumda her bir­i­m­i­zi. Tük­e­t­i­mi ilk ve tek ayet olarak dikte eden; ibadeti tük­e­tmek, mabedi AVM’ler, azizi pop fig­ü­rler, çağrısı rekla­mlar, min­a­r­e­si reklam pan­o­l­a­rı ve dev ekra­nlar, ağlama duvarı elma storlar, sevabı harca­m­ak, günahı yet­i­nmek, kutsalı kutsal tan­ı­m­a­m­ak olan ente­r­e­s­an bir din olan kap­i­t­a­l­i­zme iman ettik çünkü.

Bu din gel diyor, kim olursan ol yine gel. İster Müslü­m­an ol, ister Budist, ister ateist hiç fark etmez; yeter ki harca, yeter ki tüket. Hayatın hemen her alanına dair teklifi olan bu din, tıpkı bir afyon gibi bizi bağ­ı­mlı­sı kıldı; çerçe­v­e­m­i­zi çizdi, sta­t­ü­m­ü­zü bel­i­rle­di, değer yargı­l­a­r­ı­m­ı­zı tespit etti ve nihayet bizi kendi­m­i­zden başka bir şeye dön­ü­ştü­rdü. Bu dine iman edip teslim oldu­ğ­u­n­uz anda mesele sizinle ceb­i­n­i­zde­ki paranın,eli­n­i­zde­ki mülkün, mevcut imkânla­r­ı­n­ı­z­ın mün­a­s­e­b­e­ti olma­ktan öteye taş­ı­n­ı­y­or. İnsana, eşyaya, had­i­s­e­ye, varlığa, değere bak­ı­ş­ı­n­ı­zı ister istemez yeni din­i­n­i­z­in perspe­kti­fi şek­i­lle­ndi­r­i­y­or. Ne yerde buldu­ğ­u­n­uz ekmeği öpüp başa göt­ü­rme­ye gerek kalıyor, ne de bir dereden bile abdest alırken suyu israf etme­m­e­ye ihtiyaç duy­u­y­o­rsu­n­uz.

Cânım yılla­r­ı­nı heba ederek kav­u­ştu­ğu okul diplo­m­a­s­ı­nı gel­e­c­e­ğ­i­n­in garanti belgesi olarak gören ama diplo­m­a­s­ı­na kav­u­ştu­ğ­u­nda yaş­a­d­ı­ğı hayal kır­ı­klı­ğ­ı­yla ordan oraya bu kez iş ara­m­a­kla ömrünü tüketen gençle­r­i­m­iz; mesle­ğ­i­ni çoluk çoc­u­ğ­u­n­un naf­a­k­a­sı için sınıfta ders anla­tma­ktan ibaret bilen öğre­tme­n­i­m­iz, hasta­s­ı­nı ekmek kapısı gibi gören dokto­r­u­m­uz, suçlu oldu­ğ­u­nu bildiği müv­e­kki­l­i­ni berat etti­rme­yi başarı sayan avu­k­a­t­ı­m­ız, mah­a­lle­n­in berberi olmakla imamı olmak ara­s­ı­nda­ki farkı idra­kten mahrum kanaat önde­r­i­m­iz, işgal ettiği koltuğu yak­ı­nla­r­ı­na isti­hdam alanı olarak parse­lle­y­en siy­a­s­e­tçi­m­iz, işi kit­a­b­ı­na uydu­rma­yı işin kit­a­b­ı­ndan daha iyi bilen bür­o­kra­t­ı­m­ız, mesai saatini lak-lak’la doldu­r­an mem­u­r­u­m­uz, mes­ai­s­i­n­in içini lak­a­ytlı­kla boş­a­ltan işçimiz, zalim müt­ea­hhi­t­i­m­iz, üçka­ğ­ı­tçı tücca­r­ı­m­ız, milyo­n­er dil­e­nci­m­iz, duasız annemiz, zampara babamız da bu dinin dinda­rla­rı.

Farkı­nda mısınız bilmi­y­o­r­um ama bu din say­e­s­i­nde avu­çla­r­ı­m­ı­zdan kayıp gitti; o dillere destan muh­a­bbe­t­i­m­iz, mahalle sohbe­tle­r­i­m­iz, her biri ana­m­ı­zdan bab­a­m­ı­zdan vefalı komşu­l­a­r­ı­m­ız. Bu din say­e­s­i­nde 120 m2 lik evlerde dahi birbi­r­i­nden bağ­ı­msız insa­nlar var artık; zira annenin, babanın, evladın dünyası apayrı artık. Yani aslında tüm dertle­r­i­m­i­z­in sebebi bir, sur­e­tle­ri başka. Bu sebep-suret iza­h­a­t­ı­nı başka bir yazıya diyerek münte­s­i­bi oldu­ğ­u­m­uz ina­ncı­m­ı­z­ın “tekasür” yani “çoğ­a­ltma yarışı” olarak tan­ı­mla­d­ı­ğı kap­i­t­a­l­i­zmi neden bir din olarak tan­ı­mla­d­ı­ğ­ı­mı izah etmeye çal­ı­ş­a­y­ım bu yazımda;

Bu dinin önce­l­i­ği olan “servet bir­i­kti­rme hırsı” bizim ina­nçsal kültü­r­ü­m­ü­zde­ki zühd benzeri bir “çile”yi ger­e­kti­rti­r­i­y­or. Bizdeki zühd kavramı kişinin “kendini okuması, hiçli­ğ­i­n­in farkına varması, kalbi­nde­ki kir, pas ve hat­a­l­a­r­ı­ndan arı­nma­sı” iken kap­i­t­a­l­i­zm din­i­nde­ki çile, başka­l­a­r­ı­n­ın kanını,emeğini, alın terini emerek çek­i­l­i­y­or. Bu çile ile servet bir­i­kti­r­en ulvîle­ş­i­y­or ve sahip olunan servet mikta­r­ı­nca da toplu­msal bir kutsa­llık kaz­a­n­ı­y­or. Hangi yoldan elde edi­ldi­ği çok da önemli olmayan bu servete ulaşan kişi elde ettiği serve­t­i­yle; bizim ina­nçsal kültü­r­ü­m­ü­zde “heg­e­m­o­nya”(hük­ü­mra­nlık kurma) olarak tabir edilen ve bunu yap­a­nla­r­ın ısrarla ceh­e­nnem ate­ş­i­yle tehdit edi­lme­s­i­ne karşı­l­ık çektiği çile (emdiği kan, çaldığı emek ve alı­nte­ri) ile bir yoksul sınıf yaratan bu heg­e­m­o­nya, yoksul sınıfa karşı “rızık bende” iddia­s­ı­nı sözüm ona meşru­l­a­ştı­r­ı­y­or ve ortaya “yalva­r­an” bir sınıf çıkmış oluyor. Bu dinde yalva­rma, bir dua çağrısı olup, servet sah­i­ple­ri verdi­kle­ri bağış karşı­l­ı­ğı edilen “dua”nın “yön­e­t­e­ni” olarak işe alan, işten çık­a­rtan, “ekmek veren” ege­m­e­nle­re dön­ü­ş­e­r­ek bir “ilahlık” tas­a­vvu­ru ortaya koyuyor.

Bu din “anneler günü, babalar günü , kad­ı­nlar günü, işçi bayramı” gibi say­ı­s­ı­nı çokça artı­r­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­iz zaman dil­i­mle­r­i­ne yay­ı­l­a­r­ak “bayram”lar ilan ediyor ve ritüeli olmayan gün kalma­y­a­c­ak şekilde bütün yıla yay­ı­l­ı­y­or. Yoksu­lluk büy­ü­d­ü­kçe, muhta­çlar arttı­kça bu din de sem­i­r­e­r­ek büyüyor ve bu sayede “rızık indirme”nin meşru­l­u­ğu sağla­n­a­r­ak; muhtaç bır­a­k­ı­l­an kesimin hemen her günü zengini kutsama, ona “tal­e­ple­r­i­ni duyurma” yür­ü­y­ü­ş­ü­ne çıkma­kla geçiyor ve bu “ayin” hali sürekli kıl­ı­n­ı­y­or. Sürekli kıl­ı­n­ı­l­an bu “ayin”ler say­e­s­i­nde ait olunan kültü­r­ün kodları adım adım sil­i­n­e­r­ek, olu­ştu­r­u­lma­ya çal­ı­ş­ı­l­an “tek kültür” par­a­d­i­gma­sı içinde her geçen gün kanser hızıyla yayılan bu din sürekli sinema, stadyum, AVM adı altında yeni tap­ı­n­a­klar açıyor. Bu tap­ı­n­a­kla­r­ın çoğuna (hatta artık tam­a­m­ı­na) gün ışığı girmi­y­or; çünkü tap­ı­n­a­kla­rda­ki dinda­rla­r­ın zaman kavra­m­ı­nı yit­i­rme­l­e­ri ve tap­ı­n­a­ğı nasıl terke­d­e­c­e­kle­r­i­ni bilme­m­e­si ger­e­k­i­y­or. Her yapılan alı­şve­r­iş kişiyi daha çok dinda­rla­ştı­r­ı­y­or ve tük­e­tti­kçe imanı artıyor! Sta­dyu­mla­rda­ki zikir, “en büyük kim?” ile yankı bul­u­rken, AVM’lerde bu zikir “en pahalı hangisi” ne dön­ü­ş­ü­y­or.

Bu dinde bilgi “ücre­tsiz” sun­u­l­u­y­or, “çok okudum, çok çal­ı­ştım ve kaz­a­ndım” algı­s­ı­yla yaşanan tesli­m­i­y­et süreci kartvi­z­i­nde­ki unvan ile “müjde”lenerek “kurtu­l­uş-felah” çağrısı olu­ştu­r­u­l­u­y­or. Marka ve log­o­l­a­rla etki­l­e­ş­im arttı­kça, par­a­l­a­r­ın üstü­nde­ki sembo­lle­rle yak­ı­nlık sağla­ndı­kça, kartvi­z­i­tle­rde­ki sıf­a­tlar büy­ü­d­ü­kçe “kurtu­l­uş” ümidi de eş zamanlı artıyor. Bu din fat­u­r­a­sı ne olursa olsun bakma­d­an, hangi inanç ve toplu­mda oldu­ğ­u­nu umu­rsa­m­a­d­an varolan “mutlak değer”leri yıkarak üzerine inşa ettiği yeni “mutlak değ­e­rler” ile geride bır­a­ktı­ğı hiçbir “mutlak değer”in onun varlık ned­e­n­i­ne müd­a­h­a­le etme­s­i­ne izin vermi­y­or. Esnafı, zan­aa­tka­rı,çiftçi­yi, üre­t­i­c­i­yi kendi dininin kafiri gören bu din maaş almayan, düzenli geliri olmayan veya sundu­kla­r­ı­na müşteri olmayan bir varlığı kabul etmeyip sistem dışına atarak “yok sayıyor.”

Dinine iman eden bireyi “bolluk” alanına taşıyıp iyice dinda­rla­ştı­r­an bu dinin devamı için bir­i­l­e­r­i­n­in hep yoksul kalması ger­e­k­i­y­or. “Çalış senin de olur” ret­o­r­i­ğ­i­ni menkı­b­e­l­e­şti­r­en bu dinde yoksu­lla­r­ın kendi otu­rdu­kla­r­ı­na benzer kon­u­tla­ra otu­rma­sı, kendi sit­e­l­e­r­i­nde komşu olma­l­a­r­ı­na tah­a­mmül yok; çünkü bu dine göre onlar kad­e­rle­r­i­nde “yoksu­lluk” yazılı zav­a­llı­l­ar. Tıpkı Kilise’nin cennet satması gibi bu din de kendisi üre­tme­d­i­ği halde mutlu­l­u­ğu, tatmini ve hazzı “hayatın gerçek tadı”, “mutlu­l­uk yaş­a­d­ı­ğ­ın yerde” gibi “ayetler”le (reklam spotu) paz­a­rlı­y­or.

Sizce sayfa­l­ar dolusu artı­r­a­b­i­l­e­c­e­ğ­im bu argü­m­a­nla­rı daha fazla sır­a­l­a­m­a­ya gerek var mı? Biz neden bir türlü “huzur” denen o muazzam lezzete ula­ş­a­m­ı­y­o­r­uz, eskiler neden daha çok “huzurlu” idi, anla­ş­ı­l­ı­y­or mu biraz? Peki… Biz bu dine iman ettikçe, sah­i­plik arzumuz depre­şti­kçe, tüketim hırsı­m­ı­zı törpü­l­e­m­e­d­i­kçe daha çok tük­e­n­e­c­e­ğ­i­m­i­zi ve artık avu­c­u­m­u­zda kır­ı­ntı­sı kalan manevi din­a­m­i­kle­r­i­m­i­zi de kaybe­d­e­c­e­ğ­i­m­i­zi biliyor muyuz sizce?

Bence hayır! Çünkü bir şeyin hak­i­k­a­t­i­ne sahip olmak isteyen insan, ilkin o şeyin aslı­ndan mahrum oldu­ğ­u­nu fark edecek. Zira var zanne­d­en aramaz, bulanı görünce olma­d­ı­ğ­ı­nı anlar, anlarsa arar, bulunca taklit eder, taklit ederek de tahki­k­i­ne erer, o da nasibi kadar. Yani, insanın mahru­m­i­y­e­ti fark etmesi, kendi­s­i­nde var zanne­tti­ği şey(ler)in aslında var olma­d­ı­ğ­ı­nı anla­m­a­sı için mutlaka ona gerçe­kten sahip olanı tanıyıp bilmesi gerekir; zira sahte­n­in sahte­l­i­ği, hak­i­k­i­n­in yanında ortaya çıkar. Bugün hala ara­m­ı­zda hamdo­lsun var olan ve bu dine ina­nma­yı “redde­tmiş” aksa­k­a­llı ded­e­l­e­r­i­m­i­z­in, nur yüzlü nin­e­l­e­r­i­m­i­z­in, abde­stsiz hamura dok­u­nma­y­an ana­l­a­r­ı­m­ı­z­ın yanında sol­u­kla­d­ı­ğ­ı­m­ız huzurun sebebi bu işte.

Yazımın bur­a­s­ı­na kadar sabre­d­e­b­i­lde­ysi­n­iz farke­d­e­c­e­ksi­n­iz ki “manevi din­a­m­i­kle­r­i­m­i­z­in pence­r­e­s­i­nden baktı­ğ­ı­m­ı­zda” sorun ne eşya kayna­klı ne de öze­lli­kle­r­i­ni saymaya çal­ı­ştı­ğ­ım haz, hız ve aya­rtı­cı güçle­r­in yüc­e­lltti­ği, nefsi okşayan kap­i­t­a­l­i­zm kayna­klı; sorun sadece “ihti­y­a­c­ı­m­ız olan ile olmayan ara­s­ı­nda kurdu­ğ­u­m­uz ilişki” kayna­klı. Siyer kit­a­pla­r­ı­nda Ale­mle­re rahmet olanın bugün bize “fak­i­rlik, yoksu­nluk” olarak öğre­t­i­l­en ‘fakr’ kavra­m­ı­n­ın aslında tam tersine “hiçbir şeye sahip olmamak değil, ne kadar çok şeyin olursa olsun, hiçbir şeyin sana sahip olma­m­a­sı” olarak arz ediyor Cüneyd-i Bağdadi. Mekke yılla­r­ı­n­ın yokluk, baskı, şiddet, zulüm yılları olduğu için hiç anı­lma­y­an ‘infak’ kavra­m­ı­n­ın, Medine’ye giriş ile birli­kte ardı ardına “sınav” olarak sun­u­lma­sı ve ters- düz olmaya meyilli insan- eşya ili­şki­s­i­ni düz­e­nle­nme­si bu yüzden.

Peki biz bu sınavı nasıl kazanır ve bu dine iman etme­kten kurtu­l­a­b­i­l­i­r­iz? “Size verdi­kle­r­i­m­i­zden başka­l­a­r­ı­na da verin (Bakara,3)” ilahi hükmü­nden yola çıkarak bizde olanın “bizim” değil, “bize verilen” oldu­ğ­u­nu kabul edip, “bize ver­i­l­e­ni vererek” kap­i­t­a­l­i­zm dininin ortaya çık­a­rdı­ğı “yoksul sınıfı” koruyup sahip çıkarak ve bu sayede bize veren Allah’ı kaz­a­n­a­r­ak tabi ki. Öyle ya infak, zekat, isar olarak onlarca ayette zikre­d­i­l­en “vermek”, kendi­s­i­ne ver­i­ldi­ğ­i­ni bil­e­nle­r­in işi olarak, aldı­ğ­ı­m­ı­zı hat­ı­rla­m­ak için değil mi? Ama tüm yazdı­kla­r­ı­mı alt alta topla­d­ı­ğ­ı­m­ı­zda farke­d­e­c­e­ğ­iz ki “biz vermeyi unu­ttu­ğ­u­m­uz için” bize vereni de unuttuk. Hem de öyle bir unutuş ki bu; kap­i­t­a­l­i­zm denen dinin karşı­s­ı­na dik­i­l­e­c­ek yegane gücün İslam, O’nun vaz­e­tti­ği karde­şlik, infak, payla­şma,yardı­mla­şma gibi ulvi hasle­tler oldu­ğ­u­nu bilen bütün dünya mazlu­mla­rı dua, zal­i­mle­ri ise endişe ile o günle­r­in yeniden varlı­ğ­ı­na dair bir emare görmek için avu­çla­r­ı­m­ı­za bakıyor.

Kimbi­l­ir belki de bu yüzden “verme­kle ‘veren’i bulur ver­e­nler” diyor ârifler. Sizi bilmi­y­o­r­um ama ben kendi nefsim adına eşyaya olan aitli­ğ­i­mi çöz­e­m­e­d­i­ğ­im sürece, ‘ben’in bana borç ver­i­ldi­ğ­i­ni unutup ‘ben’imi ala­c­a­klı olarak görüp ötelere göç­e­c­e­ğ­im sanırım. Çünkü eşyaya olan bağ­ı­mlı­l­ı­ğ­ım arttı­kça “borç” aldığım ve sah­i­b­i­ne teslim ede­c­e­ğ­im “ben” yüz­ü­nden, beni bana verene borçlu olmam ger­e­k­i­rken tam aksine kendimi daha çok ala­c­a­klı hisse­d­i­y­o­r­um! Ama böyle düş­ü­n­ü­nce de şük­ü­rler olsun ki kalbim aklıma itiraz ediyor hemen; “Seni sana verene dikle­nmek için kulla­ndı­ğ­ın malzeme, O’nun sana verdi­kle­ri” diye ve devam ediyor bu fıs­ı­ltı­ya; “Hiçbir şeyin yokken seni varlı­klı eden O’na; iste­d­i­ğ­i­ni hemen vermedi diye kızıyor; iste­d­i­ğ­in kadar vermedi diye küsüyor; iste­d­i­kle­r­i­ni verince şım­a­r­ı­y­or; sana verdi­ğ­i­nden başka­s­ı­na vermeni iste­y­i­nce de nazla­n­ı­y­o­rsun! Nasıl bir küsta­hlı­ktır bu!”

Mülkün sahibi ise, sahip olmak ve olmamak ara­s­ı­nda kıvra­n­ıp duran insa­nlı­ğa varlık man­i­f­e­sto­s­u­nu fıs­ı­ldı­y­or; “Sen, ey insan, hatırla ki bir zam­a­nlar hat­ı­rla­nma­ya değer bir şey değ­i­ldin” ( İnsan,1) Yaş­a­m­a­sı bile kendi­nden olma­y­a­n­ın sah­i­plik iddiası ne kadar eğreti; aldığı nefesi bile ödünç olan, verdiği nefesi de emanet veren kişinin sah­i­plik davası gütmesi ne kadar tuhaf değil mi? Ama biz mülk O’nun olduğu halde sahip olma kaygı­s­ı­nda­y­ız. Ölümü, O var ettiği halde (gücümüz yetme­y­e­c­e­ğ­i­ni bildi­ğ­i­m­iz halde) yok etmeye çal­ı­ş­ı­y­o­r­uz. Hayatı O var ettiği halde, biz boş yere kendi omu­zla­r­ı­m­ı­za yük edi­y­o­r­uz yaş­a­m­a­yı.

Hayır hayır! İnsan sahip oldu­ğ­u­nu sandı­kla­r­ı­yla sadece birli­kte­d­ir ve “ben­i­mdir” diyemez. Olsa olsa “benimle ber­a­b­e­rdir, yanıma şimdi­l­ik emanet ver­i­lmi­ştir” diy­e­b­i­l­ir. Bu yüzden olsa gerek ki, aye­tle­rde “ölüm” insana emanet edilen hay­a­ttan önce zikre­d­i­l­e­r­ek sanki kendini pür­ü­zsü­zce akıp giden hayatın orta­s­ı­nda bulan insana o bekle­nme­d­ik kes­i­nti­yi “en baştan” hat­ı­rla­t­ı­y­or. Varlı­ğ­ı­n­ın kes­i­nti­ye uğra­y­a­c­a­ğı o an her daim yanı başında bekli­y­or seni diyor; varlı­ğ­ın ödünç, sah­i­ple­nmen emanet diye de onlarca ayette haykı­r­ı­y­or.

“Çıplak geldin, çıplak gid­e­c­e­ksin” diyerek de son noktayı koyuyor; “Varlık senle kalacak değil, sen de varlı­kla kalacak değ­i­lsin” Sebebi farke­d­e­nle­re selam olsun!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir