Blog

DIŞARISI MI KALABALIK, İÇERİSİ Mİ?

2026-03-15

DIŞARISI MI KALABALIK, İÇERİSİ Mİ?

Kal­a­b­a­l­ık bir orta­mdan bunalan ve kendi­s­i­yle bul­u­şmak isteyen biri gözle­r­i­yle tenha bir yer arar sanırım. Bu ara­y­ı­ş­ın mekanı imkân ve şartla­r­ı­na göre ya bir deniz kenarı olur, ya küçük bir çay bahçesi, ya tenha bir cafe veya sessiz sakin herke­s­in el ayak çektiği loş bir oda. Peki ya sözünü etti­ğ­i­m­iz bu kişinin içi, dış­ı­ndan kal­a­b­a­l­ı­ksa?

Öyle ya, herke­s­in her şeyden hab­e­rdar olmayı adeta ihtiras haline get­i­rdi­ği bir zamanda; insan, dış­a­r­ı­n­ın sağır edici gür­ü­ltü­s­ü­nden içi­nde­ki sesi duy­a­b­i­l­ir, o sese kulak kab­a­rta­b­i­l­ir mi? Sosyal çevre­m­i­zden tutun da eğitim hay­a­t­ı­m­ı­za; çeş­i­tle­n­en ve her geçen gün sayısı artan medya ara­çla­r­ı­ndan, türedi ile­t­i­ş­im mecra­l­a­r­ı­na kadar çoklu bir etki­l­e­ş­im ortamı içinde zih­i­nle­r­i­m­iz bu kadar yoğun bir işgal altında iken ve hemen her cephede savaşan bir akla sahip iken; bırakın kendi­m­i­zle baş başa kalmayı, bir şeyle­r­in cev­a­b­ı­nı aramayı ya da bir­e­ysel mer­a­k­ı­m­ı­z­ı­ndan doğan “kendi sor­u­l­a­r­ı­m­ı­zı” üre­tme­yi, gerçe­kten içi­m­i­zde­ki sesi duy­a­b­i­l­ir, onunla yeniden bul­u­ş­a­b­i­l­ir miyiz dersi­n­iz?

Nasıl yaş­a­m­a­m­ız ger­e­kti­ği başta olmak üzere; “neyi hed­e­fle­m­e­l­i­y­iz, neye ihtiyaç duyma­l­ı­y­ız, nasıl bir kariyer yapmalı, hay­a­t­ı­m­ı­zı kiminle birle­şti­rme­l­i­y­iz, ölmeden önce ner­e­l­e­ri görmeli, neleri okumalı, neleri seyre­tme­l­i­y­iz” e kadar zihni­m­i­zden aşağı boca edilen seri üre­t­i­lmiş hazır cev­a­plar ve paket men­ü­l­e­r­in içinden gerçe­kten ‘bize lazım ola­nla­rı’ seç­e­b­i­l­i­y­or muyuz; yoksa başka­l­a­r­ı­n­ın seçtiği ‘lüzumlu’lar, yak­a­m­ı­zdan bir şekilde yak­a­l­a­y­ıp hem zam­a­n­ı­m­ı­zı, hem par­a­m­ı­zı, hem ene­rji­m­i­zi, hem de adına ‘değ­e­rler’ ded­i­ğ­i­m­iz tüm man­e­v­i­y­a­t­ı­m­ı­zı sünger gibi emerek bizim kendi­m­i­zle buluşma yolcu­l­u­ğ­u­m­u­zu sürekli erte­l­i­y­or mu?

Bu enfo­rma­syon zırva­l­ı­ğı ara­s­ı­nda kendi hat­ı­r­ı­nı sormaya, kendini özle­m­e­ye bile vakti olmayan; yed­i­s­i­nden yetmi­ş­i­ne ‘evin içinde dahi olsa’ giydiği kıy­a­f­e­tle­r­in birbiri ile uyumlu olma­s­ı­na azami dikkat eden ama ‘kendini gör­e­m­e­d­i­ği için’ davra­n­ı­şla­r­ı­n­ın insan olma­s­ı­yla uyumlu olup olma­d­ı­ğ­ı­nı zerrece umu­rsa­m­a­y­an insan, bütün kişisel perfo­rma­nsla­r­ı­nı görünür kılma­n­ın peşine bu kadar düşmü­şken kendi­s­i­yle hangi ara bul­u­ş­a­c­ak; hangi hak­i­k­a­te ve en öne­mli­si ‘ne zaman’ teslim olacak dersi­n­iz?

Adına “bilgi” konan çağın insa­nla­ra ‘bilge­l­ik’ get­i­rme­d­i­ği, ile­t­i­ş­im tekno­l­o­j­i­l­e­r­i­n­in var olan muh­a­bbe­ti törpü­l­e­y­e­r­ek ruhunu aldığı, karşı­tlı­kla­r­ın ortak ala­nla­rı tümüyle yok ettiği, herke­s­in gerçe­kle­ri kendi menfaa­t­i­ne göre eğip bük­e­b­i­ldi­ği, hakka­n­i­y­et ve ada­l­e­t­in yeş­e­rme­si için kılını kıp­ı­rda­tma­y­a­nla­r­ın her zaman ve mekânda kendi­l­e­r­i­ni haklı göste­r­e­c­ek argü­m­a­nlar bulma­kta zorla­nma­d­ı­ğı; insa­nlık tarihi boyunca olduğu gibi güçlü­n­ün güçsüzü ezmeye devam ettiği, zengi­n­in yoksu­l­un sırtı­ndan sem­i­rdi­ği, endü­stri­n­in tabiatı yok etmek için artık vardi­y­a­lı çal­ı­ştı­ğı, tar­a­fta­rlı­ğ­ın öte­k­i­l­e­şti­rme­yi zorunlu doğ­u­rdu­ğu bu paslı zaman dil­i­m­i­nde kil­i­tle­n­en kalbi­m­i­z­in ana­hta­r­ı­nı nerede kaybe­ttik dersi­n­iz?

Ârifler kitab-ül süğra denen “insan” ayeti oku­nma­d­an, kitab-ül kübra denen “kainat” ayeti okunmaz der ve ekle­rler; “küçük kitap olan insanın büyük kitap olan kainatı oku­y­a­b­i­lme­si için ilkin kendi içi­nde­ki kar­a­nlı­kla­rı aydı­nlı­ğa boğması gerekir.“ Olan bitene bu anlam der­i­nli­ği üze­r­i­nden baktı­ğ­ı­m­ı­zda modla­r­ın davra­n­ı­ş­ın yerine geçtiği, kodla­r­ın sta­nda­rt kar­a­kte­re dön­ü­ştü­ğü bu gidişat içinde kendini bulması ger­e­k­i­rken kendi­nden kaçan, kendi gerçe­kli­ğ­i­ne ısrarla gözle­r­i­ni kapatan, duygu­s­al cetve­l­i­n­in mil­i­m­e­trik ayrı­mla­r­ı­nı dahi silmek için çab­a­l­a­y­an ve koskoca güneş dur­u­rken cılız ışı­kla­rla ömrünü aydı­nla­tma gayre­t­i­nde­ki insanın gid­e­b­i­l­e­c­e­ği bir mesafe; içi zifiri kar­a­nlık iken aydı­nla­t­a­b­i­l­e­c­e­ği bir zaman veya mekân var mıdır sizce?

Kurgu­n­un kra­llı­ğı gönül coğra­fya­m­ı­zda­ki tüm kal­e­l­e­ri tek tek ele geç­i­r­i­rken; anlam har­i­t­a­l­a­r­ı­m­ı­zı yerle bir ederek ritmini değ­i­şti­rdi­ği yaş­a­ntı­m­ı­zda olan biteni asli yap­ı­s­ı­ndan, özgül ağı­rlı­ğ­ı­ndan koparıp anla­msı­zlı­ğ­ın çuk­u­r­u­na iterken; bırakın malını, mülkünü, par­a­s­ı­nı, ara­b­a­s­ı­nı, mak­a­m­ı­nı, mevki­s­i­ni; aldığı nefesi, taş­ı­d­ı­ğı canı bile günü geldi­ğ­i­nde teslim ede­c­e­ğ­i­ni bilen insan; ne oldu da iman etti­ğ­i­ni iddia ettiği kutsa­lla­ra ilk adımını atarken dahi “şahidim ki” diye beyan ettiği ikra­r­ı­nda­ki şah­i­tli­ği, gem vur­a­m­a­d­ı­ğı ihti­r­a­sla­r­ı­yla “sahibim ki”ye dön­ü­ştü­rme uğra­ş­ı­nda ömür tüketip, kendi­s­i­ne tanınan vade içinde sadece “kendini” yaş­a­m­a­ya oda­kla­ndı­ğı halde, “kendi­nden ibaret kalamaz” hale geldi ve özünü, anla­m­ı­nı bu kadar kaybe­tti?

Evet, farkı­nda­y­ım, farkı­nda­s­ı­n­ız, farkı­nda­l­ar… İnsan hikâye­l­e­ri giderek birbi­r­i­ne benzi­y­or, aynı­l­a­ş­ı­y­or, sil­i­kle­ş­i­y­or. İçini doldu­r­a­m­a­d­ı­ğ­ı­m­ız bu hikâye­l­e­rle yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız herşey koca bir boşluk halini alıyor. Zira vakti­n­in devasa parça­l­a­r­ı­nı sanal dünya­d­a­ki riv­a­y­e­tle­re kurban veren günümüz modern insanı bu anlam karga­ş­a­l­a­rı içinde kendi yaş­a­m­ı­nı zengin kılacak tecrü­b­e­l­e­ri yaş­a­m­a­ya artık vakit bul­a­m­ı­y­or. Çünkü bütün duygu­s­al ve zih­i­nsel ene­rji­s­i­ni “dok­u­n­a­m­a­d­ı­ğı” sanal bir dünya için harcı­y­or ve içinde yaş­a­d­ı­ğı hayatı yüzüstü bır­a­k­ı­y­or. Bu öğüten ve öğütme hızını her geçen gün artıran tekno­l­o­ji değ­i­rme­ni içinde de “benim hayatım” diy­e­b­i­l­e­c­e­ği pek bir şey kalmı­y­or.

Bu anla­msı­zlık çukuru içinde ked­e­rle­rden arı­t­ı­lmış bir dünya­n­ın hayali kurulsa da, hızla­r­ı­nı arttı­rmak için bütün anlam ağı­rlı­kla­r­ı­ndan kurtu­lma­ya çalışan; herke­s­in büy­ü­l­e­nmiş gibi aynı şeyleri yaptığı ve bunları sürekli tekrar ettiği; yaşamak için ihtiyaç duydu­ğ­u­m­uz anlam oksi­j­e­n­i­ni dumana boğmak için kal­a­b­a­l­ı­kla­r­ın birbiri ile yar­ı­ştı­ğı; ner­e­d­e­yse her şeyin satın alı­n­a­b­i­l­ir hale geldiği çağ­ı­m­ı­zda; hay­a­t­ı­m­ız, yaşama kültü­r­ü­m­üz, kulla­ndı­ğ­ı­m­ız eşya ve araçlar, yaş­a­d­ı­ğ­ı­m­ız şehir ve mek­a­nlar, tutku ve arzu­l­a­r­ı­m­ız, alı­şka­nlık ve bağ­ı­mlı­l­ı­kla­r­ı­m­ız ve en çok da bizi biz yapan değ­e­rle­r­i­m­iz ‘hız’la değ­i­ş­i­y­or. Bu gid­i­ş­a­tta neyin yanlış olduğu, nelerin bizi yanlı­şla­ra göt­ü­rdü­ğ­ü­ne dair akla gel­e­b­i­l­e­c­ek her tespit bu gid­i­ş­a­ttan musta­r­ip olan herke­ste bir karşı­l­ık bulsa da ne tuh­a­ftır ki artık bu karşı­l­ı­ktan bir etki doğmu­y­or.

Çünkü çağın modern insanı(!) birkaç satır okusun, üç beş tweet takip etsin, tv de birkaç har­a­r­e­tli tartı­şma izlesin ve bu sayede herşe­y­in hak­i­k­a­t­i­ni iki dak­i­k­a­da çözsün, her konuda bilgi ve kanaat sahibi olsun istiyor. Geçtiği eğitim sür­e­c­i­nde kaf­a­s­ı­ndan aşağı zorla boca edilen bilgi­n­in bilgi sahibi olmanın mal­i­y­e­t­i­ni ödemeye mecali yok, yılla­rca okuyup ara­ştı­rma­yı gözü kesmi­y­or artık. Bilgili görünme çabası da sadece yaş­a­d­ı­ğı toplu­mda sahip olduğu konum, makam, mevki için geçerli. Yoksa ezici bir çoğ­u­nlu­ğ­un ona bile ihtiyaç duyma­y­a­c­ak kadar kendini zeki sandı­ğ­ı­na eminim.

Hey­e­c­a­nı hız lim­i­tle­r­i­n­in üstünde arayan, her şeyi hızlı yapmayı marifet bilen; bu nedenle de hızlı ile­t­i­ş­im ağları, hızlı ulaşım ara­çla­rı, hızlı okuma yönte­mle­r­i­ni kıy­a­s­ı­ya ara­ştı­r­an günümüz insanı; aynı hızla düşünüp unu­tma­ya, aynı hızla sevip soğ­u­m­a­ya, aynı hızla kopya­l­a­y­ıp yap­ı­ştı­rma­ya, aynı hızla yükle­y­ip indi­rme­ye de başladı farkı­nda olmadan. Belki de bu yüzden insan zekâsı­yla alay eden kişisel gelişim dra­j­e­l­e­ri yok satıyor, çünkü bunla­r­ın zihni­y­e­t­i­m­i­zde­ki her türlü vitamin eksi­kli­ğ­i­ni gid­e­r­e­c­e­ğ­i­ne inandık daha doğrusu ina­ndı­r­ı­ldık. Dünyada gelmiş geçmiş en büyük kişisel gelişim uzma­n­ı­n­ın aslında Âle­mle­re rahmet olarak gönde­r­i­l­en oldu­ğ­u­nu nerden bil­e­c­e­ğ­iz ki, merak salıp sevdi­ğ­i­m­i­zi iddia etti­ğ­i­m­iz ama ona benze­m­e­ye çal­ı­şmak için hay­a­t­ı­nı en ince ayrı­ntı­s­ı­na kadar ara­ştı­r­a­l­ım.

Edebî ifa­d­e­n­in, hikme­tli sözün yanına tef­e­kkü­rü koymak yerine; altına fon müziği, yanına kahve fincanı koyma­m­ı­z­ın sebebi bu değil mi sizce de? Peki ya; kit­a­pla­r­ı­m­ı­zı ‘mutlaka oku­nma­sı gereken 100 kitap’ liste­l­e­r­i­nden, filmle­r­i­m­i­zi ‘ölmeden önce izle­nme­si gereken 100 film’ seçme­l­e­r­i­nden, günde­m­i­m­i­zi hashtag dök­ü­mle­r­i­nden, trend topic sır­a­l­a­m­a­l­a­r­ı­ndan, fik­i­rle­r­i­m­i­zi ‘omuz atın, bugün şu fikri sav­u­n­u­y­o­r­uz’ doldu­r­u­şla­r­ı­ndan, hay­a­lle­r­i­m­i­zi ‘in-out’ günce­lle­m­e­l­e­r­i­nden, zevkle­r­i­m­i­zi ‘ne yenir, ne giyilir, ne alınır, nerede kalınır’ güd­ü­l­e­m­e­l­e­r­i­nden alma­m­ı­z­ın altında da bu sebep yatmı­y­or mu?

“Aslında evet” ded­i­ğ­i­n­i­zi duyar gibiyim! Çünkü bu ‘medya­t­ik ezber’ hem herke­sten bir eksi­ğ­i­m­i­zi bır­a­kma­y­a­c­ak, hem de en seçkin olarak bizi işaret edecek san­ı­y­o­r­uz. Sor­u­nmuş sor­u­l­a­r­ın üstüne sor­u­lma­m­ış bir soru eklemek, ver­i­lmiş cev­a­pla­r­ın öte­s­i­nde ver­i­lme­m­iş bir cevap aramak; bu yüzden kimse­n­in aklına gelmi­y­or. Ortaya atılan bir konu, filanca yaz­a­rdan birkaç alıntı, filanca kit­a­ptan üç beş anekdot, şu fil­o­z­o­ftan icap ettiği kadar hikmet, bu ariften bir tutam irfanla da her şeyi bilen, her konuda ahkam kesen, eli­nde­ki malumat kır­ı­ntı­sı ile allame olan bir toplum çıkıyor ortaya. Hiçbir hayran olunası zengi­nli­ği, ince­l­i­ği, der­i­nli­ği, başka­l­ı­ğı olmayan ama buna rağmen seb­e­psi­zce başka­l­a­r­ı­n­ın hayra­nlı­ğ­ı­nı kaz­a­nma­yı bekle­y­en şaşkın, hev­e­skâr bir kal­a­b­a­l­ı­ğ­ın olduğu bir ortamda; insa­nlar üretmek, okumak, bilgi­l­e­nmek için neden uğra­şsın ki?

Ama bence şu manza­r­a­n­ın en acınası tarafı da bu kadar akti­v­i­te, bu kadar harcama, bu kadar didinip durma, bu kadar ondan bundan bahse­tme, bu kadar afili poz, bu kadar cafcaf ve par­ı­ltı­yla mutlu olmaya çalışan bu güruhun hala “ben neden mutlu, huzurlu değilim” sor­u­s­u­nu keşfe­d­e­m­e­m­iş olması. Böyle bir keşif sancısı olmayan toplu­m­un sosyo­l­o­j­ik bir röntge­ni çekilse; birbi­r­i­yle sürekli didişen, birbi­r­i­n­in hakkına huk­u­k­u­na ria­y­e­tkâr olma­ktan hızla uza­kla­ş­an, ahlâklı davra­n­ı­şı hep başka­l­a­r­ı­nda görmek isteyen, yargı­l­a­rken kaba ve katı, sev­e­rken ölçüsüz ve bencil, mes­e­l­e­l­e­ri der­i­nli­ğ­i­ne kavra­m­ak yerine zihnini kli­ş­e­l­e­re teslim eden, tabii olan her şeyi tahrip eden, muh­a­s­e­b­e­s­iz, muh­a­k­e­m­e­s­iz, her oltaya gelen, her zokayı yutan, her rüzgâra kapılan, liy­a­k­a­te sahip çıkma­y­an, değ­e­rle­r­i­nden yeni değ­e­rler üre­t­e­m­e­y­en ve yen­i­l­i­kle­rle kai­d­e­s­i­ni kaybe­d­en bir görüntü çıkar ortaya kanımca.

Farkı­nda mısınız bilmi­y­o­r­um ama bence bu yüzden büyük kel­i­m­e­l­e­rle kon­u­ş­u­y­or, küçük anla­mla­rla idare etmeye çal­ı­ş­ı­y­or; büyük mes­e­l­e­l­e­ri çözmeye soy­u­n­u­y­or, küçük enge­lle­re takılıp kal­ı­y­o­r­uz. Yanlı­ş­ın tar­i­f­i­nde hemen hepimiz hemfi­k­i­r­iz ama oradan doğru­n­un pra­t­i­ğ­i­ne geç­e­m­i­y­o­r­uz. Bu yüzden olsa gerek, ben sürekli bir­i­l­e­r­i­nden bahse­d­i­y­o­r­um ya da bir­i­l­e­ri sürekli benden bahse­d­i­y­or; ne zaman bir araya gelsek başka­l­a­r­ı­nı kon­u­ş­u­y­o­r­uz. Bu yüzden olsa gerek, hiç kimse hiçbir zaman kendi­nden bahse­tmi­y­or; hiç kimse hiçbir zaman kendi­nde olmuyor, hiç kimse hiçbir zaman kendini yaş­a­m­ı­y­or. Bu yüzden olsa gerek, bize hat­a­m­ı­zı, yanlı­ş­ı­m­ı­zı, eksi­ğ­i­m­i­zi, eksi­kli­ğ­i­m­i­zi söyle­y­e­ni anında düşman belli­y­o­r­uz.

Çünkü her birimiz (başta zavallı nefsim) o kadar ina­nmı­ş­ız, ina­ndı­r­ı­lmı­ş­ız ki kus­u­rsu­zlu­ğ­u­m­u­za; o kadar mük­e­mmel, o kadar kus­u­rsuz gör­ü­y­o­r­uz ki kendi­m­i­zi; neyi beğ­e­nsek o kay­ı­tsız şartsız güz­e­ldir san­ı­y­o­r­uz. Neyi sevme­s­ek, sırf biz sevme­d­ik diye o şey her ne ise çirki­n­in ta kendisi oluyor. Hatanın hiçbir şekli­yle bize zinhar yak­ı­şma­y­a­c­a­ğ­ı­na, yanlış adına herha­ngi bir ihti­m­a­l­in üstü­m­ü­zde ili­ş­e­c­ek hiçbir yeri olma­d­ı­ğ­ı­na ina­n­ı­y­o­r­uz. Bu kir tutma­zlı­ğ­ı­m­ı­z­ın ned­e­n­i­ne, nas­ı­l­ı­na dair ise en ufak bir muh­a­k­e­m­e­m­iz olma­d­ı­ğı gibi bu kemâle ne yaparak eri­şti­ğ­i­m­iz sor­u­s­u­n­un cev­a­b­ı­nı bul­a­b­i­l­e­ne aşk olsun. Day­a­n­a­ksız, boş, havada asılı duran, içini neyle doldu­r­a­b­i­l­e­c­e­ğ­i­m­i­zi hiç düş­ü­nme­d­i­ğ­i­m­iz kibri­m­i­zle; ucu muhte­m­el bir sorgu­l­a­m­a­ya, yüzle­şme­ye, muh­a­s­e­b­e­ye çıkan hiçbir sokağa adı­m­ı­m­ı­zı atma­d­ı­ğ­ı­m­ız için böyle bir sorumuz da yok zaten.

Bu sorgu­s­u­zluk ve gamsı­zlık, aynı zamanda can­ı­m­ı­zı sıkacak her şeyi etkisiz hale get­i­r­e­b­i­l­en; hiçbir uyarı, nasihat ve ele­şti­r­i­n­in del­e­m­e­y­e­c­e­ği kal­ı­nlı­kta bir zırh örüyor her birimiz için. Üzerine üzüntü ve kaygı yap­ı­şmış; kumaşı kibir, süsü ise gurur olan bu zırhla­ra bürünüp ahlâkı, iyiliği, dür­ü­stlü­ğü, adaleti, hakka­n­i­y­e­ti, diğ­e­rkâmlı­ğı, ince­l­i­ği, güz­e­lli­ği toplu­msal kampa­nya­l­a­rla, özlü sözler ya da göste­r­i­şli bilboa­rdla­rla ayakta tut­a­b­i­lmek için çab­a­l­ı­y­o­r­uz ama nafile. Nafile, çünkü bütün bu değ­e­rle­ri önce ferdî planda ve bu sayede toplu­msal hayatta vazge­ç­i­lme­z­i­m­iz kılarak, hay­a­t­ı­m­ı­z­ın her anında bunun müc­a­d­e­l­e­s­i­ni vererek, karşı­l­a­ştı­ğ­ı­m­ız her müşkü­lde insan olmaya, öyle kalmaya dikkat ve sadakat göste­r­e­r­ek yaş­a­t­a­b­i­l­i­r­iz.

Manen çöl olmaya yüz tutmuş asrı­m­ı­z­ın dilsiz dud­a­ksız bir tanığı olarak, tel­a­ffu­z­um elve­rdi­ği ve Rabbi­m­in nas­i­b­i­nce, ahlâkı­n­ın varisi oldu­ğ­u­m­uz Ale­mle­re rahmet olana benze­d­i­ğ­i­m­iz nisbe­tte değer kaz­a­n­a­c­a­ğ­ı­m­ız bil­i­nci­n­in ihya ettiği bir ikna dili içinde; yaş­a­d­ı­ğ­ım çağın yar­a­l­a­r­ı­na dok­u­nmak, sevgi ve merha­m­et ışı­ğ­ı­n­ın taş­ı­y­ı­c­ı­sı olmak adına kendi yürek arzı­mdan çık­a­nlar kendi zihin semamı doldu­rsa da tam da bu noktada sormak isti­y­o­r­um;

Dışı bu kadar kal­a­b­a­l­ık olan insan içe­rde­ki sesi duy­a­b­i­l­ir mi veya içerden bu kal­a­b­a­l­ı­ğı gören ben gibi acizler kendi kab­u­ğ­u­ndan çıkıp bu anla­msı­zlı­ğ­ın bir parçası olur mu?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir